Almanya Turk vatandaslarina Airport Transit Visa uygulamasini baslatmis. Bu durumdan 10 yil gecerli US Green card sahipleri ile AB ulkelerinden birinde oturma izni olanlar muaf olacakmis.
Detayli bilgi icin asagidaki linki ziyaret edebilirsiniz:
http://www.germany-info.org/relaunch/info/consular_services/visa/countrylist.html
Bretonya’nın MS. 5yy. dan itibaren ,Cermen kökenli Angıl ve Saksonlar’ın hakimiyetine girmesini müteakip yaklaşık beş asırlık bir dönemden sonra, bu adanın,
onuncu yüzyılı takip eden dönemde de, bir diğer Cermen kökenli kavim olan Normanlar’ın istilası ile yeni bir dönemi başlamıştır.
İlk Çağdan itibaren, adanın etnik yapısının karakterinde, ilk sakinler olan Breton'ların,ve bir dönem Romalıların,adanın diğer bölgelerinde ise Pikt ve Kaledonlar’ın , giderekte Angıl ve Saksonlar ile Normanlar’ın, ülkenin sosyal yapısında zaman içersinde yer almış oldukları izlenmektedir. Her ne kadar tarihi veriler içinde Keltler ve kuzeydeki akrabaları olan İskoçlar adanın ilk sakinleri olarak, İngiltere’nin siyasi tarihinde mümkün olduğu kadar gözden uzak tutulmaya çalışılsa da, bu adanın ilk sakinlerinin gerçekte Kelt topluluklarının olduğunu kabul etmek gerekir. Bir diğer yönü ile,İlk Çağlarda Keltler’in Doğu Türkistan üzerinden Anadolu’ya ve oradan da Avrupa’ya geçtikleri, daha sonra da İngiltere’ye göç eden bu kavimin esasta adanın ilk sakinleri oldukları ayrıca tarihi gerçekler içinde yer almaktadır. Bu kültürün ayrıntıları ile ilgili bulgular tam anlamı ile netleşmemişse de, Asya üzerinden Anadolu’ya gelen ve orada da Galatya Krallığı’nı kurup, Helenlerle uzun mücadeleler geçiren ve Türklük dünyası ile akrabalık bağı olan bir kavim olduğu görüşü de yaygındır.Batı dünyası kendi kültür değerlerini Grek ve Roma mirası üzerine inşa etmiş olduğundan Helen’lerin düşmanı olan ve sürekli olarak onlarla savaş halinde bulunan bu kavim ile bilgileri de, kendi resmi tarihlerine göre yansıtmışlardır. Özetle, İngiltere adasının ilk sakinleri olan ve Türk dünyası ile akrabalık bağı olan Keltler’in ayrıca ele alınarak incelenmesi de gerekmektedir.
Bir ada devletinden, zamanla sömürge İmparatorluğuna yönelen evrimi özetlendiğinde,siyasi coğrafyaya yayılan bu süreç, İmparatorluk yapısında 20 yy. ilk yarısına kadar devam etmiş, ikinci yarısından itibaren de İngiltere bir Krallık olarak adasına çekilmek zorunda kalmıştır.
İngiltere,İmparatorluğun ihtişamlı günlerinde coğrafyanın dört bir yanında sömürgeci politikalar ile üzerlerinde hakimiyet kurduğu ülkelerde, etnik ve kültür farklılıkları kullanarak ayrımcılığa destek vermek suretiyle de sömürgeleştirdiği bu ülkeleri denetimine almıştır.Bu dönemde kendilerine çıkarlarıyla bağlı kıldığı o ülkelerdeki aydınları (!) da yanına alarak, yıllarca hakimiyet alanlarını genişletmek suretiyle, denetimini sürdürmüştür.
Bu uygulama metodu günümüzde de aynen geçerliğini korumakta olup, bu defa da uluslar arası finans kapitalin Ulus Devlet kavramını törpülemeye yönelik yaklaşımlarında ayrı bir boyutta konu güncelleştirilerek, uygulama alanına küresel düzeyde konulmaktadır.
Bir toplumu en iyi şekilde içinden kontrol etmenin yöntemini o ülkedeki sömürge aydınları aracılığı ile gerçekleştirmenin sistemleştirilmiş hali, İngiliz yayılmacı modelleri içinde tarihte izlenmektedir. Bu konuda sömürge aydınını Hilmi Yavuz bir yazısında şöyle tanımlamaktadır….” Kendilerini Avrupa kültürüyle tarif eden ve sömürgeci ülkeyi anavatanı sayan aydınlar(!)….Sömürge entelektüeli için medenileşmek kendi ülkesini yaşanmaz,kendi halkını ise tahammül edilemez bulmak demektir…”
Bu anlatıma göre, batılılaşma sürecindeki biçim ve öz ilişkisindeki farkı ayıramayan ve genellikle misyoner kültürü etkisinde kalmış olan devşirilmiş aydınların(!) hemen hepsinde benzer davranış tarzının örneklerine rastlanılmıştır. Öğretileri itibariyle kültürel yabancılaştırılma sonucu ortaya çıkanların emsallerine, son dönemde ülkemizde de görmek mümkündür. Türkiye’nin Türklere bırakılamayacak kadar önemli bir ülke olduğunu ifade edenlerin kafa yapıları, algılama referansları itibariyle, ancak bu kategori içinde tanımlanabilmektedir!…Bunlar da kendilerine göre bir aydın(!) türü olmaktadır… Yaşamları itibariyle, halktan kopuk ve toplumun değerlerine yabancılaşmış, basit çıkar ilişkisi içinde kendi ülkesinden ziyade, bağlı oldukları sömürgeci ülkenin çıkarlarına göre tavırlarını entel kisvesi ile sergilemeyi tercih edenleri, pek çok ülkenin sosyal yapılarında olduğu gibi bizde de görmek mümkündür…
İngiliz İmparatorluğunun genişleme sürecindeki politikalarında, sömürülen ülkelerin yozlaşmış entelektüelleri görevlerini çok iyi yapmışlardır. Hindistan’da uzun yıllar, 5 bin İngiliz ile,300 milyon Hintliyi yönetebilmenin temellerinde bu mantık yatmaktadır. Sömürgeleştirme döneminde, ayrımcılık, bölgesel farklılıklar ve etnik çatışmalarda, bunları yöneten o ülkelerdeki sömürge aydınlarının ve işbirlikçiliğinin payı oldukça önemli olmuştur.
İngiltere’nin hakimiyet kurduğu alanlardan çekilmesinde ise, sömürge ülkelerinde zamanla uyanışa geçen ulusal bilinç içindeki milliyetçi hareketler etkin olmuştur. Bu oluşum sonuçta, sömürge aydınları ile, işbirlikçilerin sonunu getirmiştir….Geçmişte ortaya çıkan bu siyasal sürecin millet ömründe, farklı coğrafyalarda ve ülkelerde tekerrürü ise, tarihi diyalektik içinde her zaman söz konusudur.
Konu güncelleştirilerek ele alındığında, 21yy. başından itibaren ortaya çıkmaya başlayan çıkar çatışması içinde, DOLAR ve EURO etkinlik alanlarının ekonomik hakimiyet bölgeleri içindeki durumu tekrar edildiğinde, bu süreçte, İngiltere’nin Sterlin alanlarını şimdilik korumaya devam ederek, bu mücadelede periferdeki konumunu koruyarak, DOLAR, EURO çatışmasının dışında kalmaya çalıştığı da izlenmektedir.
Konunun içeriği itibariyle, gelişmekte olan sosyal oluşumlar kapsamında, etnik ayrımcılığın mikro milliyetçilikle beslendiği siyasal yapılardaki izlenen genleşme,farklı bir boyutta, İngiltere’nin kendi adasında da tarih boyunca zaman, zaman ivme kazanmıştır. Anglo Sakson Püriten geleneği paralelinde, Anglikan Kilisesinin kuruluşuna karşı olan Katolik Kilisesi,uygun bulduğu vasatta, mücadelesini her fırsatta gizli, gizli yürütmüştür…
(…İrlanda milliyetçiliğinin gelişmesi bakımından Katolik Kilisesi de çok önem taşır. Bu Kiliseye bağlı piskoposlar arasında kuvvetli milliyetçi duygularla ortaya çıkanlar görülmüştür. Bunlar İrlandalı toprak kiracısı çiftçilerin genellikle İrlandalı olan toprak sahipleri tarafından sömürülmelerine karşı açılan mücadeleyi destekliyorlardı.İrlanda’daki bu toprak kavgasının Vatikan tarafından 1880 de kazanılması bile, kilise adamlarını bu mücadeleden vazgeçirmemişti. Kiliseden böylece destek gören İrlandalı devrimciler de hiçbir zaman kiliseye karşı çıkmamışlar, çoğu Katolikliğe candan bağlı kalmışlardır…(20 Yüzyıl Tarihi.. Devrimler Yüzyılında Devrimler Tarihi…C.1…sf.39)
İrlanda adasındaki etnik farklılıklardan kaynaklanan sosyal içerikli tavırlar, günümüzde de varlığını ada üzerindeki değişik görüntüler içinde aynen sürdürmektedir.
(…İngiliz hakimiyetinden sonra bile Galler hala İngilizleşmeyi reddetmektedir. Tıpkı ABD gibi, bu eski dünya İmparatorluğu son yıllarda renkli ırklardan gelen göçmenler nedeniyle kültürel bir bunalımla karşı karşıyadır. Etnik politikalar ve çok ırklı göçler nedeniyle ulusal kimlik gittikçe daha karmaşık bir fikir haline gelmektedir…(Richard J. Barnet ve John Cavanagh Küresel Düşler İmparator Şirketler…sf.245)
Tarih boyunca,İrlanda’nın,İskoçya’nın ve Galler’in ortaya çıkardığı sosyal gerçekler, İngiliz adasında giderek artan farklı etnik gruplar ile birlikte AB içinde bulunan bu ülkede geleceğe yönelik pek çok soruyu da beraberinde taşıyacak gibi görülmektedir. Sosyal içerikli dengesizliklerin, sosyal yapıları etkileyen unsurların başında geldiği hatırlandığında, İngiltere gibi İmparatorluk geleneğinden gelen bir ülkede zamanla ortaya çıkabilecek ekonomik ve sosyal sıkıntıların böyle bir zeminde bazı olaylara vasat oluşturması da ihtimaller içinde yer almaktadır. Konu örneklerle ifade edilirse,
(…İskoçya için mücadele eden İngiliz göçmenlerin sayısı gittikçe artıyor…Geçen hafta” 11.9.1997” perşembe günü, İskoçların Londra’nın elindeki yetkilerden bir kısmını devralması için kendi parlamentolarının kurulması yönünde oy vermesi üzerine İskoçya’da en sonunda İngiltere’den bir parça bağımsızlık yakalamış oldu… İskoçya, 1707 yılında bağımsızlığını kaybedip, Britanya’nın bir parçası olana kadar söz konusu iki ülke yüzyıl boyunca savaştı ve birbirlerinin arkasından sürekli dolap çevirdiler…(15. 9. 1996..The Wall Street Journal Milliyet)
Özetle, 60 milyona yakın nüfusu ile Britanya, İskoçya, Galler, Kuzey İrlanda, Birleşik Krallık olarak siyasal yapısını muhafaza etmeye çalışması yanında, yöresel karakterini koruyan ayrılıkçı hareketler özellikle İrlanda cephesinde şiddet ve terör olayları ile beraber sürmeye devam etmiştir….İRA’n 20 yy. son çeyreği içinde ortaya koyduğu şiddet eylemleri basına yansıyan yönü ile sıralandığında şu görüntü ortaya çıkmaktadır…
(…İRA’n eylem kronolojisi:
_ 8 Kasım 1974 Woolwıch kışlası yakınlarındaki bir Pup da patlama 2 ölü,16 yaralı
_ 10 Ekim 1981 Chelsa Kışlasına saldırı 2 kişi ölü.
_ 20 Temmuz 1982 Hyde Park’ta bombalı saldırı, 4 Kraliyet süvarisi öldü. Regent Park’taki saldırıda 7 asker öldü.
_ 1 Ağustos 1988 Milli Hill Kışlasına saldırı 1 asker öldü, 9 asker yaralandı.
_ 16 Mayıs 1990 Wemley’de bir askeri araç patladı, 1 kişi öldü, 1 kişi yaralandı..
_ 7 Şubat 1991 Başbakanlık konutuna silahlı saldırı 4 kişi yaralandı.
_ 18 Şubat 1991 Londra’nın Paddington ve Viktoria Garlarında patlama 1 kişi öldü, 1 kişi yaralandı.
_ 28 Şubat 1992 London Bridge Garında patlama, 30 kişi yaralandı.
_ 10 Nisan 1992 Londra’da bomba yüklü bir aracın patlaması sonucunda 3 kişi öldü, 90 kişi yaralandı.
_ 27 Şubat 1993 Londra’nın camdan High Street ticari bölgesindeki patlamada 18 kişi yaralandı.
_ 24 Nisan 1993 Londra’da patlama 1 kişi öldü, 45 kişi yaralandı.
_ 2 Ekim 1993 Hamstead’de 3 patlamada 5 kişi yaralandı.
_ 9 ve 10 Mart 1994 Heathrow Havaalanındaki saldırıda ölen ve yaralanan olmadı.
_ 9 Şubat 1996 Dcklands da bombalı saldırı 2 kişi öldü, 100 den fazla kişi yaralandı.
_ 15 Şubat 1996 Londra’nın merkezinde bir bomba etkisiz hale getirildi….(20 Şubat 1996 Milliyet)
Yukarıda basında görüye gelen şekli ile, son yıllarda, İngiltere’de ayrılıkçı hareketler içindeki etnik çatışmalara ait örneklerin bir kısmı bu şekilde belirtilmiştir…Kraliyet ailesine mensup olan Lord Louis Mounbatten’in bombalı saldırı sonucu teknesinde öldürülmüş olması yanında, Başbakanlığı döneminde, bombalı saldırıdan kurtulan M. Teacher’in durumu da bu süreçte hatırlanacaktır.
Özetle, İngiltere’nin güncel olduğu kadar, tarihi geçmişinden gelen sosyal yapısındaki gerilimler sonucunda ortaya çıkan terör olayları, zaman zaman bir sükunet döneminden geçse de, uygun vasatlarda tekrar güncellik kazanmaktadır. Bir diğer anlatımla, bu ülkenin tarihten gelen sosyo politik temellerine bakıldığında, İngiltere’de ayrımcı hareketlerin periyodlarını görmek değişik açılar içinde her zaman mümkündür.
(…300 yıllık bir etnik ve dinsel anlaşmazlık ve 30 yıl süren , 3000 kişinin hayatına mal olan kanlı bir iç savaş, bir yandan 1,6 milyon Kuzey İrlandalı' nın çoğunluğu oluşturan %53 Protestan birlikçilerin mutlaka Birleşik Krallığın (veya Britanya’nın) bir parçası olarak kalmak ve tarihi üstünlüklerini korumak konusundaki ısrarı…Öte yandan halkın %47 sini oluşturan ve yüzyıllar boyunca Protestan ( ve İngiliz) hakimiyeti altında hakir görülen Katolik milliyetçilerin, Birleşik Krallıktan ayrılmak ve muhtemelen İrlanda Cumhuriyeti ile bütünleşmek için giriştikleri direniş….(14 Nisan 1998 Milliyet Sami Kohen)…şeklindeki yorum içinde de konu, ayrıca özetlenmiştir.
