PDA

Tüm Versiyonu Göster : SAGLIGIMIZ



Sayfalar : 1 [2] 3

MAZI
06 09 2005, 17:00
<a target=new href=http://www.vatangazetesi.com.tr/root.vatan?exec=haberdetay&tarih=06.09.2005&Newsid=60005&Categoryid=7]İki ilaçlı yeni tedavi kalp riskini yüzde 65 azaltıyor[/url]

Saygın İngiliz tıp dergisi The Lancet önceki gün internet sitesinde kalp hastalığı riskini yüzde 65 azaltan yeni bir tedaviyi haber verince hem basın hem de otoriteler harekete geçti

Saygın İngiliz tıp dergisi The Lancet önceki gün internet sitesinde kalp hastalığı riskini yüzde 65 azaltan yeni bir tedaviyi haber verince hem basın hem de otoriteler harekete geçti. İngiltere'nin Daily Telegraph, Times gibi saygın gazeteleri araştırmayı manşetlerine taşıdı. İngiliz Sağlık Bakanlığı ise acil olarak araştırmayla ilgili bir masa kurdu ve tedavinin devlet hastanelerinde tavsiye edilip edilemeyeceğinin incelenmesini istedi. Zira 19 bin kişinin katıldığı araştırmanın sonuçları daha öncekilerin hepsinden daha etkili bir tedaviyi müjdeliyor.

Araştırmada kalp hastalığı riski taşıyan
40-79 yaş arası kişilerin bir kısmı Atenolol, Thiazid ve Diüretik gibi maddeler içeren eski tansiyon ilaçlarını, bir kısmı ise Amlodipine adlı yeni ilacı denedi. Üçüncü bir gruba ise Amlodipinin yanı sıra Statin adlı kolesterol düşürücü ilaçlar da verildi.

İşte bu üçüncü gruptaki kişilerin kalp krizi geçirme riskinin tedavi görmeyenlere göre yüzde 65 daha az olduğu, diğer tedavileri deneyenlere göre ise yüzde 48 daha az olduğu ortaya çıktı. İki ilacın birlikte kullanılması felç riskini de diğer tedavilere göre yüzde 44 azalttı. Ayrıca diyabet hastalığı riski de yüzde 30 azaldı. Yeni ilaçlar tek başına kullanıldığında kalp riskini yüzde 15, felç riskini ise yüzde 25 azalttılar. İlk aşaması 5 yılda tamamlanan araştırmaya ingiltere, irlanda ve iskandinavya'dan 19 bin kişi katıldı. İlk sonuçların ardından araştırma durduruldu ve katılımcıların tam***** amlodipine ve statin kullanmaları tavsiye edildi. Araştırmayı yürüten uzmanlar İki ilacın hayat kurtardığı ortada. Durum böyleyken deney uğruna insanları riske atamazdık dedi.

MAZI
06 09 2005, 17:00
<a target=new href=http://www.vatangazetesi.com.tr/root.vatan?exec=haberdetay&tarih=06.09.2005&Newsid=59704&Categoryid=7]Kemik hastalığında protein mucizesi[/url]

ABD'li doktorlar kemik hastalıklarına karşı devrim niteliğinde bir buluşa imza attı. Genetik bilimiyle geliştirilen bu yöntemde kullanılan protein sayesinde hastalar 2 ameliyatla sağlığına kavuşabilecek

Quinn Sliment 14 ay önce Damak Yarığı (Cleft Palet) hastalığıyla dünyaya geldi. Bu hastalık nedeniyle talihsiz bebeğin dudakları, sağ burun deliğine yapışıktı. St Louis kentinde yapılan ameliyatın ardından talihsiz bebek ilk kez gülümseyebiliyor. Quinn, dünyada olduğu gibi ülkemizde de yaygın olan Damak Yarığı hastalığına karşı geliştirilen yeni bir yöntemle tedavi edilen ilk hasta. Quinn'i, kendisi de bu hastalıkla doğan Dr. Michael Carsten ameliyat etti. Operasyonda ilk kez protez yerine genetik olarak değiştirilmiş bir protein kullanıldı.