İfade edilen örnekler paralelinde, Türkiye’deki ayrımcı ve terörist hareketlere karşı AB nin gösterdiği yanlı tavırlar hatırlandığında, İngiltere’de olduğu kadar, diğer AB ülkelerindeki etnik temele dayalı benzer ayrımcı hareketlere karşı farklı yaklaşımlar, siyasi platformda samimiyetten uzak bir şekilde varlığını sürdürmektedir!…Bu bağlamda;
(…Kuzey İrlanda’da, Britanya Hükümetine bağlı güvenlik kuvvetlerinin “ Protestan terör örgütleriyle” işbirliği yaptığı ve faili meçhul cinayetler için polislerin de yer aldığı bir çete kurulduğu iddialarını içeren bir kitap Britanya’da yasaklandı…(28.6.1999 “Zafer Arapkirli” Araştırmacı gazeteci Sean Mc. Philemy The Comitte Political Assasination In Northern Ireland)
Kısaca, Birleşik Krallığın sosyal yapısında giderek artan etnik farklılık,İngiliz toplumunda ırkçı tavırları da arttırmaya başlamıştır. Güncel olaylar içinde, ayrımcılığa neden olan olumsuz sosyal dinamikler, zaman içinde bazı sorunları da oluşturmaya başlamıştır.
(…Britanya’da zenci bir gencin öldürülmesiyle ilgili soruşturmada polisin “ırkçılık” yaptığına ilişkin bir raporda gündeme gelen ırkçılık tartışmaları üzerine yapılan bir araştırmanın sonuçlarına göre, ülkede her on kişiden 8’i ırkçılık problemi olduğunu söylüyor…Gallup’un Dail Telegramph için yaptığı ve toplumun çeşitli kesimlerinden yaklaşık bin kişiyle görüşen araştırmacıya göre, Britanya’da halkın %32 si yüksek oranda ırkçılık olduğunu, %51’i aşırı olmamakla birlikte ırkçılık bulunduğunu, %11’i az da olsa ırkçılık yapıldığını düşünüyor. Britanya’da hiç ırkçılık bulunmadığını savunanların sadece %4 olduğu ankette,%3’ü ise, konuyla ilgili soruları yanıtlamayı reddettiği ifade ediliyor…Katılanların %59’u da, polisin kurumsal ırkçılık içinde bulunduğunu savunuyor….(7 Mart 1999 Milliyet)
Bununla beraber, Birleşik Krallık, ülke içinde bütünlüğünü korumaya yönelik süreklilik taşıyan mücadelesi yanında, deniz aşırı topraklarda da, sömürgelerinden çekilmiş olmasına rağmen, stratejik geçit noktalarını kontrol eden önemli kara parçalarını terk etmemek için ısrarlı bir şekilde kararlılığını göstermiştir.
1982 Yılında Arjantin ile İngiltere arasında çıkan Falklad savaşında, Birleşik Krallığın Atlantik ile Büyük Okyanusu birbirine bağlayan güney deniz geçidini kontrol eden adalar için savaşmayı göze aldığını ortaya koymuştur…Donanmasından 6 savaş gemisini kaybetmiş olması ve üçte birinin hasar görmesine rağmen bu adaların kontrolunu ulusal çıkarları gereği tekrar ele geçirmiştir.
Aynı konuda,Atlantik ile Akdenizi birbirine bağlayan Cebel i Tarık Boğazı için 1999 başlarında ortaya çıkan sorun nedeniyle, İspanya ve İngiltere arasında savaş rüzgarları esmiştir.İngiltere ve İspanya’nın AB üyesi ülkeleri olmaları Cebel i Tarık’ın da bu siyasal yapıya göre, AB toprağı olması gerçeğine rağmen, siyasal süreç hiç de öyle tecelli etmemiş, ayrıca, bu toprakların geçmişte İspanya’dan koparılmış olmalarına ve ayrıca güncel durumu itibariyle AB görüşüne rağmen,bu arazilerin her şeyden önce Kraliçenin mülkü olduğu gerçeğini ortaya koymuştur…
Hafızaları tazeleyerek geriye dönüp bakıldığında, bir tarihte Bayan Fogg’un Kıbrıs Adasında, Türklerin kolonileştirilmiş oldukları iddiası karşısında, toplumu kışkırtmaya ve ayaklandırmaya yönelik basına yansıyan tavırları da hatırlandığında, İngiltere’nin, Kıbrıs Adasında bulunan askeri üslerinin konumunu, hiçbir şekilde dikkate almadığı da gözden kaçmamıştır. Kıbrıs’ın AB’ne girmesi durumunda bütün bu toprakların da AB toprağı olacağına ilişkin görüşler de hatırlandığında, İngiliz üslerinin bu bağlamda AB’ne ait üsler kaps***** ele alınıp alınmayacağını, Cebel i Tarık örneği emsaline göre kıyaslandığında, söylenenler ile düşünülenlerin aynı olmadığı gerçeğini ortaya çıkarmaktadır…
Ulusal çıkarları söz konusu olduğu koşullarda, İngiltere, liberal değerlerine rağmen Krallığın geleceğine etkisi olabilecek konumlar öncelik kazandığı hallerde, içinde bulunduğu durum ne olursa olsun , kararlılığını her ortamda sonuna kadar sürdürmüştür.
Buna karşılık, örneklerini günlük yaşamımızda gördüğümüz üzere, Türkiye’nin ulusal çıkarlarını ilgilendiren durumlar ortaya çıktığında ise, belli çevrelerce konu sürekli olarak başka mecralara kaydırılarak dikkatler dağılmaya çalışılmakta ve hedefler saptırılmaktadır.
Yakın örnekleri içinde Kıbrıs ile ilgili olarak, uluslar arası anlaşmalardan kaynaklanan hukuki statüler bile hiçbir şekilde dikkate alınmaksızın emperyalizmin geleneklerinden gelen bir umursamazlıkla ve dış güçlerin politik hedefleri istikametinde olaylar yorumlanarak, kendi amaçlarına uygun bir yapıda gelişmelere veçhe verilmeye çalışılmış ve yeni kılıflar uydurulmuştur.
Kısaca, gelişmeler ülke içindeki sömürge aydını tipler ile de gerek siyasal zeminde ve gerekse bazı medya çevrelerinde yeni sömürgeciliğin amaçları istikametinde, dış güçlerin isteklerine göre yorumlanmaya çalışılmaktadır…İngiltere’nin kendi iç dengeleri paralelinde, ulusal çıkarları söz konusu olduğu durumlardaki kararlılığı, Türkiye’nin benzer koşullardaki tutumu ile kıyaslandığında, devlet yönetimindeki ciddiyet farkında konuyu mukayese etmek mümkündür.
TBMM’de 2005 yılı Bütçe konuşmasında Başbakan Erdoğan ne diyordu : “Ekonomik başarı,siyasal istikrarın sonucudur.”
Maşallah AKP’de siyasal “istikrar” tam !.. Milletvekilleri istikrarlı bir şekilde istifa ediyorlar !.. Turizm Bakanı Erkan Mumcu’dan sonra, bugün de Malatya milletvekili Süleyman Sarıbaş “Gördüğüm lüzum üzerine AK Parti'den istifa ediyorum' diyerek bu “istikrar adasını” terk etti. Siyasi kulislerde dolaşan söylentilere göre, beş AKP milletvekilinin daha istifası bekleniyor !..
İnsan bu yaşananları görünce, ister istemez, DSP’nin bölünmesini hatırlıyor. O zaman da kimi DSP milletvekilleri “gördükleri lüzum üzerine” , kimileri de Cem-Derviş ikilisinin peşine takılıp “Türkiye’nin önünü açmak için” partilerinden istifa etmişlerdi.
Bugünkü manzara karşısında, insan “acaba Erkan Mumcu da geçmişte Dünya Bankası’nda mı çalıştı ?” diye sormadan edemiyor !..
Üstelik ABD de AKP üyeliğinden (!) istifa etmiş görünüyor !.. ABD etkili ve yetkilileri artık “lisan-ı münasibi” falan bir yana bırakarak, AKP’yi hizaya sokmaya soyundular !.. “İşler birkaç yıl daha böyle giderse ne olacağını kim bilebilir ? Türkiye kolayca ikinci sınıf ülkelerin safında yerini alabilir: dar kafalı, paranoyak, marjinal ve (tam da bu yüzden) Amerika'yla dostluğu bitmiş, Avrupa'da ise sevilmeyen bir ülke...” denilerek “aba altından sopa” gösterilip AKP kıvama getirilmeye çalışılıyor.
Kısacası AKP, istikrarlı bir şekilde silkeleniyor !
* * *
Neyse ki, ekonomi “iyi”ye gidiyor !.. Bütün veriler nasıl bir ekonomik “gelişme” ve “iyileşme” içinde olduğumuzu göstermiyor mu !..
İşte ispatı… (Milliyet, 20.2.2005)
AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında cari işlem açığı 1 milyar 522 milyon dolarken, 2004’te bu açık 15 milyar 573 milyon dolar olmuş !.. Görüldüğü gibi müthiş bir “iyileşme” var !..
2002’de 15.5 milyar dolar olan dış ticaret açığı da, 2004’te 34.5 milyar dolar olarak gerçekleşmiş. Bu alanda da müthiş bir “gelişme” söz konusu !..
2002’de 130.4 milyar dolar olan dış borç stoku, yüzde 17.5’lik bir artışla 2004’te 153.2 milyar dolara ulaşmış !.. Üstelik kısa vadeli dış borçların payı da bu süre içinde yüzde 16.4’den yüzde 32’ye çıkmış !.. Bir “iyileşme” de bu alanda yani !..
2002’de 149.9 katrilyon lira olan iç borç stoku ise, yüzde 49.8’lik bir artışla 2004’te 224.5 katrilyon liraya ulaşmış !.. Büyük bir “başarı” değil mi bu !..
Görüldüğü gibi 2002-2004 döneminde Türkiye’nin iç borç stoku da dış borç stoku da artıyor !.. Oysa, ne ilginçtir ki, bu dönemde Türkiye artan miktarda dış borç ödemesi yapıyor !..
2002 yılında 28.9 milyar dolar, 2003 yılında da 27.8 milyar dolar dış borç geri ödemesi yapan Türkiye, 2004 yılında 30.5 milyar dolarlık orta ve uzun vadeli dış borç geri ödemesi ile rekor kırıyor. (Cumhuriyet, 10.2.2005)
Borç ödedikçe, borç stoku azalacağı yerde artan bir ülke Türkiye !.. Az “başarı” mı bu !..
Üstelik ekonomik verilerdeki bu “iyileşmelere”, ekonominin “iyi”ye (!) gitmesine rağmen, Türkiye yabancı sermaye çekmek yerine, hatırı sayılır tutarda yabancı sermaye ihraç eden bir ülke oluyor. Hazine verilerine göre Türkiye’den yabancı sermaye ihracı 2004 sonu itibarıyla 810 milyon dolar olurken, son sekiz yılda bu rakam 7 milyar dolara ulaşmış. (Radikal, 21.2.2005)
Peki ekonomi bu derece “iyi”ye (!) giderken bunun kitlelere bir faydası oluyor mu ?
Olmaz olur mu hiç ?
2002’de yüzde 10.3 olan işsizlik oranı, 2004’te yüzde 10.5’e tırmanmış !.. (Radikal, 21.2.2005)
Araştırma şirketi Veri Araştırma’nın iki yılda bir yaptığı Kentsel Türkiye Araştırmaları’nın sonuçlarına göre de, en alt gelir düzeyine sahip yüzde 5’le en üst gelire sahip yüzde 5 içindeki haneler arasında 2002’de 20.1 kata inen gelir farkı, yeniden açılarak 23.9 kata ulaşmış. (www.ntv.com.tr)
Üstelik hükümetimiz işsizlik ve sefalet bu boyutlardayken SEKA’yı kapatıp, yerine park yapmaya da kararlı !..
Daha ne olsun !..
* * *
Kısacası, siyasal “istikrar” tam !.. Ekonomi “iyi”ye gidiyor !..
Dün Flash TV de Şeyh Said in torunu ve MHP nin eski milletvekili Mehmet Bey in konuk olduğu tartışma vardı.Geçenlerde Türkmen reislerinden ve Kürt bir Türk vatandaşımızın(Tarihçiymiş) ATV de tarrtışması vardı(Ali Kırca nın programı)...Anlayamadığım.Egemen bir ülkenin topraklarında artık fütursuzca kürt kimliği kürt devleti eyaleti gibi tartışmalar artmaya başladı.Bu cesaraet oluşum nereden geliyor?
Bu tartışma bu özgürlük egemen bir ülkenin topraklarında nasıl oluyor?
Hala anlayamadım?
Anlayan var mı?
Amaç nedir?
Tartışmak iyimidir?
Brüksel Zirvesi Sonuç Bildirisi'nin Türkiye başlıklı bölümünden:
Presidency Conclusions
Madde: 23
...müzakerelerin yalnız Türkiye'yle değil, diğer devletlerle de yapılabileceğini... Müzakereler
sırasında Türkiye birkaç devlete bölünürse veya güneydoğu bölgesinde bir Kürt devleti kurulursa, yeni bir karara gerek olmaksızın onlarla da müzakere yapılacağına...
Brüksel Zirvesi Sonuç Bildirisi'nin Türkiye başlıklı bölümünden:
Presidency Conclusions
Madde: 23
...müzakerelerin yalnız Türkiye'yle değil, diğer devletlerle de yapılabileceğini... Müzakereler
sırasında Türkiye birkaç devlete bölünürse veya güneydoğu bölgesinde bir Kürt devleti kurulursa, yeni bir karara gerek olmaksızın onlarla da müzakere yapılacağına... ]]ONEMLI KONULARDA COPY&PASTE EDEN ARKADASLARI KAYNAKLARINI KONTROL ETMEYE DAVET EDIYORUM.
Okur-arastirmaz-inanir halkimiza duyrulur.
...
Framework for negotiations
23. The European Council agreed that accession negotiations with individual candidate States will
be based on a framework for negotiations. Each framework, which will be established by the
Council on a proposal by the Commission, taking account of the experience of the fifth
enlargement process and of the evolving acquis, will address the following elements
according to their own merits and the specific situations and characteristics of each candidate
State:
• As in previous negotiations, the substance of the negotiations, which will be conducted
in an Intergovernmental Conference with the participation of all Member States on the
one hand and the candidate State concerned on the other, where decisions require
unanimity, will be broken down into a number of chapters, each covering a specific
policy area. The Council, acting by unanimity on a proposal by the Commission, will
lay down benchmarks for the provisional closure and, where appropriate, for the
opening of each chapter; depending on the chapter concerned, these benchmarks will
refer to legislative alignment and a satisfactory track record of implementation of the
acquis as well as obligations deriving from contractual relations with the European
Union.
• Long transitional periods, derogations, specific arrangements or permanent safeguard
clauses, i.e. clauses which are permanently available as a basis for safeguard measures,
may be considered. The Commission will include these, as appropriate, in its proposals
for each framework, for areas such as freedom of movement of persons, structural
policies or agriculture. Furthermore, the decision-taking process regarding the eventual
establishment of freedom of movement of persons should allow for a maximum role of
individual Member States. Transitional arrangements or safeguards should be reviewed
regarding their impact on competition or the functioning of the internal market.
• The financial aspects of accession of a candidate State must be allowed for in the
applicable Financial Framework. Hence, accession negotiations yet to be opened with
candidates whose accession could have substantial financial consequences can only be
concluded after the establishment of the Financial Framework for the period from 2014
together with possible consequential financial reforms.
• The shared objective of the negotiations is accession.
These negotiations are an open-ended process, the outcome of which cannot be
guaranteed beforehand.
While taking account of all Copenhagen criteria, if the candidate State is not in a
position to assume in full all the obligations of membership it must be ensured that the
candidate State concerned is fully anchored in the European structures through the
strongest possible bond.
• In the case of a serious and persistent breach in a candidate State of the principles of
liberty, democracy, respect for human rights and fundamental freedoms and the rule of
law on which the Union is founded, the Commission will, on its own initiative or on the
request of one third of the Member States, recommend the suspension of negotiations
and propose the conditions for eventual resumption. The Council will decide by
qualified majority on such a recommendation, after having heard the candidate State,
whether to suspend the negotiations and on the conditions for their resumption. The
Member States will act in the IGC in accordance with the Council decision, without
prejudice to the general requirement for unanimity in the IGC. The European Parliament
will be informed.
• Parallel to accession negotiations, the Union will engage with every candidate State in
an intensive political and cultural dialogue. With the aim of enhancing mutual
understanding by bringing people together, this inclusive dialogue also will involve
civil society.
Metnin tumunu gormek isteyenler icin adresi:
<a target=new href=http://europa.eu.int/comm/external_relations/gac/pres_concl/december_2004.pdf]16238/04 sayi, 17 Aralik 2004 tarihli AB Baskanlik Sonuc Bildirgesi (AB resmi sitesinden)[/url]
her ulke tek tek ele alinmis, cok uzun kanaria sen okuma lutfen, kiyamam
teror dusmani amerika tarihi
Amerikan Terörizminin Tarihi
Amerika Birleşik Devletleri tarihine dünyada iki tür bakış açısı
vardır; bunlardan ilkine göre Amerika özgürlükler ve fırsatlar
ülkesidir, hür dünyanın koruyucusu, insan haklarının şaşmaz
bekçisidir. İkinci bakış açısına göre ise, Amerika üzerinde oturduğu
toprakların yerlileri dahil olmak üzere tüm dünya ülkelerine acı ve
kandan, sömürüden başka hiçbir şey getirmemiş olan emperyalist-
terörist bir ülkedir. Elbette bunlardan farklı olarak daha ılımlı
görüşler de vardır fakat bugün dünya tarihini bu iki bakış açısının
sahipleri belirleyecekler, yani ezen ülkelerle ezilen ülkelerin
halkları...
İşte tam da Amerikan emperyalizminin sembolü olan iki kalesine
yapılan saldırılar sonucunda; birinci bakış açısına sahip olan
Amerikan çıkar çevrelerinin ve dünyanın pek çok yerindeki yerli çıkar
ortaklarının, ikinci bakış açısına sahip olan Üçüncü Dünya ülkelerini
terörist devletler hedef ilan ederek kopardıkları terörizm
yaygaralarına verilecek en güzel cevap, dünyanın bir numaralı
terörist devletinin Amerika Birleşik Devletleri olduğunu, iki yüzyılı
aşkın tarihinin ve muazzam teknolojik ilerlemesinin, yaşadıkları
refahın, uyguladıkları terörizm sonucu olduğunu hatırlatmak
olacaktır.
Kuruluş
Kızılderililerin toprakları üzerinde kurulmuş olan 13 İngiliz
kolonisinin 4 Temmuz 1776'da Bağımsızlık Bildirgesi'ni imzalamasıyla
bugünkü ABD'nin temelleri atılmış oldu. Fakat bu bildirgenin
geçerlilik kazanması için İngilizlere zorla kabul ettirilmesi
gerekiyordu ve bu da İngilizlerle yapılan iki savaşla gerçekleşti.
Amerika ilk kurulduğunda bu 13 eyaletin hepsi Atlantik kıyısındaydı
ve yüzölçümü 835,687 kilometrekareydi. Oysa ABD; Fransa, İspanya,
Rusya ve Meksika ile yaptığı antlaşmalarla ve savaşlarla bugünkü
duruma yani 9,371,786 kilometrekareye çıkardı. Yani ABD;
Avrupa'dan yeni dünyaya akın edenlerin, kendilerini belli bir süre
sonra Avrupa'dan bağımsız ilan edip, bir yandan da toprakların gerçek
sahipleri olan Kızılderilileri katletmesiyle kuruldu. Bir yandan da
Avrupalı diğer sömürgeci devletlerle Amerika kıtası için rekabet
yürütülüyordu.
Birleşik Devletlerin kuruluş sürecinde Amerika, ilk önce
İspanyolların elinde bulunan Florida'yı işgal ederek İspanya'yı
burayı satmaya zorladı. İkinci adım Teksas'ın alınmasıydı; bunun
içinse buraya müdahale için geçerli bir neden bulmak gerekiyordu ve
bu da çok geçmeden bulundu. 1800'li yıllarda yapılan yeni icatlarla
pamuk tarımı yaygınlaşmaya başlamıştı ve Amerika'nın pamuk ihracatı
muazzam boyutlara ulaşmıştı. Artık yerel sanayinin durmadan artan
gereksinmelerini karşılayamayan ABD batıdaki Meksika topraklarına göz
dikmeye başladı. Ve batıya tekrar göç başladı; yine Kızılderililer
yok edilerek toprakları gasp edildi. Fakat asıl düşman Meksika idi ve
bu işgalin ne anlama geldiği sonradan anlaşıldı. Meksika İspanya'ya
karşı bağımsızlığını ilan ettiğinde Teksas topraklarında; göçten
dolayı Meksikalı'dan çok Kuzey Amerikalı vardı. Bu ise Teksas'ın ABD
tarafından ele geçirilmesi fikrine zemin hazırlıyordu. Meksika
hükümeti yeni bir anayasa çıkararak köleciliği yasakladı. Oysa Kuzey
Amerikalı çiftçiler için kölelik büyük bir kazanç kaynağıydı. Hemen
isyanlar ve ayaklanmalar başladı; çiftçiler ilk Teksas hükümetini
oluşturdular ve hemen ABD hükümetinden askeri yardım istediler. Bu
daha sonra da ABD'nin müdahalelerini meşrulaştırmak için kullanacağı
etkin yöntemlerden biridir; yasadışı yollardan bir hükümet oluşturmak
ve o hükümeti tanıyarak müdahalede bulunmak... Meksika, isyanı
bastırmak istese de yenildi ve Teksas ABD'ye katıldı.
Bir sonraki adım Kaliforniya'nın işgali idi. Bunun içinse daha sonra
pek çok Üçüncü Dünya ülkesinde kullanılacak olan bir yöntem
uygulandı. Meksika ve Teksas arasında her iki tarafın da sahiplendiği
bir bölgede askeri birlikler konuşlandırılarak provokasyon
düzenlendi. Amerika, uğradığı saldırıları da kendi topraklarında
kabul ederek Meksika'ya savaş ilan etti. Meksikalıların tüm
direnişlerine rağmen Amerikalıların ilerlemesi durdurulamadı ve bugün
ABD'nin eyaletleri olarak sayılan Teksas, Arizona, Yeni Meksika,
Kaliforniya, Nevada, Utah ve Wyoming Meksikalılardan zorla alındı.(2
Şubat 1848) ABD tarafından ilhak edilen bu topraklarda kalan
Meksikalılar bütün 20. yüzyıl boyunca sürekli politik baskıya maruz
kalmışlardır. Atalarının topraklarına sahip çıkmak isteyen
Meksikalılar, Amerika'nın dünyaca meşhur adaletiyle tanışmışlar;
ırkçılık olayları, haksız cezalar ve bastırma hareketleriyle
susturulmuşlardır.
Latin Amerika
Daha kuruluşunda yerlileri katlederek topraklarını kendi sınırlarına
dahil eden Amerika, kendi sınır birliğini sağladıktan sonra da
gözlerini Latin Amerika'ya dikmiştir. Latin Amerika ülkeleri İspanyol
egemenliğine karşı 19. yüzyılda bağımsızlıklarını kazandılar fakat
Avrupa ülkelerinin de bu topraklarda hâlâ gözü vardı. Ve Amerika
Latin Amerika'nın sömürülmesinde rakibi olan Avrupa'yı safdışı etmeye
hazırlanırken bunun ideolojik kılıfını da hazırlamıştı: Monroe
Doktrini...
ABD Başkanı James Monroe 2 Aralık 1813'de Avrupa'ya bir uyarıda
bulundu: ....bağımsızlıklarını ilan eden ya da elde eden ve bu
bağımsızlıkları bizim tarafımızdan tanınan ülkeler için, onlara
baskıyı ya da herhangi bir denetimi amaçlayan her eylemi, ABD'ye
karşı düşmanca bir tutumun ifadesi olarak kabul etmek zorundayız.
Latin Amerika ülkelerinin bağımsızlıklarını kahramanca savunan ABD,
bir yandan da bu ülkelere müdahale etmeye hazırlanıyordu. İlk önce
Avrupa'dan gelen ve yüzyıllardır biriktirdikleri zenginliklerini
çalan, halklarını katleden Avrupalıların yerini bu sefer de Amerika
alıyordu. Latin Amerika ülkelerinin yazgıları değişmemişti; 20 yy.
onlar için yine baskı, sömürü ve kanla doluydu.
Küba
Küba için Amerikan politikası, ülkeyi İspanyol egemenliğinden
kurtararak bağımsızlığı sağlamak ve köleliği kaldırmak olarak
gösteriliyordu. Öyle ya, özgürlükler ülkesi Amerika sadece kendi
halkının değil, tüm dünya halklarının özgürlüğünü savunuyor,
koruyordu. Oysa her zaman olduğu gibi Amerikan şirketlerinin asıl
amacı Küba'da İspanyolların yerine geçmekti.
Bunun için kullanılacak olan yöntem yine çok dahice ve orijinaldi;
Kübalı yurtseverler 1868'de İspanyol egemenliğine karşı
ayaklandığında ABD onları tanımadı ve onlara bağımsız Latin Amerika
ülkelerinden gelen yardımları engellemede İspanyollara yardım etti.
Beklenen; Kübalı yurtseverlerle İspanyollar arasındaki savaşta iki
tarafında kayıplar vererek zayıflamasıydı. Sonra da İspanyolların bir
Amerikan gemisi batırdığını iddia ederek Amerika savaşa girdi ve
İspanya'yı yenerek Küba'yı işgal etti. Bundan sonra Amerika
tarafından Küba'ya yönetim biçimi olarak seçilen sistem diktatörlük
oldu. Pek çok diktatör geldi gitti fakat Amerikan tekelleri her zaman
için Küba'nın topraklarında yoksul insanları daha da yoksullaştırarak
sömürmeye devam etti.
1956-1959 yılları arasında halk hareketinin bastırılabilmesi için
Batista rejimi Amerikan danışmanlarla birlikte, 60 bin kişinin
hayatına mal olan operasyonlar yürüttü.
Fidel Castro'nun önderlik ettiği Kübalı devrimciler 1959'da iktidara
gelinceye dek bu katliamlar sürdü.
ABD, Castro'nun yurtsever yönetimi iktidara geldikten sonra Küba'yı
en büyük düşmanlarından biri ve terörist devlet olarak ilan etti.
Çünkü Küba'nın bağımsızlığını elde etmesi ve kendi kalkınma yolunu
emperyalizmden bağımsız çizmesi ezilen dünya halklarının gözünde bir
simge ve cesaret kaynağıydı. Bu yüzden ABD, 1959'dan günümüze pekçok
terör olayı ve saldırılarla, ekonomik ambargolarla devrimci Küba
hükümetini düşürmeye çalışmıştır.
Bu yüzlerce saldırıdan biri Havana Limanı'na silan taşıyan Fransız
gemisinin 1960'da patlatılması olayıydı; 70 kişi öldü ve 200 kişi
yaralandı. Bir diğeri ise paralı askerlere yaptırılan ve 150 Kübalı
askerin öldüğü 1966 Domuzlar Körfezi çıkarmasıdır. Amerikan
hükümetinin uyguladığı ekonomik ambargoyla yoksullaştırılmaya ve
Castro'ya karşı ayaklandırılmaya çalışılan Küba halkı 1959'dan
günümüze kadar tüm bu baskılara rağmen birlik olmuş ve ülkenin
bağımsızlığını 2000'li yıllara taşıyabilmiştir.
Filipinler
1898'de İspanyollara karşı savaşan Filipinliler İspanyolları
yendikleri zaman ilerlemeleri Amerikalılar tarafından durduruldu.
Filipinlilerin başında bulunan ulusal kahraman Emilio **uinaldo
Amerikalıların Filipinlere bağımsızlığını vererek ülkeyi kendi
sömürgesine dönüştürmeye çalıştığını anlayarak silahlarını ABD'ye
karşı çevirdi. 1901'de ABD bu 15 bin silahlı direnişçiyi yenemeyince
bir tuzak kurarak anlaşmaya gitti ve bu anlaşma sırasında 15 bin
Filipinli katledildi. Aynı katliam bir dahaki sefere 1906'da
gerçekleştirildi. 1898-1910 arasında Amerikan deniz piyadeleri
600.000 Filipinliyi katletti.
Amerika'nın Filipinlerdeki çıkarı başta tarım ürünlerindeydi ve
bunları kensi ülkesine akıtıyordu. Amerikalı çıkar çevrelerinin tarih
anlayışına göre Amerika Filipinler'e 1946'da bağımsızlığını verdi.
Oysa durum tam tersiydi. Amerika'nın Filipinler'deki askeri üsleri
olduğu gibi duruyordu ve yenilerini de kurma hakkı vardı. Amerikan
askerleri Filipin mahkemelerinde yargılanamıyordu ve Filipin
ekonomisinin can damarları olan tüm sektörler Amerikan şirketlerinin
ellerindeydi. Amerikalıların bağımsızlık anlayışları buydu... Daha
sonraları Vietnam'ı bombalayacak olan B-52 Amerikan uçakları da
Filipinler'deki Amerikan üslerinden kaldırıldı.
Haiti
Haiti adasının batı kısmında Haiti Devleti, doğu kısmında ise Dominik
Cumhuriyeti bulunuyordu. Dünyanın beyazlara karşı verilen ilk
başarılı zenci köle ayaklanmasıyla 1 Ocak 1804'te Haiti
bağımsızlığını ilan etti. Ancak sömürgecilik ada halkını rahat
bırakmadı. Savaş ve müdahalelerin arkası kesilmedi. Ülke, ekonomik
olarak sürekli ABD, Fransa ve Almanya arasında gidip geldi; bazen bir
ülke gümrüklerin denetimini alıyordu bazen de öbürü... Fakat 1915'te
Amerika kendisini Yeni Dünya'nın dostu ve koruyucusu ilan etti!
Büyük koruyucu Amerika, Haiti hükümetine gümrüklerinin denetimini
kendisine bırakması için ısrar etti ve reddedilince de silahlı
müdaheleyle tehdit etti. 1915'de ABD yanlısı başkan, politik
tutukluları kurşuna dizince halk ayaklandı ve başkanı öldürdü. ABD
için bu olay bulunmaz fırsattı; düzeni tekrar sağlamak amacıyla
Amerikan askerleri adayı işgal etti. İlk iş gümrüklerin ele
geçirilmesi ve yabancıların toprak almasını engelleyen anayasanın
kaldırılmasıydı. Böylece Amerikan şirketleri latifundalarını burada
da kurdular. Fakat Amerika o kadar ileri gitti ki, halkı angaryaya
koşmaya zorladı. Ve halk ellerinde sadece sopalarla yankilere
saldırdı. Amerikan askerleri sadece kendilerini korumak için ateş
açtı ve 3500 kişiyi öldürdü. Bunların dışında ayaklananlarsa Amerikan
plantasyonlarında kürek cezasına çarptırıldılar!
1934'de Amerikan askerleri Haiti'yi terketti fakat artık ekonomi
tamamen Amerikan tekellerinin elindeydi. Hükümetler ise tamamen
ordunun belirlemesiyle Amerikan yanlılarından oluşuyordu. 1963'de bir
halk ayaklanması vahşice bastırıldı ve binlerce kişi öldürüldü.
1957'den, 1971'e kadar bağımsızlık için savaşan 26.000 Haitili,
CIA'nın başrolünü oynadığını operasyonlarla ve katliamlarla
öldürüldü.
Panama
Amerika Meksika'nın topraklarını işgal ettiğinde Pasifik Okyanusu'nun
kıyılarına ulaşmıştı. 1870'li yılların başında ABD Dışişleri
Bakanlığı, parlamentoya Panama'da bir kanal inşaatı projesiyle geldi
fakat bu teklifi hükümet reddetti. Bunun üzerine bu kanal inşaatı
projesinin Avrupalılara verilmesi tehlikesi başgösterdi ve Dışişleri
Bakanlığı projeyi tekrar parlamentoya sundu ve onaylandı.
Kanalın hangi ülkenin topraklarında yapılacağı sorunu neredeyse savaş
çıkarıyordu ama sonunda sorun halledildi. Kanal çalışmaları 1879'da
başladı ve 1914'de bitti. Bu dönem içerisinde 28.000 kişi kanal kazma
çalışmalarında öldü!
Panama devletinin kuruluşu bile Amerikan emperyalizmin komplo ve
müdaheleleri sonucudur. ABD, Kolombiya sınırları içindeki Panama
kanalının kontrolü için bölgede kukla bir ülke kurmaya karar verdi.
Kolombiya senatosu kanalı yapma ve işletme yetkisini ABD'ye devreden
antlaşmayı onaylamayı reddedince, ABD bölgedeki birliklerini Panama
isyancıları adı altında isyan ettirdi ve kukla Panama hükümetini
tanıdı. Böylelikle 1903'te Panama devleti kurulmuş oldu. Ancak bu,
Panama üzerinde Amerikan baskısının biteceği anl***** gelmez.
Kanalın işletilmesi ve tarafsızlığının denetlenmesi 'özgürlüklerin
koruyucusu' ABD'ye kaldı. 1964 yılında Panamalı öğrenciler Amerikan
karşıtı bir ayaklanma örgütlediler ve Amerikan deniz piyadeleri
tarafından katledildiler.
Amerika; hakimiyetindeki Panama Kanalı'nda bulunan Fort Gulick'te,
Latin Amerika ülkelerindeki iç direniş ve ulusal bağımsızlık
hareketleriyle mücadele amacıyla kontrgerillaların eğitildiği bir CIA
okulu açtı. Ve burada eğitilen paralı askerler 20 yy. boyunca Latin
Amerika'da Amerika'nın çıkarları doğrultusunda katliamlarda
kullanıldı. Bu kontrgerilla eğitim merkezi daha sonra pek çok Üçüncü
Dünya ülkesi tarafından teşhir edilse de hâlâ faaliyetini
yürütmektedir.
Nikaragua
1894 yılında Nikaragua'da iktidar Amerika'yla iyi anlaşan
liberallerin elindeydi. Fakat ABD kanal konusunda Panama'da karar
kılınca ABD'ye sırtlarını döndüler ve Amerikan şirketlerinin
Nikaragua'nın maden ve orman zenginliklerini sömürmelerinin önüne
engel koydular. Bu şirketlerden birinin ortağı da Amerikan Dışişleri
Bakanı idi. Ve Amerika'nın, Nikaragua'daki müdahaleler dönemi
başlamış oldu. Nikaragua devlet başkanı kanun dışı ilan edilerek
istifa etmeye zorlandı, yerine geçirilen bir kukla hükümetle de
Amerikan şirketleri kaybettikleri hakları geri aldılar. Ek olarak da
gümrüklerin denetimini ellerine geçirdiler.
1926 yılında dünyanın çok kısa sürede adını duyacağı biri; Cesar
Augusto Sandini Amerika'ya ve yerli işbirlikçilerine karşı gerilla
oluşturdu ve dağlık bölgelerde konuşlanarak mücadeleye başladı.
Birkaç ay içerisinde Amerika'ya büyük darbeler indirmeyi başardı.
Amerika ise karşılık olarak gerillayı destekleyen sivil halkı
uçaklarla bombaladı ve katletti. Sandino pek çok savaşa girdi ve hep
galip gelmeyi başardı; artık bütün Latin Amerika ülkelerinden Amerika
ile mücadele amacıyla pek çok insan Sandino'ya katılmaya
geliyorlardı. Ve sonunda çok büyük kayıplar veren ve bu kayıplar
yüzünden kendi iç kamuoyunda tepkiler alan Amerika 1933'te
Nikaragua'dan çekildi.
Amerika ülke topraklarından çıkarıldıktan sonra hükümetle anlaşmaya
giden Sandino evine döndü. Başkanın evine yemeğe çağrıldığı bir
akşam, çıkışta Amerikan ajanları onu pusuda bekliyordu ve Sandino
kurşuna dizilerek öldürüldü. Aynı akşam Sandino'nun gerillaları
kuşatılarak 300 erkek, kadın ve çocuk katledildi. Bu olayları
kitlesel infazlar izledi. Amerikan emperyalizmi, yıllar boyunca
Nikaragua'da diktatörleri destekledi çünkü onlar Amerika'nın
emperyalist politikalarına sadık bir şekilde hizmet ediyorlardı. 1979
yılında Sandinista Ulusal Kurtuluş Cephesi tüm cephelerden saldırarak
diktatörlüğü yıktı ve Amerikan emperyalizmini ülkesinden kovdu.
1981'den beri Pentagon, Nikaragua'nın demokratik gelişimini durdurmak
ve başa kendisine sadık bir diktatör getirmek için uğraşıyor.
El Salvador
Bütün diğer Latin Amerika ülkeleri gibi El Salvador'da Orta Amerika
Ülkeleri Organizasyonu'na üyedir ve bilindiği üzere ABD bu
organizasyon aracılığı ile bu ülkeleri denetlemekte ve sömürmektedir.
Amerikalılar tarafından eğitilen askerlerden oluşan ve başlarında
Amerikan subayları bulunan bu küçük ulusların ordularının tek bir
işlevi vardı; çıkan iç ayaklanmaları bastırmak ve Amerika'nın
düzenini sürdürmek...
1931-1944 yılları arasında Salvador'daki diktatörlüğe karşı
ayaklananlar Pentagon tarafından beslenen bu küçük ordularca
bastırıldılar. Amerika ise dünyaya 'Bolşevik isyanın' bastırılmış
olduğunu duyuruyordu. Amerika'ya karşı ayaklanan ve okuma yazma dahi
bilmeyen ama açlığın ne olduğunu çok iyi bilen bu yerlilere,
müdahaleyi meşrulaştırmak için Bolşevik deniliyordu!
1977 yılına gelindiğinde, seçimlerde hileli oyla başa gelen hükümeti
tanımayan halk geniş çaplı protestolara başladı ve hükümetin bu
ayaklanmaya yanıtı sert oldu; CIA'nın eğittiği kontrgerillalar
uyguladıkları terörle yüzlerce kişiyi katlettiler. 1979 yılında
Amerikan yanlısı bir askeri darbe gerçekleştirildi ve baskılar
tırmandı. Her gün yurtseverlerden, devrimcilerden biri öldürülüyor ya
da 'kayboluyordu'. Uygulanan tüm bu teröre rağmen IMF ve Amerika
cuntaya mali yardımlarda bulunuyordu. 1979'dan 1984'e kadar Amerika
milyonlarca dolar vererek cuntayı destekledi ve bu sırada başlarında
Amerikalı danışmanların bulunan ordular toplam 70.000 El
Salvadorlu'yu öldürdü.
Kolombiya
Kolombiya'dan Amerikan şirketleri muz ve şeker ihraç ediyorlardı.
Ayrıca kahve ihracatı tekelleri vardı ve petrol arazileri üzerinde
egemendiler. Amerikan şirketleri bu ülkeye yaptıkları her 1 dolar
yatırım için yılda 4 dolar kâr elde ediyorlardı ve bu tatlı düzeni ne
pahasına olursa olsun korumakta kararlıydılar. Bunun için
plantasyonlarda çalışan işçilerin hoşnutsuzluğunu bastırmak için
1928'de binden fazla işçiyi öldürdüler. 1950 yılında CIA, Kolombiya
başkanını öldürerek yerine kendilerine sadık bir başkan getirdi.
Ülkeyi tam bir terör havası sardı ve tam 30.000 kişi öldürüldü. Bu
olaylar üzerine Amerikan tekelleri Kolombiya'nın başına yeni bir
diktatör getirdiler.
1948'den 1957'ye kadarki Amerikan yanlısı diktatörlükler zamanında
300.000 Kolombiyalı katledildi. 1957 ve 1963 arasında ise 21.357 kişi
öldürüldü. Tüm bu katliamlar ise her zaman olduğu gibi Amerikan
şirketlerinin kârlarının korunması uğruna yapıldı.
Brezilya
Latin Amerika'nın en büyük ülkesi olan Brezilya, 1964 yılından bu
yana Güney Amerika'da ABD'nin jandarması rolündedir. 1964 yılına
kadar iktidarda olan demokrat hükümetler, pek çok Amerikan şirketini
ulusallaştırmıştı ve sosyalist ülkelerle ilişkileri geliştirmeye
başlamıştı. Fakat Pentagon buna izin veremezdi... 1964 yılında bir
darbeyle yönetimi eline alan Amerika, ulusallaştırılmış sanayileri
kendi şirketlerine geri verdi ve iktidarı kendisine sadık bir şekilde
hizmet edecek olan bir diktatörün eline verdi. Halk ise oluşturulan
terör timleriyle baskı altına alındı ve susturulmaya çalışıldı.
Yalnız 1964'ten 1970'e kadar 'ölüm filosu' adlı Amerikan destekli
terör örgütü 2 binden fazla kişiyi öldürdü. 1970'lerden sonra
iktidara gelen tüm başkanlar Amerika'nın sadık hizmetkarlarıydılar ve
Amerikan 'danışmanlar' tarafından oluşturulan 450.000 kişilik Latin
Amerika baskı araçlarının en büyüğü ile korunuyorlardı. 1971 yılında
Uruguay'da solun seçimleri kazanma şansı ortaya çkınca, Brezilya
ABD'den gelen direktifler doğrultusunda 3. ordusunu Uruguay sınırına
yığdı. Amaç, Uruguay solunun seçimlerini engellemekti.
1970'li yıllarda sadece General Motors'un yıllık geliri Brezilya'nın
geçici bütçesinin on katına eşitti ve Brezilya'dan halkın emeği
çalınarak kuzeye emiliyordu. Her gün ortalama 1000 çocuğun öldüğü
Brezilya ekonomisinden Amerikalı şirketler; utanmaz bir
biçimde 'Brezilya mucizesi' olarak bahsediyorlardı.
Bolivya
Bolivya diğer Latin Amerika ülkelerine kıyasla Amerikan terörüyle çok
daha erken tanıştı. Sadece Amerikan şirketlerinin çıkarları
doğrultusunda ülke üç savaş geçirdi; 1884 yılında Şili'yle, 1899
yılından 1903'e kadar Brezilya'yla ve 1932 yılından 1935'e kadar
Paraguay'la... Son savaş Standart Oil Co. ve Royal Dutch Co.
şirketleri arasındaki rekabetin sonucu olarak çıktı. Tüm bu
savaşlarda Bolivya onbinlerce insanını ve topraklarının çok büyük bir
kısmını kaybetti. İktidara demokratik cephe geldikten sonra ülke
demokratikleşme yolunda ufak da olsa bazı adımlar atmaya başladı
fakat cephenin ömrü kısa oldu ve onu bir diktatörlük takip etti. Ülke
tam bir kısırdöngüye girmişti; bir diktatörlüğü bir başkası izliyordu
ve baskılar sürüyordu. 1947 yılından 1952'ye 30.000 kişi CIA'nın
denetimindeki terör örgütlerince öldürüldü. 1952'de tekrar demokratik
cephe iktidara geldi ve Amerikan şirketlerini ulusallaştırmaya
başladı fakat yine darbeyle devrildi; dolayısıyla ulusallaştırılan
yerler geri verildi. 1967 yılında oldukça güçlenmiş bulunan partizan
gruplarına başında Amerikalıların bulunduğu Bolivya ordusu bir
saldırı başlattı ve partizanları katletti. Bu saldırıda
ayrıca 'Che'de yakalanarak öldürüldü.
Bolivya'da her yıl hatta bir yıldan bile az zamanda darbeler
oluyordu. 1 Kasım 1979'da yeni bir hükümet darbesi oldu ve bu darbe
Bolivya'nın 154 yılık tarihindeki 158. darbe idi! Tüm bu darbelerle
Amerikan emperyalizmi ülkedeki düzeni sağlanmaya çalışılıyordu.
1980'li yıllarla birlikte emperyalizm daha sonra pek çok Üçüncü Dünya
ülkesinin de başına açacağı uyuşturucu belasını Bolivya'nın başına
sardı. Bolivya'daki uyuşturucu ticareti Amerika'nın ülkenin
içişlerine müdahale etmesine meşruluk sağlıyordu. Uyuşturucuyla
mücadele amacıyla bir 'Amerikan birliği' Bolivya'da çalışıyordu ve bu
birlik Bolivya'da 'işi bitene' dek kalacaktı!
Şili
20. yüzyılın başında, Amerikalı şirketler Şili'de büyük bir kâr
kaynağı keşfettiler; bakır yatakları. Öyle büyük kârlar söz konusuydu
ki 1928 yılıyla 1970 arasında Amerikan şirketleri 30 milyon dolarlık
yatırımları için 400 milyon dolarlık bir kâr gerçekleştirdiler. Ve
ABD işte bu muazzam sömürü mekanizmasını kaybetmemek için Şili'de
herşeyi yapmıştır. 1970 yılında seçimlerde Halk Eylemi cephesinde
toplanan demokratik güçler topluluğu, oylarını Salvador Allende'ye
vermişlerdir ve Allende seçimleri kazanmıştır.
1971 yılında Allende hükümeti ülkenin esas doğal zenginliklerini
ulusallaştırdı ve büyük toprak mülkiyetlerini ortadan kaldırdı.
Yapılan bu reformlar doğal olarak Amerikan tekellerinin kârlarının
önünü kesti ve onlarda Allende'nin önünü kesmeye çalıştılar. Bunu ise
bankalarına kredilerini reddettirerek, madenlerdeki teknik personelin
görevlerini terketmelerini sağlayarak ya da ABD'den gelen malların ve
yedek parçaların teslimini durdurarak gerçekleştirmeye çalıştılar.
Önünü kesemeyeceklerini anladıkları zaman CIA devreye girdi ve
hükümeti devirmenin planları yapılmaya başlandı. Halkı Allende
hükümetine ayaklandırmak için tüccarlar büyük çapta tüketim mallarını
saklıyorlardı ve bu da karaborsanın doğmasına neden oluyordu. Gerici
gazeteler paramiliter faşist örgütleri silahlı ayaklanmaya teşvik
ediyordu.
Tüm bu iç tehditler Allende hükümetini oyalarken CIA ise orduyu satın
alıyordu.Ve sonunda 11 Eylül 1973'te gerçekleştirilen darbeyle
hükümetin yasal başkanı Allende katledilerek dünyanın en ünlü
diktatörlerinden Augusto Pinochet iktidara oturdu. Böylece Amerika
Şili'de, toplumsal gelişmenin önünü tıkayabildi ve kamulaştırılan
madenleri geri alabidi. Darbe sırasında 30.000'in üzerinde insan
katledildi. İlerki yıllarda tüm dünya ülkeleri Şili'deki diktatörlüğü
insan hakları ihlallerinden dolayı kınarken, Amerika bu diktatöre
yıllar boyunca askeri ve mali yardımlarda bulundu. Karşılığında ise
Şili'nin ulusal şirketleri Amerikan şirketlerine pazarlanıyordu.
Pinochet Amerika'ya herşeyiyle sadık bir uşak olarak hizmet etti;
karşılığını ise kasalarına akıtılan paralarla fazlasıyla aldı. Bugün
Şili halkı Pinochet'yi diktatörlüğü sırasında Şili'ye verdiği
zararlardan ve katledilen, kaybedilen insanlardan dolayı yargılamak
istiyor. Oysa Pinochet gibi diktatörler büyük satranç tahtasında
sadece birer piyonlar...
Arjantin
1949 yılında Arjantin büyük bir ekonomik krizin içinde bulunuyordu ve
Peronist hükümet milliyetçi tutumunu bırakmak zorunda kalarak ABD'den
borç para istedi. Amerikan şirketleriyle yapılan bir dizi
anlaşmalarla ulusal şirketler Amerikalılara satılmaya başlandı.
Amerikan tekelleri yavaş yavaş ülkenin tüm madenlerini denetlemeye
başladılar. Karşılığında da hükümetteki subaylara şirketlerin yönetim
kurullarında iyi para kazandıran koltuklar veriliyordu. İşte bu
karşılıklı çıkar yoluyla Amerikan şirketleri Arjantin'den milyarca
dolar kâr elde ettiler. Tüm bu sömürü kendisini devalüasyonla
göstermeye başladı ve bu sefer Amerikalılar ulusal şirketleri daha
ucuza kapatmaya başladılar.
1966 yılında Rockefeller'in Arjantin'i ziyaretinin arefesinde halk
ayaklandı ve Rockefeller grubuna ait 14 ticaret evini yaktı, pek çok
yer de bombalandı. Bu ayaklanmalar ise kanlı bir şekilde bastırıldı.
1973 yılında başkanlık görevini Juan Peron üstlendi. Dış politikayı
demokratikleştirmek amacıyla sosyalist devletlere kapıları açan Juan
Peron, darbede kaçan 70.000 Şilili'yi ülkesine kabul etti ve ABD'nin
Küba'ya uyguladığı ambargoyu deldi. Juan Peron'un izlediği bu çizgi
sonucunda 1976'da Amerika'nın desteğiyle sağcı generaller iktidara el
koydular ve onları ilk tanıyan ülkede ABD oldu. Bu darbede 1300 kişi
yaşamını yitirdi, darbeden sonra 1980'e kadarsa binlerce insan terör
eylemleriyle öldürüldü, toplam 30.000 insansa 'kayıp' edildi.
İngilizlerle çıkan adalar krizinden ve yapılan savaştan sonra
Arjantin'deki diktatörlük 30 Ekim 1983'te yıkıldı. Fakat Arjantin
ekonomisi 1973-1986 yıllarında sermayelerin ABD'ye kaçması sonucunda
30 milyar dolar kaybetti.
Yıllarca Amerika tarafından kasalarındaki paralar kuzeye pompalanan
Arjantin ekonomisi, bugün tüm dünyada tükenmiş bir ekonomi olarak
konuşuluyor.
Bugün Latin Amerika ülkeleri, tüm dünyada sürekli darbelerin
yapılması ve geri bir ekonomik yapıdan dolayı sürekli krizlerin
çıkmasıyla tanınıyor. Oysa bu darbelerin arkasındaki ismin Pentagon
terörü olduğu ve ekonominin tüm gelirlerinin yıllardır Amerika'nın
finans merkezlerine akıtıldığı gözardı ediliyor. Bugüne kadar Latin
Amerika ülkelerinin gelişimlerinin önünü tıkayan Amerikan
emperyalizmidir. Ve Amerika Birleşik Devletleri'nin Latin
Amerika'daki tarihi, terörizmin ve sömürünün tarihidir; yüzbinlerce
insan sırf Amerikan şirketleri daha fazla kârlar gerçekleştirebilsin
diye katledilmiştir.
ASYA
1900'lü yılların başlarında dünyanın en güçlü ekonomileri arasına
girmeyi başaran Amerika Birleşik Devletleri, dünya pazarından daha
büyük bir pay alabilmek için atağa geçti. ABD başkanı Wilson'un
açıkladığı ilkelerle ABD ileride Üçüncü Dünya ülkelerine yapacağı
müdahaleleri meşrulaştırmış oluyordu. Bu ilkeler Monroe Doktrini'nin
tüm dünyaya uygulanmasıydı. Artık ABD sadece Latin Amerika'da değil,
tüm dünyada halkların kendi kaderlerini tayinini (!) savunuyordu ve
bunu gerçekleştirebilmek için herşeye hazırdı! Aradan çok zaman
geçmeden Asya halkları bu ilkelerin ve uygulanmasındaki Amerikan
kararlılığının ne olduğunu şehirlerinde patlayan bombalarla
anlayacaklardı.
Japonya
7 Aralık 1941'de Pearl Harbour limanında demirleyen Amerikan
donanmasına saldırana kadar, Japonya ABD'ye karşı hiçbir savaş
eylemine girişmemişti. Tam tersi, Amerika 19. yüzyıldan beri
Japonya'yı Asya kıtasına sıçramada bir üs olarak görüyordu. 1853
yılında Amerikan donanması Japonlara limanlarını Amerikan gemilerine
ve mallarına açması için bir ültimatom verdi. Bu anlaşma Japonlara
zorla kabul ettirildi. Bu olayın Japonların milliyetçilikleri
üzerinde büyük etkisi oldu. 1900'lü yıllarda Japonlar kendi
emperyalist politikalarına göre yayılmaya başladılar ve İkinci Dünya
Savaşı'nda Amerika'ya karşı Pearl Harbour baskınını düzenleyerek
savaşa girdiler.
ABD Japonya'yla arasında olan savaşı Hiroşima ve Nagazaki'ye iki atom
bombası atarak bitirdi. İlk bomba Hiroşima'ya atıldığında tarih 6
Ağustos 1945'ti. Oysa bu tarihte Japonya'nın savaş kaybetmesine kesin
gözüyle bakılıyordu. Japonya'nın Avrupa'daki müttefikleri Almanya ve
İtalya yenilmişlerdi. Ayrıca ABD 8 Ağustos'ta Stalin'in söz verdiği
gibi Japonya'ya karşı savaşa gireceğini bilmekteydi. Bu ise savaşın
kesin sonucunu getirecekti. Zaten 1945 yazı boyunca Japonya ile ABD
arasında teslim görüşmeleri sürüyordu.
Fakat bunun ABD tarafından da bilinmesine rağmen, Amerika yeni
geliştirdiği atom bombalarını ilk kez canlı insanlar üzerinde denemek
için Japonya'ya fırlattı ve masum yüzbinlerce Japon'u öldürdü.
Amerikalıların bu bombardıman üzerine dünya kamuoyundaki tepkileri
azaltmak için öne sürdüğü bahanelerin herhangi bir geçerliliği
yoktur. Amerika atom bombalarını atmasa da bu savaşı kazanacaktı
fakat yeni silahlarıyla tüm dünya ülkelerine güç gösterisi
yapamayacaktı. Böylelikle ABD hem Japonya'yı Sovyetler savaşa
girmeden tek başına teslim alma ve ganimetin tümüne konma şansını
elde etmiş hem de Soğuk Savaş'ın arefesinde elindeki ölüm silahını
dünyaya tanıtmıştı. Ama yüzbinlerce sivilin hayatı pahasına.
Amerika İkinci Dünya Savaşı'ndan Japonya'da öldürdüğü masum insanlar
üzerinden Asya'ya yayılmakta ve denetlemekte kullanacağı pek çok üs
kazanarak çıktı. Bugün Japonya'da Amerika'nın 140'tan fazla üssü
bulunmakta ve bu üsler esas olarak Asya'daki Üçüncü Dünya ülkelerini
tehdit etmektedir.
Çin
Dünyadaki tüm emperyalist devletlerin gözlerinin üzerinde olduğu Çin,
bu devletleri muazzam boyutlardaki insan kaynakları ve pazarlarıyla
cezbediyordu. ABD'nin Çin'le ilk 'temasları' ise 1840 yılında
başlamıştır.
Emperyalistler Çin'i sömürgeleştirmek ve ticari ayrıcalıklar elde
edebilmek için Çin'de afyon ticaretinin serbest bırakılmasını
istiyordu. Çin buna direnince çıkan uzun afyon savaşlarında Amerika
İngilizlere yardım için Çin karasularına donanmalarını yolladı. Ve
Çin'e bu yıllarda akan afyonun büyük miktarı ABD tarafından
getirildi. Böylelikle Çin hem bir yarı sömürgeye dönüştürüldü hem de
Çin halkının kalabalık yığınları afyonkeş haline getirildi.
ABD esas olarak ilk önce Çin'de İngilizlerle ve Fransızlarla aynı
güçte olmak istiyordu ve bunu da 1858 yılında elde etti. 1859 yılında
Pekin'in emperyalist devletler tarafından işgalinda ABD topçuları
görev aldı. 1874'te ABD Tayvan'a saldırdı.
1900'de Çin'de ayaklanan anti-emperyalist Boxer isyanını ezmek
amacıyla ABD diğer yedi emperyalist devlet ile işbirlğine gitti.
1904'te Amerika Japonlara Çin'i işgal etmeleri için 450 milyon dolar
verdi ve aralarında yapılan anlaşmayla Japonya'ya, Çin'e saldırma
izni verdi. 1927'de Amerika Çin'li devrimcilerle mücadele etmek
amacıyla donanmalarıyla iki şehri bombalayarak büyük hasarlar verdi.
1937'de Japonlar Çin'e saldırdıklarında Amerika Japon ordularının
silahlarını sağlıyordu.
1927-1949 yılları arasında Çin'de toprak devrimini yürüten köylüler
ve Çin Komünist Partisi'ne karşı finansmanı ve silahlarını ABD'nin
sağladığı kanlı bir iç savaş yürütüldü. Milyonlarca köylü ve
devrimcinin katledildiği bu savaş Çan Kay Şek'in faşist rejiminin
yıkılmasını engelleyemedi. 1949 yılına gelindiğinde, Amerika'nın
Çin'de desteklediği adamı Çan Kay-Şek yenilerek Tayvan'a yani
Amerikan korumasına kaçtı. Yerine ise Çin Halk Cumhuriyeti kuruldu.
Çan Kay-Şek Tayvan'a kaçtıktan sonra Amerika tarafından emrine
verilen 16 savaş gemisini ve uçaklarını Şangay şehrini bombalamada
kullandı ve binlerce insanı öldürdü. 1950 yılından 1954'e kadar
Amerika 470 tane Çin gemisini ve balıkçı teknelerini batırdı; toplam
1300 balıkçıyı öldürdü.
Kore
1871 yılında ABD savaş gemileri Kore'nin üç kalesini yıkarak ve
hükümeti düşürerek Japonya'nın Kore'yi işgalini desteklediler. Bu
destek sayesindedir ki Japonya İkinci Dünya Savaşı'na kadar Kore'de
egemenliğini sürdürdü. Kore, İkinci Dünya Savaşı sonrasında
bağımsızlığını kazandı fakat Amerika'nın desteğiyle Güney Kore'de
sağcılar bir hükümet ilan ettiler. Buna karşılık olarak da Kuzey
Kore'de Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti kuruldu fakat ABD'nin 38.
paraleldeki kışkırtmaları bitmedi. ABD'nin amacı Kore'yi Çin'e
saldırmada bir tramplen olarak kullanmak idi. Bu amaçla 1950 yılında
Güney Kore ve Amerikan birlikleri Kuzey Kore'ye karşı savaş açtılar.
Türkiye Cumhuriyeti'nin de NATO'ya girebilmek amacıyla asker
yolladığı ve pek çok askerini kaybettiği bu savaşta Amerikan
Birlikleri Kuzey Kore'nin direnişini kırabilmek amacıyla 2 milyon
insanı katlettiler; Kuzey Kore'nin başkenti Amerikan uçaklarından
atılan bombalarla yerle bir edildi.
Savaş sonrasında ABD, Güney Kore'yi Çin'e karşı bir üs olarak
kullandı; askeri üslerinde toplam 40.000 Amerikan askeri vardı ve CIA
tarafından eğitilmiş subayların başında bulunduğu 700.000 askerden
oluşan Güney Kore ordusu Çin'i tehdit ediyordu. Aynı anda Güney
Kore'nin içinde de anti-emperyalist ayaklanmalar yaşanıyordu ve bu
ayaklanmalar kanlı bir şekilde bastırıldılar. İleriki yıllarda Kuzey
Kore'nin tüm Kore'yi birleştirme çabalarına karşın Amerikan kuklası
Güney Kore hükümeti, Kuzey Kore'ye olan düşmaca tavrını sürdürerek
ABD ile birlikte deniz tatbikatları düzenledi.
Vietnam
Vietnam Demokratik Cumhuriyeti 1945 yılında Japonlara karşı ulusal
direniş hareketinden sonra ilan edildi. Fakat ezilen haklara örnek
olabilecek olan bu ülkeye Fransızlar hemen saldırı başlattılar ve
Saygon'u işgal ettiler. Fransızlarla direnişçiler arasındaki tüm
savaşlarda Amerika Fransızlara geniş destek verdi; uçaklarıyla
Vietnam şehirlerini bombaladı. 1953-1954 yılları arasında ABD
yardımları toplam savaş giderlerinin yüzde seksenini karşılıyordu.
1953 yılında Başkan Eisenhower bir açıklamayla Amerikan müdahalesini
doğruladı ve Hindiçini'nin zengin wolfram ve kalay zenginlikleriyle
ABD ekonomisi için vazgeçilmez olduğunu açıkladı. Fransızlarla
Vietnam arasındaki savaş 1954'te Cenevre'de imzalanan anlaşmayla
bitti. Anlaşmaya göre Vietnam kuzey ve güney olmak üzere ikiye
bölündü fakat özgür seçimle bir süre sonra birleşecekti.
Vietnam'la Fransa arasındaki anlaşmayı ABD imzalamamıştı. Nitekim iki
Vietnam'ın birleşmesi de gerçekleşemedi çünkü ABD Güney Vietnam'da
askeri sığınak yapmaya başlamıştı. 1960'a kadar ABD 200.000 asker
oluşturdu, 57 havaalanı yaptı ve 2000 'danışman' atadı. Her şey Kuzey
Vietnam'a saldırmak amacıyla hazırlanıyordu. 1960 yılında Güney
Vietnam Ulusal Kurtuluş Cephesi doğdu ve gerilla savaşına başladı.
Bunun üzerine gerillaya destek olan köylüler toplama kamplarına
***ürülmeye başlandı ve bunların çoğunluğu katledildi. Amerika 1964'e
kadar Güney Vietnam'a silah yığmaya devam etti. Bu modern silahların
içinde napalm ve fosfor bombaları, zehirleyici gazlar ve kimyasal
silahlar bulunuyordu. Amerikan askerlerinin Güney Vietnam'daki sayısı
ise tüm bu silahlarla donanmış olarak 543.000 kişiydi.
1964 yılında Vietnam Demokratik Cumhuriyeti'ne ilk saldırı başladı.
Kuzey Vietnam'ı dize getirebilmek amacıyla jenoside başvurulmaktan
çekinilmedi. Kuzey Vietnam'da Amerikan uçaklarından atılan bombaların
patlamadığı liman, köy, pirinç tarlası ve yanmayan, kuyuları
zehirlenmeyen yer yoktu. Aynı anda Güney Vietnam'da da emperyalizmin
uşakları köylüleri toplama kamplarında katlediyor, Vietnam'ı teslim
alabilmek için herşey deneniyordu. Tüm bu saldırılar sonucunda 4.5
milyon sivil öldü ve yaralandı! 93.000 Kuzey Vietnam askeri
öldürüldü. 638 bin ton bomba atıldı. Milyonlarca insan işkencelerden
geçirildi. On binlerce kadının ırzına geçildi. Fakat Amerika
Vietnam'da tarihinin en büyük yenilgisine uğradı ve bir daha herhangi
bir Üçüncü Dünya ülkesine bu çapta geniş bir askeri operasyon
yapmaktan her zaman çekindi.
Laos-Kamboçya
Laos'ta 1957 ve 1965 yılları arasında hükümetler hızla birbirinin
peşi sıra gelip gitti. Sorunun kaynağı ise Pathet Leo adlı solcu bir
grubun hükümete ortak olabilecek güçte bir oy potansiyeline sahip
olmasıydı. CIA 1960'da Pathet Leo kuvvetlerine saldırı amacıyla,
paralı askerlerden 40 bin kişilik bir ordu kurdu fakat Pathet Leo bu
büyük güce direnebilecek halk desteğine sahipti. Amerika 1965'ten
1973'e kadar bu desteği yoketmek amacıyla Laos'a iki milyon tonu
aşkın bomba attı. Bu İkinci Dünya Savaşı'nda tüm tarafların bile
attığı bombalardan daha fazlaydı. Pentagon Laos'ta savaşını gizli bir
şekilde yürüttü ve bu olaylar dünyanın pek dikkatini çekmedi. 1975
yılında ise Pathet Leo Laos'ta iktidara geldi.
Kamboçya'nın durumu ise daha trajikti; Amerikan müdahalesini haklı
çıkaracak bir komünist tehdit bulunmuyordu ülkede. Kamboçya'nın
başında bulunan Prens Şihanuk'un özen gösterdiği tek amacı, Vietnam
savaşına bulaşmamak ve tarafsızlık politikasıydı. Fakat komünizme
karşı cihada katılmadığı için 1970 yılında Pentagon kuklaları
tarafından devrildi. Kamboçya ise bu olaylarla birlikta hızla savaşın
içine sürüklendi. 1969'dan 1975'e kadarki dönemde Amerikan
bombardımanları yüzünden 600.000 Kamboçyalı öldü. 1975 yılında ise
halkın ayaklanmasıyla Kızıl Kmerler iktidara geldiler. Doğal olarak
Amerika Kızıl Kmerlerden hoşlanmıyordu ve tüm dünyada Kamboçya'ya
karşı bir karalama kampanyası başlatıldı. Kızıl Kmerler'in idam
ettikleri insan sayısının üstüne kıtlıktan ölenler bile dahil
edilerek Kamboçya terörist devlet ilan edildi oysa tek suçu Amerikan
emperyalizmine boyun eğmemekti.
Endonezya
Amerika için Asya'da gelişmekte olan ulusal bağımsızlık hareketleri
ve devrimler son derece tehlikeliydi. Domino etkisi teorisine göre
Çin'den sonra bölgede başarılı olacak ikinci bir devrim tüm ülkelerin
domino taşı gibi devrilmesi ve Uzak Asya'nın kızıl düşmana teslim
olması anl***** geliyordu. Bunun anlamı emperyalizmin koskoca bir
coğrafyadan kovulması demekti. Dolayısıyla domino taşlarının
devrilmesi ne pahasına olursa olsun engellenmeliydi.
Amerikan emperyalizminin bu doktrin doğrultusunda Asya'daki en önemli
hedeflerinden biri Endonezya'ydı. 1945'te bağımsızlığını ilan eden
Endonezya'ya Hollanda bu kararı engellemek için müdahale etti. Ancak
ulusal önderleri Ahmet Sukarno'nun liderliğinde 1949'da Endonezya
bağımsızlığını ilan etti ve son Hollanda birlikleri başkent
Jakarta'yı terketti.
Bundan sonra Sukarno iktidarı ülke içerisinde antiemperyalist ve
demokratik bir siyaset yürüttü. Hollanda işletmelerine el kondu.
Endonezya'nın yüz yıllardır süren plantasyon ekonomisini ve sömürge
düzenini değiştirmeye yönelik adımlar atıldı.
Sukarno ülke içerisinde ilerici ve devrimci güçlerin koalisyonunu
kurdu. Baş destekçilerinden biri ise Endonezya Komünist Partisi'nin
(EKP) lideri Aidit'ti.
Endonezya bu yıllarda Üçüncü Dünya ülkelerinin bağımsız kalkınma
olanaklarını güçlendirmek ve Asya - Afrika halaklarının birliğini
güçlendirmek için kurulmuş olan Bandung Konferansı'nın fikir babalığı
ve öncülüğünü yaptı.
Tüm bunlar emperyalizmin Endonezya'ya kin kusmasına yetti. Eylül
1963'te Endonezya parçalandı ve Malezya Federasyonu kuruldu.
Sukarno'nun yeni sömügeciliğin örgütü olarak adlandırıldığı bu
federasyon BM tarafından tanınca Endonezya 1965 yılında BM'yi
protesto etti ve BM'den ayrıldı.
Ancak bu ABD için yeterli değildi. Endonezya ülke içinde köklü bir
toprak devrimine ve değişime yönelmekteydi. Koalisyondaki yasal EKP
üç milyon üyesi ve 20 milyonu bulan sempatizanı ile dünyadaki en
güçlü üçüncü komünist partisi konumuna gelmişti. 30 Eylül 1965'te
General Suharto Amerikan destekli bir darbe düzenledi. Darbe ülkeyi
tam bir kan gölüne çevirdi.
Daha sonra CIA'nın ağzından kaçırdığı gerçek bu kan gölünün bir
numaralı sorumlusunun ABD olduğunu gösterdi. Tam 800 bin yurtsever
CIA tarafından hazırlanıp, Amerikan büyükelçiliği kanalıyla cuntaya
verilen liste doğrultusunda katledildi.
20. yüzyılın bu en kanlı cunta yönetimi EKP'yi tamamen siyaset
sahnesinden sildi. Aidit bu katliamın kurbanlarından biriydi. Sukarno
1970'e kadar göz hapsinde kaldığı evinde öldü. Suharto'nun Amerikancı
diktatörlüğü on yıllarca sürdü. Eskiden Asya'da ilericiliğin
kalelerinden olan Endonezya bugün halen yoksullukların ve kargaşının
ülkesidir.
İran
1953 yılında İran'da iktidarda olan ilerici eğilimli ve BP'yi
ulusallaştırarak emperyalizmin öfkesini üzerine çeken Musaddık;
CIA'nın örgütlediği bir darbeyle devrildi. Yerine Şah Rıza Pehlevi
getirildi ve hemen İran'da uluslararası petrol konsorsiyumu kurularak
İran petrolleri İngilizler ve Amerikalılar arasında paylaşıldı. Fakat
İran halkı Şah'a karşı ayaklandı ve Şah ülke dışına kaçtı. Yılmayan
CIA, Şah yanlısı gösteriler düzenlerken bir yandan da Musaddık'ı
uzaklaştırmak için Tahran sokaklarında tanklarla yüzlerce kişiyi
öldürttü. Fakat bu sadece kıyımın görünen kısmıydı. Esas olarak CIA,
Şah'ın askeri gücü SAVAK'ı eğitti ve SAVAK İran'da binlerce Şah
karşıtını işkencelerden geçirerek öldürdü. Bu dönemde daha sonra
kurulan İran komitesine göre SAVAK tarafından 3789 kişi öldürüldü ve
yine bu dönemde İran'da toplam 10.000 Amerikalı 'danışman' vardı.
1978'lere gelindiğinde Şah'a karşı protestolar gittikçe
şiddetleniyordu; doğal olarak baskılarda artıyordu. Amerika ise Şah'ı
iktidarda tutabilmek için milyonlarca dolar harcıyordu. 1979 ve 1980
için imzalanan anlaşmalar 12 milyar dolar değerinde silah teslimini
öngörüyordu. Fakat tüm bu çabalara rağmen binlerce mücadelecinin
yaşamını feda ettiği güçlü gösteriler ve grevler sayesinde İran halkı
Şah'ı ve Amerikan emperyalizmini yendi; başlarında ise Ayetullah
Humeyni vardı.
İran İslam Cumhuriyeti'nin ilanından sonra ABD ülkedeki durumun
dengesini bozmak, yobazlığı kışkırtmak ve suikastler örgütlemek için
çabalarını sürdürdü. İran yapılan tüm askeri anlaşmaları geçersiz
ilan etti ve bir bir tüm sanayileri ulusallaştırmaya başladı. 1980'li
yıllarda Amerika'nın İran'da suikastlerinin artması sonucu iki ülke
arasındaki gerginlik tırmandı.
Bugün; Amerika'nın 1953 darbesi ve ardından yapılan zulümler
olmasaydı, İran'ı yöneten aşırı köktendinci rejimin halk desteği
bulamayacağını tespitini yaparsak yanılmış olmayız.
AFRİKA
Herhalde hiçbir dünya halkı Afrika halkları kadar bahtsız değildir.
Daha 18. yüzyılda hâlâ kabile düzeninden kurtulamamış olan siyah
derililer, kendilerinden kat kat daha güçlü Avrupalılar tarafından
köleleştirilmeye başlandılar. Bu dönemde dünyada büyük bir köle
ticareti ortaya çıktı ve bu kölelerin büyük çoğunluğu Amerika
kıtasına, plantasyonlarda çalıştırılmaya ***ürüldü. Yarısı yollarda
beyazların getirdikleri hastalıklardan ve kötü koşullardan öldü,
diğer yarısı da yolda ölmeyi tercih edecek kadar iğrenç çalışma
koşullları altında Amerika'da... Pamuk tarımında köle emeği o kadar
büyük kârlar getiriyordu ki; 18. yüzyılın sonunda kölelerin sayısı 1
milyondan azken, 1850'de 3 milyon iki yüzbine çıktı. Siyah derililer
sadece bu kölelik çağında değil, kölelik kaldırıldıktan sonra ve 20.
yüzyılda da ırkçılıkla ve Amerikan terörizmiyle karşı karşıya
geldiler.
Afrika kıtasında kalan siyah derililer ise topraklarının beyaz
adamlar tarafından vahşice alınması ve yeraltı zenginliklerinin
yağmasıyla karşı karşıya kaldılar. Amerikalılar düşman kabileler
arasında savaşlar çıkararak tüm taraflara silah satıyordu ve her yeni
savaş Amerikan malı silahlara yeni pazarlar açıyordu...
Güney Afrika
ABD'nin sömürdüğü ve denetim altında tuttuğu her yerde güçlü bir
jandarma devleti olduğu gibi Afrika'da da olmak zorundaydı ve bu rol
Güney Afrika apartheid rejimine biçilmişti. Güney Afrika'da
Amerika'nın birçok askeri üssü bulunmakta ve iki devlet arasında
birçok askeri ve mali anlaşma yapılmış bulunmaktaydı. Tüm bu üslerin
dışında Güney Afrika rejimine her yıl milyonlarca dolar silah ve
mühimmat yardımı yapılmaktaydı. Bundaki tek amaç ise Afrika Ulusal
Bağımsızlık hareketlerine karşı mücadele aracı olan ülkeyi yerinde
tutmaktı.
Güney Afrika apartheid rejimi uzun yıllar boyunca Afrika'daki pek çok
ülkeye CIA denetiminde müdahaleler gerçekleştirdi; Kongo'dan
Namibya'ya, Zimbabve'ye vb... Kendi içinde ise ırkçı rejime karşı
protestolarını güçlendirenlere karşı Vitkommando adlı aşırı sağ örgüt
kuruldu.
Kongo-Zaire
Kongo 1960 yılında halkının büyük mücadeleleri sonucunda Belçika'dan
bağımsızlığını kazandı. İlk başbakanı ise Patrice Lumumba oldu, fakat
sadece iki ay iktidarda kalabildi. Lumumba, ABD ile Sovyetler
arasında tarafsız bir politika izlemeye çalıştı. Fakat bu CIA'nın
doğal olarak planlarına aykırıydı. Kongo'daki Amerikan işbirlikçileri
ve CIA beraber bir tuzak hazırladılar. Patrice Lumumba; CIA'nın
yardımıyla, hükümetin başına geçen General Joseph Mobutu'nun
askerleri tarafından 1960'ta yakalandı, sorgulandı, işkencelerden
geçirildi ve kafasına kurşun sıkıldı.
General Mobutu o tarihten beri Zaire'yi yönetmekte ve ülkenin maden
zenginliklerini Amerikan şirketlerine peşkeş çekmekte ve tüm bunların
karşılığı olarak Zaire ulusal gelirinin yüzde kırkı ona ve kiralık
katillerine akmakta. Mobutu iktidara geldiğinden beri protesto eylemi
yapan öğrenciler ömür boyu hapisliklere çarptırılmakta, muhalefet
liderleri akıl hastanelerine atılmakta ve basın ağır bir sansür
altında tutulmakta. Fakat tüm bunlara rağmen Mobutu-Pentagon evliliği
tüm kârlılığıyla devam etmekte.
Angola
1975 yılında Portekiz İmparatorluğu çökünce, Afrika'daki sömürgesi
Angola'da iktidar mücadelesi veren üç grup vardı. Bu üç gruptan
tekini ABD'nin müttefiki Zaire destekliyordu, MPLA'yı Sovyetler
Birliği destekliyordu, UNITA'yı ise ABD... 1976 yılında MPLA hareketi
Angola halkı ile birlikte yönettiği mücadelenin sonunda iktidara
geldi. 1977 yılında ise MPLA kendisini İşçi Partisi'ne çevirme
kararını aldı ve sosyalist inşa sürecine girdi. Fakat bu durumu
engellemek için CIA desteklediği sağcı grupları ayaklandırarak ülkeyi
uzun bir iç savaş dönemine soktu. Dünya üzerindeki bütün büyük
ülkeler Angola'nın içindeki gruplardan birini tutmuştu ve iç savaş
büyük ülkelerin birbirlerine güçlerini göstermelerinin bir aracı
haline dönüşmüştü. Tüm bunlara bir de 1981'de Güney Afrika
birliklerinin iki cepheden birden Angola'ya saldırması eklendi. Güney
Afrika'nın havacıları Angola'nın pek çok büyük şehrini yerle bir
ettiler. Angola'da taraflar arasındaki savaş ve Amerikan terörü bugün
de sürmekte. 1976 yılından 1993 yılına kadar 300.000 Angolalı öldü,
80 bini sakat kaldı ve tüm bunlar hiçbir yeraltı veya yerüstü
zenginliği bulunmayan bir ülkede Amerikan emperyalizminin güç
gösterisi için oldu.
Afrika'da tüm bunların dışında pek çok ülke birbirleriyle Amerikan
emperyalizminin çıkarları doğrultusunda savaşlara giriştiler. 1960
yılında Etiyopya ile Somali arasında sınır anlaşmazlığından savaş
çıktı. 1977 yılında yine bu iki ülke birbirleriyle savaştılar. Bu
arada Güney Afrika Namibya'yı yasadışı bir şekilde işgal etti.
İşgalin etkisiyle Namibya'da SWAPO halk örgütünün askeri ve politik
etkinlikleri hızla artmaya başladı ve halkın bu mücadelesi SWAPO'nun
Dünya Bağlaşık Olmayan Ülkeler Hareketi'ne tüm haklarına sahip bir
üye olarak girmesiyle hızlandı. Güney Afrika'nın kullandığı tüm
biyolojik silahlara ve baskılara rağmen ne SWAPO ne de Namibya
Kurtuluş Ordusu ortadan kaldırılabildi. Bu sırada Güney Afrika
Mozambik'i de işgal etti. 1980 yılında Mozambik'te, görevi hükümeti
sarsmak olan bir CIA casusluk ağı ortaya çıkarıldı. 1984 yılında
Amerika'nın 'sadık müttefikleri' Zaire ve Fas, Amerika'nın çıkarları
doğrultusunda Çad'a müdahalede bulundular ve Batı Sahra'yı işgal
ettiler...
ABD tıpkı Latin Amerika'da olduğu gibi Afrika'da da anti-emperyalist
hükümetleri devirmek için para ve silah sağlamakta ve Amerikan
tekellerinin çıkarlarını kollamaya hazır insanları iktidara
getirmekte.
ARAP ÜLKELERİ
ABD önemli hammadde kaynaklarına sahiptir ama onları gelecek için
korumayı yeğler ve işgücüne çok düşük ve gülünç ücretler ödediği
gelişmekte olan ülkelerin hemen hemen tüm hammaddelerini ithal etmeyi
ilke olarak benimser. 1973 yılında Arap devletleri İsrail'i tutan
ülkelere petrol ihracatını azalttı ve dolayısıyla petrol fiyatları
gelişmiş ülkelerde arttı. ABD bundan Avrupa ülkeleri gibi zarar
görmese de Arap ülkelerini üstü kapalı bir şekilde tehdit etmekten
geri durmadı.
23 Eylül 1974'te Başkan Ford saldırgan terimler kullanarak Arap
ülkelerini uyardı; ...zararların büyüklüğünü kimse önceden göremez,
ne de bazı ulusların insanlık yararına olan, doğal verilerini
diğerleriyle paylaşmayı kabul etmemesinden doğabilecek kötü sonuçları
hesaplayabilir. Gezegenimizdeki hammadde kaynaklarının eşit olmayan
dağılımı nedeniyle, ülkeler savaş ve işbirliği arasında seçim yapmak
zorundadır. Amerikalılar Hint Okyanusu'nu kontrol etmek amacıyla
1949'da İngilizler'den Bahreyn Adası'ndaki hava ve deniz üssünü
kullanma hakkını aldılar. Sonra da Güney Afrika'da, Umman Denizi'nde
Massirah Adası'nda, aşağı Hint kıtasındaki bazı limanlarda ve
Avustrulaya' nın güneyinde destek üsleri kurdular. Tüm bu destek
noktalarının ortak bir birleştirme merkezi olarak da Hint
Okyanusu'nun ortasındaki Diego Garcia Adası'na yerleştiler.
O zamandan beri, ABD uçak gemileri ve füze taşıyan denizaltılar da
içinde olmak üzere, ABD filolarına destek noktası hizmeti gören güçlü
bir deniz üssü kuruldu. Ayrıca adaya atom bombası taşıyan uçakların
gelebilmesi amacıyla çok büyük bir havaalanı yapıldı. Tüm bunlar Hint
Okyanusu'nu ve Arap ülkelerini, petrol ticaretini denetlemek amacıyla
yapıldı.
1956'da Süveyş Kanalı Nasr tarafından ulusallaştırıldığı zaman
İngiltere ve Fransa gelişmiş savaş aletleriyle Mısır'ı topa tuttu.
Arap halkları işte o zaman emperyalist sömürüden kurtulmanın ve tek
bir birlik olmanın gerekliliğini anladılar. 1956'da yurtsever Araplar
Suudi Arabistan petrollerini Amerikan rafinerilerine aktaran
Ortadoğu'nun en uzun petrol boru hattını havaya uçurdular.
Arap dünyasında karışıklıklar 1958'de doruk noktasına ulaştı. Lübnan
halkı faşist ve Amerika'nın kuklası olan hükümete karşı ayaklandı ve
Lübnan Başkanı ABD'den yardım istedi. ABD'nin Lübnan'a müdahale
kararı almasından birkaç saat sonra, uzun yıllar boyunca
diktatörlükler tarafından yönetilen Irak halkı, Kral 2. Faysal'ı
devirdi ve infaz etti. İşte tüm bu olaylar üzerine Amerikan Başkanı
Eisonhower ABD'nin komünizme karşı olmak için hangi ülkeye olursa
olsun müdahale etme hakkını benimsediği yeni bir doktrin ilan
etti. Komünist denilenler de ulusalcı, anti-emperyalist politikalar
izleyen Üçüncü Dünya ülkeleriydi. 1958'de İngilizler Irak' ı
bombalarken Amerikan deniz piyadeleri de anti-komünizm adına yeni
doktrin uyarınca Lübnan'a çıktılar. Gerçek amaç ise Lübnan'ı ve
Irak'ı petrol şirketlerinin kontrolü altına sokmak ve diğer ezilen
ülkelere örnek olmalarını engellemekti.
ABD 1979 yılında Ortadoğu'daki petrol teslimatını korumak için
İsrail, Mısır ve Suudi Arabistan arasında bir barış anlaşması
imzaladı. Bu barış anlaşmalarına ise başta Filistin Kurtuluş Örgütü
olmak üzere bütün Arap devletleri protesto seslerini yükselttiler.
Aynı dönemde İsrail ABD'den F-16 ve F-18 avcı uçaklarının alımını
arttırdı. ABD Mısır Başkanı Sedat'a 1.5 milyar dolar kredi verdi.
İsrail ise 3 milyar dolarlık kredi ve savaş malzemesi aldı. Suudi
Arabistan da müttefiklerinden geri durmadı ve 1979'da ABD'den buraya
bir düzine F-15 ve 300 uzman geldi. Amerika'dan alınan bu silahlar,
tüm dünya tarafından biliniyor ki, Filistin halkına ve boyun eğmek
istemeyen Arap ülkelerine karşı kullanılmak üzere alınmıştır.
Afganistan
Afganistan 1979'daki Rus işgalinden önce tıpkı diğer Üçüncü Dünya
ülkelerindeki gibi Amerikan yanlısı bir diktatör tarafından
yönetiliyordu. Bu diktatörlük ülkesini CIA'nın Sovyetler'i izlemek
amacıyla kurduğu Amerikan radar istasyonlarına açtı. 1979'da ise
Rusya Afganistan'da öldürülen danışmanlarını bahane ederek
Afganistan'ı işgal etti. Sovyetler Birliği, Afgan halkının tepkisini
hesaba katmadan, sözünü dinleyen işbirlikçi bir rejim kurdurmaya
çalıştı. Zaten ülkesi Rusya tarafından işgal edilen Afgan halkı,
işgale karşı direnirken diğer yandan Pakistan'da konuşlanmış olan ve
CIA tarafından modern silahlarla donatılan gerilla grupları da işin
içine girince Afganistan savaş alanına döndü ve olan yine Afgan
halkına oldu. 10 yıllık savaş bittiğinde 1 milyon insan ölmüştü.
Sovyet işgali kalktıktan sonra Afganistan'da CIA'nın yetiştirdiği
gerilla grupları birbirleriyle hakimiyet savaşına girişmişlerdi ve bu
savaşı Talibanlar kazandı. Zamanında Amerikanlar tarafından
yetiştirilen ve Ruslara karşı kullanılan Talibanlar bugün ABD
karşısında durmaktadırlar. Ve en son Amerikan emperyalizminin simgesi
olan yerlerin yıkılmasından sonra Amerika, Taliban Afganistanı'na
müdahale hazırlığındadır.
Filistin
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 29 Kasım 1947'de biri Arap biri
Yahudi olmak üzere iki ayrı devlet kurulmasına karar verdi. Bu
kararın verildiği 1947'den bir yıl sonra İsrail Devleti resmen
kuruldu; bu sırada İsrail Filistin'in dörtte üçünü işgal etmişti.
İsrail işgali altına giren bölgelerde yaşayan Filistinlilerin sayısı
altı ayda 950 binden 138 bine indirildi. Bunların büyük bölümü
öldürülmüş, yerlerinden edilmiş ya da İsrail teröründen kaçmışlardır.
Tüm bu süre içinde ise Amerika'nın iki milyon nüfuslu İsrail'e
verdiği yardım 7 milyar dolara yakındı. Oysa aynı dönemde Marshall
yardımı ile 200 milyon nüfuslu Batı Avrupa'ya verdiği yardım 13
milyar dolardı.
Amerika'nın Ortadoğu'daki politikası 40 yıldır hep aynıdır; daha
fazla toprak kontrol edebilmek için İsrail'i kullanmak. ABD ile
İsrail arasında her zaman politik, askeri ve ekonomik, işbirliğine
dayalı bir anlaşma vardı. Camp David'de Amerikalılar ve İsrailliler
arasında yapılan anlaşmalar uyarınca Amerika İsrail'e 5 milyar dolar
para yardımında bulundu. İsrail ise 1980'de Kudüs'ü başkent olarak
ilan etti; bu eylem Arap ve İslam uluslarına savaş ilan edilmesiyle
aynı anlama geliyordu. İsrail'in yayılmacı politikası uyarınca
1981'de on yeni askeri yerleşim merkezi inşa edilmeye başlandı ve
bunlarla birlikte işgal edilen topraklar üzerinde bunların toplam
sayısı 84'e çıkarıldı.
1967 ve 1973 yıllarında yaşanan iki Arap-İsrail savaşında İsrail daha
çok Arap ve Filistin toprağını işgal etti. Sonuç, bölge halkının
vatanlarından kovulmasıydı. Bu tutumun esas amacı Arap topraklarına
mümkün olduğu kadar çok sayıda Musevileri yerleştirmek ve böylece
yerli nüfusun bu topraklara geri dönüşünü bir olasılıkla
kolaylaştırabilecek anlaşmaların yapılmasını önlemekti.
1982 yılında 100 bin Filistinli İsrail tarafından işgal edilen
topraklarda tutuklandı. Aynı yıl ABD emperyalistleri ve İsrail,
Lübnan'a müdahale etti. Beyrut'u işgal eden Ariel Şaron komutası
altındaki İsrail birlikleri, Hıristiyan falanjist eylemcilerle
birlikte 10 binlerce sivili katletti. Bunların önemli bir bölümü
Filistin'den kaçarak mülteci kamplarına sığınmış olan kadın ve
çocuklardı.
1987 yılında İsrail işgali altında Batı yakası ve Gazze'de başlayan
ve İsrail'in bir türlü bastıramadığı halk ayaklanması; yani dünyada
bilinen adıyla İntifada 1988 yılında FKÖ'nün Bağımsız Filistin
Devleti'nin kuruluşunu ilan etmesini kolaylaştırdı.
Bugün hâlâ İsrail adım adım Filistin ve Ortadoğu'yu işgal etme
politikasını uygulamakta; baş destekçisi Amerika ise Arap dünyasının
tepkisini çekmemek için ılıman bir tavır alır gibi görünürken alttan
alta İsrail'e askeri yardımlarını sürdürmekte. İsrail 1991 Oslo
görüşmelerinden itibaren başlayan barış sürecini Filistin'i işgal
etmek ve halkı katletmek için kullanmaya devam ediyor. Ve tabii ki
yanında bir numaralı destekçisi ABD yer alıyor.
Irak
Emperyalizm, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Orta Doğu'nun haritasını
çizerken o günkü politik çıkarlarına göre, böl ve yönet anlayışıyla
ufak ve güçsüz devletler oluşturdu. Amaç tamamen Orta Doğu'daki
hegemonyayı korumaktı. Fakat bu çizilen haritada oluşan ülkeler
petrol konusunda aynı şansa sahip değillerdi. Örneğin Ürdün'ün
petrolü yokken yanıbaşındaki Irak dünyanın en önemli petrol
ülkelerinden biri oldu. Ve bu durum da bölgede emperyalizm tarafından
yaratılan politik istikrarsızlığı körüklüyordu. Tüm bunlar
yetmiyormuş gibi 1961'de İngiliz emperyalizmi askeri gücünü
Körfez'den çekerken geride bir de çıbanbaşı bıraktı: Kuveyt'e
bağımsızlığını verdi. Bu yıla kadar Kuveyt Irak'ın bir parçasıydı. Bu
olay sonucunda Irak bir kara devleti olmak zorunda kaldı. Ekonomisi
petrole bağımlı olduğu halde bir petrol limanı bile kalmıyordu.
Dolayısıyla petrolünü satmak için bölgedeki rakip devletlerin
topraklarının üzerinden geçirmesi gerekiyordu.
1980 yılında Irak İran'a saldırdığında, Sovyetler Birliği'nin
bölgedeki en önemli müttefiğiydi. Fakat İran'ın bu savaştan galip
çıkması durumunda Orta Doğu petrolleri için çok ciddi bir tehdit
oluşturacaktı ve aynı zamanda radikalizminin Orta Doğu'ya
yayılmasının önünde engel kalmayacaktı. Bu sebeplerden ötürü Amerikan
emperyalizmi bu savaşta tüm güçleriyle Irak'ı destekledi.
1985-1990 yılları arasında, ABD Kongresi, toplam 1.5 milyar doları
bulan Irak'a askeri malzeme yardımını onayladı. Kongre'nin bu
yardımının dışında Amerikan şirketleri de Irak'a pek çok mühimmat
yolladı. 1987 yılında İran, Körfez'i kapatıp Irak petrolünün çıkışını
engellemek tehdidini savurunca Amerikan donanması Basra Körfezi'nde
İran petrol platformlarını bombaladı. 1988 yılında da donanma tekrar
bu platformları bombaladı, iki İran fırkateynini vurdu ve 6 İran
savaş gemisini batırdı. Amerikan emperyalizmi 1988 yılında savaş
bitene dek Irak'tan yana tavrını korudu. Dünyanın büyük çoğunluğuna
göre bu uzun süren savaş sonuçsuz bitti; oysa savaş sayesinde anti-
emperyalizmin ve bağımsızlıkçılığın yerini bölge ülkelerinin
boğazlaşması aldı.
1990 Temmuzu'nun son haftasında Saddam Hüseyin, Kuveyt'i ve daha az
ölçüde de Birleşik Arap Emirlikleri'ni, aşırı petrol üreterek
fiyatları düşürmekle suçladı ve tehdit etti. Bu iki ülke; tehditin
ciddiyetini görerek fiyatların yükseltilmesini kabul etti. Bu olay
Orta Doğu petrolleri üzerinde yeni bir statükonun oluşabileceğini
gösterdi ve Pentagon Irak'a müdahale planları yapmaya başladı.
Kamuoyu desteğini ise, uygar dünyaya petrol akışı tehlikede ya
da petrol fiyatlarının artışı ekonomik yıkımdır gibi söylemlerle
sağlamaya çalıştı. Tam da bu sırada Irak, Kuveyt'i işgal etti ve bu
yeni bir Orta Doğu krizini beraberinde getirdi. Amerika işgal olayı
üzerine Irak'a havadan ve karadan savaş başlattı; bu müdahalede
toplam 200 bin Iraklı öldürüldü. Savaş sonrasından günümüze kadarsa
Amerika; yaptığı hava saldırılarıyla ve uyguladığı ekonomik
ambargosuyla 1.5 milyon Iraklı'nın ölümüne sebep olmuştur.
Yunanistan
Yunanistan'da da her yerde olduğu gibi Amerika, gerici ve halk
üzerinde büyük baskısı olan diktatörlere destek oldu.
İkinci Dünya Savaşı'yla faşizme başarıyla karşı koyarak halk
tarafından desteklenen sol hareket EAM'ı (Ulusal Kurtuluş Cephesi)
ezmek için kararlı olan İngiltere'nin yardımına koşmakta hiç tereddüt
etmedi. Amerika'nın İkinci Dünya Savaşı sonrası başlayan Soğuk Savaş
döneminde dış politikası olacak olan Truman Doktrini işte
Yunanistan'a bu müdahale öncesi ABD başkanı Truman tarafından dile
getirildi; Silahlı bir azınlık ya da dış baskılarla boyunduruk
altına alınmaya karşı koyan özgür halkları desteklemek...
İşte bu iyi niyetlerle Amerika Yunanistan'a müdahale etti.
Müdahalenin kılıfı ise çoktan hazırdı. Pentagon uzmanları tarihi yine
kendi çıkarları doğrultusunda baştan yazarak, 1941-1944 yıllarındaki
gerillacıların Stalin'in denetimi altında, onun yayılma politikasının
bir 5. kolu gibi çalışan bir takım teröristler oldukları iddiasını
ortaya attı.
1945'e gelindiğinde İngiliz işgalinden önce ülkenin dörtte üçü zaten
EAM güçlerince Hitler'den kurtarılmıştı. İşgalle birlikte Atina
sokaklarında EAM militanları öldürülmeye başlandı. 1945'e
gelindiğinde Yunan halkının gerçek temsilcisi olan EAM; Yunanistan
topraklarının dörtte üçünü denetimi altında bulundurmasına rağmen
terör eylemlerini ve kargaşalığı durdurmak amacıyla silah bırakarak
hükümetle anlaş
dezenformasyon olmus, mich hakli bende tekrar baktim oyle bir madde yok, sadace sivil toplum orgutleriyle temastan bahsediliyor en sonda, hepsi bu.
copy yaptigim yer nedenini cevaplarsa iletirim ayrica
sagol mustafa
savasa ben sokmiycam kanaria, savas olsun da istemiyorum, akli basinda kimse istemez zaten. simdi sen bana deli mi demek istedin saka saka agresif diyorlar bende dalga geciyorum artik ne icte atisma, ne diste savas hos degil, olan erlere oluyor en bastaki, o erler hepimizin ailesinden olabilir, olmasa bile gencecik canlar olsun kim ister. tam tersi neler oluyor bilelim, gorunenlerin altinada bakalim, kendimizi kullandirtmayalim istiyorum. kerkuk e girmeyelim, iran icin masa olmayalim istiyorum. sen hic savasalim dedigimi duydun mu? savasa sokulursak elbette savasacak insanlar ama cok kotu bisi bu. yakin zamanda savasmadik insanlar unutuyor ancak doguda pkk ile savasanlar bilir, orda bile neler yasandigini. umarim oyle bir seyin icine girmeme kabiliyetini gosterir gene bastakiler ne diyim.
Amerika’da yaşayan bir grup Türk, ABD’yi Guinness Rekorlarına aday göstermeye hazırlanıyor. Grup, 20 Mart’ta Amerika’nın kuruluşu olan 1890’dan bu yana gerçekleştirdiği uluslararası askeri müdahalelerinin sayısının Guinness yetkililerince incelenmesi için girişimde bulunacak.
Guinness rekorları gereğince ABD’nin uluslararası askeri müdahele sayısının diğer ülkelerin gerçekleştirdiği uluslararası müdahale sayısıyla kıyaslanması gerekmekte.
Grup, Guinness yetkilileri tarafından ABD’nin sözü edilen müdahale sayısının bir “rekor” düzeyinde olduğunu yeterli bulması halinde, bu durumun tescillenerek rekortmenlik sertifikasının tüm ABD’yi temsilen Başkan George W. Bush’a verilmesini isteyecek.
Grup, Wisconsin Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olan Zoltan Grossman tarafından resmi verilerden yararlanarak hazırladığı listeyi Guinness’e kanıt olarak gönderecek.
Listeye göre ABD’nin 1890 yılından bu yana uluslararası müdahaleleri şöyle:
Arjantin (1891), Haiti (1891), Hawai (1893), Nikaraguay (1894), Çin (1894-1895), Kore (1894-96), Panama (1895), Nikaraguay (1896), Çin (1898-1900), Filipinler (1898), Kuba (1898-1902), Puerto Rico (1898), Nikaraguay (1898), Samoa (1899), Panama (1901-1903), Honduras (1903), Dominik Cumhuriyeti (1903), Kore (1904-1905), Kuba (1906-1909), Nikaraguay (1907), Honduras (1911), Çin (1911), Kuba (1912), Panama (1912), Honduras (1912), Haiti (1914-1934), Dominik Cumhuriyeti (1916-1924), Kuba (1917), Birinci Dünya Savaşı (1917-1918), Rusya (1918-1922), Panama (1918-1920), Honduras (1919), Guetamala (1920), Çin (1922-1927), Honduras (1924-1925), Panama (1925), Çin (1928-1934), El Salvador (1932), İkinci Dünya Savaşı (1941-1945), İran (1946), Yugoslavya (1946), Uruguay (1947), Yunanistan (1947-1949), Almanya (1948), Filipinler (1948-1954), Puerto Rico (1950), Kore (1951-1953), İran (1953), Vietnam (1954), Guetamala (1954), Mısır (1956), Lübnan (1958), Irak (1958), Çin (1958), Panama (1958), Vietnam (1960-1975), Laos (1961), Kuba (1961), Almanya (1961), Kuba (1962), Panama (1964), Endonezya (1965), Dominik Cumhuriyeti (1965-1966), Guetamala (1966-1967), Kamboçya (1969-1975), Umman (1970), Laos (1971-1973), Ortadoğu (1973), Şili (1973), Kamboçya (1975), Angola (1976-1992), İran (1980), Libya (1981), El Salvador (1981-1992), Nikaraguay (1981-1990), Honduras (1982-1990), Lübnan (1982-1984), Grenada (1983-1984), Libya (1986), Bolivya (1987), İran (1987-1988), Libya (1989), Virgin Adaları (1989), Panama (1989), Liberya (1990), Suudi Arabistan-Irak-Kuveyt (1990-91), Somali (1992-1994), Bosna (1993), Haiti (1994), Hırvatistan (1995), Kongo (1996-1997), Liberya (1997), Arnavutluk (1997), Sudan (1998), Afganistan (1998), Irak (1998), Yugoslavya (1999), Yemen (2000), Makedonya (2001), Afganistan (2001), Irak (2003).
Sadece resmi verilerin kullanıldığı liste ABD’nin kurulduğu 1890’dan bu yana geçen 115 yıl içinde ortalama yaklaşık 100 uluslararası müdahelede bulunduğunu ortaya koyuyor. Bu hesaba göre ABD neredeyse yılda bir kez uluslararası mühadalede bulunuyor.
ABD’nin uluslararası müdahale rekorunu kırması girişiminde bulunan grup, Guinness’e başvurmadan önce internette destek imza kampanyası da başlattı.
20 Mart’a kadar imzaları toplayacak grup, daha sonra Guinness’e başvurma girişiminde bulunacak.
1953/ 18 yas- Atatürk tarafindan 1928 yilinda kurulmus TED Yenisehir Lisesini burslu olarak okudu ve birincilikle bitirdi. Okulun bursuyla kimya muhendisligi okumak uzere ABD'ye gitti.
1956/ 21 yas- ABD Kaliforniya Universitesi,Berkeley Kimya muhendisligi'ni birincilikle bitirdi.
1957/ 22 yas- Massachusetts Institute of Technology'yi ( MIT ) 8 ayda birincilikle bitirerek Yuksek kimya Muhendisi oldu.
1961/ 26 yas- Atom ve molekullerin cok elektronlu kurami ile associate professor ( docent ) ve 50 yildir cozulemeyen bir matematik kuramini bilim dunyasina kazandirdi ve full professor ( profesor ) unvanini aldi.
Bu unvan ile MODERN UNIVERSITE TARIHININ VE YALE UNIVERSITESININ TARIHININ (son 300 yildaki ) EN GENC PROFESORU oldu.
1964/ 29 yas- ODTU ye danisman profesor oldu. Yale Universitesinde ikinci bir kursuye daha profesor olarak atandi. Dunyada yeni kurulmaya baslayan MOLEKULER BIYOLOJI dalinin ilk birkac profesorunden biri oldu.(Watson ve Crick sarmal modelindeki dna sarmalinin cozelti icinde o halde nasil durdugunu kesfeden adam - solvofobik kuvvet)Amerikan Ulusal Bilimler Akademisine Uye olarak secildi. Buraya secilen ilk ve tek Turk oldu.
Iki defa Nobel' e aday gosterildi. Defalarca Nobel Akademisinin istegi uzerine Nobel ' e adaylar gosterdi. Dunyanin sayisiz yerinde sayisiz buluslari ve teoremleri ile ilgili sayisiz konferans verdi. Su anda 67 yasinda 26 yasindan beri devam ettigi Yale Universitesinde Moleküler biyoloji ve kimya olmak uzere iki kursude profesor ve son 7 senedir gorev yaptigi Yildiz Teknik Universitesinde ise Kimya dalinda olmak uzere bir kursude Profesor olarak gorevini surduruyor.
...Ben baktim , Turk Bayragi, Atatürk karsimda, cam çerceveli oldugu icin bayragin ustunde kendi yansimami goruyorum. Icimden yemin ettim, dedim ki:
Gidecegim ve orada soz sahibi olacagim, ondan sonra gelip o namussuzlarla burda ugrasacagim. O zaman anlamistim ki burada kalirsam Amerika'nin kolesi olurum, oraya gidersem Amerika'nin efendisi olur, buraya gelip onlarla daha rahat mucadele ederim. Ve iste bizi gonderdiler...
...Hicbir zaman Amerikan vatandasi olmayi dusunmedim. Aklimdan dahi gecmedi. Ben atalarimdan beri Turk kimligimle varim. Ne yaptiysam o sayede yaptim. Ona buna yaranayim diye degil.Otuz yilda bak milleti ne hale soktular. Simdi de 'aclikla' terbiye ediyorlar. Ayarli basinin kose yazarlarindan biri gecenlerde Avrupa Birligine girmenin yararlarindan diye 'O zaman bu ay yildizli pasaport ile Avrupa kapilarina gitmenin utancindan kurtulacagim ' diyor. Tanri, bu millete acisin...
...Yildiz Teknikte kimyada bir takim hanimlar var beyler var, profesor, docent. Disarida da vardir. Burada da var, entrikalar doner, ona buna kostek olurlar. Bir kaci dedikoducu belli odama geliyorlar. Herkeste dahili telefon var. Ankara'ya bile telefon edemiyorsun, bilgisayardan baglanamiyorsun.
Bolum baskanlarinin telefonlari vardi , onlar da benim yanimda ya. Suraya bir telefon bulun bari dedim. Bilgi cagindayim diyorsunuz daha telefon cagina gelmemissiniz diyorum. Bilgisayara telefonu baglayamiyorsun. Internet yok. Uc dort yil baglanti kurulmadi.Huseyin Afsar'a (bolum baskani) bari bir telefon bulun dedim. Bana direk telefonundan paralel hat cektirdi. Bazen o yokken ariyorlar, telefonu acip sekreteriyim diyorum. Bolumde iki tane merakli hanim var, ortalikta dolasip dedikodu yapiyorlar. Bunlar bir gun odama geldiler o sirada da telefon caldi. Bu ne dediler. Ben de saf saf telefon dedim. Ertesi gun geldim, makas attirip kestirmisler, koridordan teli kesmisler. Ben de zannediyorum ki, ben bunlar icin firsatim, oyle konular var ki dunyada herkes gelmis, Yale'de benden ogrenmis; Rusya'sindan, Dogu blokundan, Avrupasindan. Ben ayaklarina gelmisim, yeni birsey ogrenin, yapin. Yok.Ozel ders actik, yepyeni seyleri dunyada ilk defa anlatiyorum, disarda herkesin benden ogrenmek istedigi seyleri Turkiye'de Turkce anlatiyorum. Alakasi olmayan, fizikten matematikten insanlar geliyor, asil gelmesi gerekenler yok!..
... ABD icinden cok gocmus bir ulkedir, tabii pat diye gocmez, arada bir canlanir, tekrar bir seyler olur ama icinden cok zayif taraflari vardir. Dunyada en buyuk borcu olan devlet mesela. Ic ve dis. Ama bir devingen tarafi vardir, arada birsey cikarirlar bir sene oyle idare ederler, sonra yine inise gecerler. Oyle pek gorundugu gibi bir guc degildir..
...GENCLER, Turkiye' de adet haline gelmis gostermelik islerden kacinin. Sirf universite bitirdi desinler diye, ananiz babaniz Amerika'da mastir yapti diye ogunebilsin diye yuksekogrenime gitmeyin. Sonunda ancak kendinizi kandirirsiniz. Temel gayeleriniz, kendinizin ufak cikarlari otesinde, kendiniz disinda, bu ulke, bu ulus, Turk dunyasi, Avrasya, insanlik icin olsun. Yuksek hedefleriniz icin calisin. O zaman, kendi durumunuz da kendiliginden duzelecektir. Maddiyat ile maneviyati dengeleyin.
Formulunuz 'bilim' + 'gonul'dur. Bu iki kanadin biri eksik olursa ne kendinize ne de insanliga hayriniz dokunur. Gundelik siyaset, cikar gruplari, disardan gudumlu gizli veya acik cemiyetlerden uzak durun.
Ataturkun dediklerini bol bol okuyun, onlari iste bu gunler icin demis, yazmis. Turkiye'nin serefli, refahli,itibarli ve bagimsiz gelecegi icin Ataturk yolumuzu cizmistir. Dis ulkelerden, onlarin yerli kuyruklarindan medet ummayin. Gayeleri bize yardimci olmak degil, Turk adini tarihten silmektir. Dunyanin neresinde olursaniz olun, kimliginizi, Turk dilini, Turk tarih ve kültür bilincini, binlerce yillik gelenegini kaybetmeyin.
Dis ulkelerde ne kadar kimliginizi korursaniz yabancilar da size o kadar itibar edecektir. Baskasini taklit etmeyin. Kendi yolunuzu cizip azimle yuruyun.O zaman herkes sonradan sizi taklit edecektir. Egitimde once bir meslek gercek bir beceri bir altin bilezik sahibi olmaya bakin. Ne yaparsaniz yapin en iyisini yapin. Siyasetcinin bilimcinin en kotusu olunacagina tamircinin parmakla gosterilen en iyisi olmak yegdir.
Bulabilirseniz Turk okuluna, egitimin Turkce verildigi okullara gidin. Konulara merak sarin not icin calismayin.
O meslekte yararli olacak bir yabanci dili ogrenin. Bulbul gibi konusup yapancidan ayirt edilemez hale gelmek hic sart degil. Unutmayin ki Turk olmak bir kafa gonul isidir. Turk kulturuyle, diliyle, ata sevgisiyle Turktur. Soy sop meselesi karistirarak, o herseyimizi borclu oldugumuz serefli atalarimizi karalamaya calisan ic dusmanlarin kitaplarina, yaygaralarina kulak asmayin.
Kultur genleri, irk genlerinden daha onemlidir. Vatani, milleti icin her turlu fedakarliga hazir bir taban gerekiyor. Bu taban son elli yilda hayli eritilmis, kafasi, gonlu karistirilmis, birbirine dusen kesimler, disa bagimli sahte aydinlar,icinde vataninin gelecegini dusunmeyen, daha da acisi vurdum-duymazlasmis kalabaliklar olusturulmustur. Bu durumda gercek bir onder cikabilse bile basarili olma sansi pek azdir. Simdi yapilacak is hizla bu toplumun yeniden kaynasmasina,bilinclesmesine, vatanini, milletini kendisinden once dusunen insanlarin cogalmasina onayak olmaktir. Turkiyeyi tekrar Kuvayi Milliye ruhu, Ataturk ruhu kurtaracaktir...
OKTAY SINANOGLU, kimdir bu adam ?
...bizi 17 yasimizda apar topar zorla Amerikaya gonderdiler; cirkin bir gaye ile, 'devsirme' olalim diye gonderdiler; cok sukur olmadik!.. diyen adam bu. Amerikanin tepesine oturan, dunya bilim cevrelerinin pesinde kostugu adam bu. Dokuntulerini toplayanlarin Nobel aldigi adam bu iste.
Isaret ettiginin Nobel aldigi adam bu iste. Yale Universitesini, Amerikayi alt ust etmis, modern universite tarihine adini yazdirmis adam bu iste.
Bu adam bizim. Bu adam bizi dusunuyor, bizi sayikliyor geceleri uyuyamiyor ulkesi icin insanlari icin ve biz bu adami tanimiyoruz.
Cunku tanimamiza izin vermediler.
Bu adama 10 kere hakettigi halde Nobel bile vermediler cunku bize gereken bir kivilcimdi bu.
Goreceksiniz ki istediginiz kivilcim orda var.
Goreceksiniz ki hala ve herzaman bu ulke icin gercekci bir umut var.
Goreceksiniz ki ne varsa bizde var, ruh var, gonul var, gorunmeyen bir bag var. Onlarda olmayan bir sey var, sonradan kazanilamayacak birseyler var.
...Goreceksiniz ve uzuleceksiniz, ne yurtseverler var bizden; ne dahiler var...Ne sesi var ne sedasi var...
Canim Turkiyem, donuyla birlikte bes para etmez, sefil sozum ona mankenlerin hayatini ezbere bil ama Oktay Sinanoglu'nu tanima. Canim Turkiyem, televoleyi kacirma, Ünlüler çiftligini kaçýrma ama bu adami kacir!
Canim Turkiyem, pastanelere patiseri, lokantalara, restaurant, magazalara shop yazmaya devam et. D&R yaz sonra da Tarzanca iletisim kurulamaz ingilizcenle dienar diye oku.
Canim Turkiyem, tepeden tirnaga, sat, ulkeni,dilini, degerlerini sat, kendi degerlerini asagila, nasil olsa onlarinki daha iyidir. Sana laf edene ise fasist de, milliyetci de, sagci de solcu de, komunist de,dinci de, de oglu de. Ama sakin YURTSEVER deme !
Bu e-postayi yollayabildiginiz kadar kisiye yollarsaniz, benden 1 kurus alamazsiniz. Sansinizin bundan sonra acilacagini da garanti edemem. Yolladiginiz adam basina amerikan dolar? da alamazsiniz.
Bizler bu ulkenin son sansiyiz.....
Dr. Erkan DANACI TUBITAK UME RF ve Mikrodalga Lab. (ESL)
Bookmarks