Sadece çocuklara
İlk ameliyatı Kasım ayında yapan Dr. Carsten, Quinn'in damağıyla burnu arasına, üzerinde Morfonejik Protein adı verilen bir protein bulunan sünger yerleştirdi. Proteinle zenginleşen hücreler bu süngeri kalıp olarak kullanarak yeni kemik meydana getirdi. Uzmanlara göre bu yöntem sadece ilkokul çağından önce yapılırsa başarılı oluyor. Çünkü bu çağda beden kemik yapısını geliştirmeyi henüz tamamlamış olmuyor. Tıpta devrim yaratan bu buluştan sonra, daha önce 7-8 ameliyatla tedavi edilebilen kemik hastaları 2 ameliyatla sağlığına kavuşacak.

whitesnow
07 09 2005, 17:00
<a target=new href=http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=163544]Fazla sigara içmek kör ediyor [/url]

LONDRA - Sigarayı bırakmak isteyenlere yeni bir bahane: tiryakilik yaşlılıkta gözleri vuruyor.
Britanya körlükle mücadele vakfı 'AMD Alliance' tarafından yapılan araştırma, sigara içenlerin kör olma riskinin içmeyenlere göre iki kat daha fazla olduğunu ortaya koydu. Sigara içenler, yaşlılıkta görülen 'maküler dejenerasyon' rahatsızlığına yakalanma riski altında. Bu rahatsızlık körlüğe dek gidebiliyor. Araştırmacıları, Bulgular sigara ile körlük arasındaki ilişkinin, sigara ile akciğer kanseri arasındaki ilişki kadar ciddi olduğunu ortaya çıkardı dedi. Vakıf, Britanya'da hastalıkların yol açtığı 500 bin körlük vakasından 54 binini sigaradan sorumlu tutuyor.

MAZI
09 09 2005, 17:00
x <a target=new href=http://www.sabah.com.tr/cp/gnc122-20050910-101.html]Soğanlı su için gripten kurtulun[/url]
İsviçreli bitki bilimci Alfred Vogel 94 yıllık hayatını bitkilerin iyileştirici güçlerini keşfe adadı... Soğandan havuca, turptan domatese kadar tüm bitki ve sebzelerin sırları...


Evinizdeki doktora kulak verin
İsviçreli bitki bilimci Alfred Vogel'in geliştirdiği doğal tedavi yöntemleriyle elinizin altındaki bitkileri kullanarak kendi kendinizin doktoru olabilirsiniz.
Henüz küçük bir çocukken bitkilerin binlerce çeşidinin ve onların iyileştirici etkisinin büyüsüne kapıldı. Bu tutku ilerleyen yıllarda da hayatının değişmez bir parçası oldu. Çünkü artık doğanın şifa veren etkisini keşfetmişti ve bunu pek çok güncel problemde uyguladı. İsviçreli bitki bilimci Alfred Vogel (1902-1996) 1930'ların sonlarına doğru edindiği tüm bu bilgileri İsviçre'nin Appenzell bölgesinde açtığı Teufen adlı kliniğinde insanları iyileştirmek için kullandı. Burada organik yöntemlerle tıbbi (iyileştirici) bitkiler yetiştirdi. Bu bitkilerden enerji verici bir şekilde faydalanmak için doğru zamanda, doğru bir şekilde hasat edilmesi gerekiyordu. Bugün yapılan araştırmalar da taze otların, beklemiş otlara göre içindeki maddeler bakımından daha zengin olduğunu gösteriyor. Kendisi tüm ilaçlarında bitkilerden maksimum faydalanabilmek için taze bir şekilde kullandı. Gizli yöntemini ise evrendeki en büyük güç olan aşk olarak tanımlıyor. Onun bu merakı dünyanın dört bir yanında pek çok ülkeyi dolaşıp, farklı yörelere özgü gelenekleri öğrenmesini sağladı. Bu da beslenme, hayat tarzı, tabiat ve hastalıklar arasındaki ilişkiler konusunda çalışmaya başlamasına sebep oldu. Afrika, Asya, Güney ve Orta Amerika'daki gezileri boyunca pek çok insanla konuştu, tropikal ormanları dolaştı. Her çeşit bitkinin kendisinin en yakın arkadaşı olduğunu keşfetti.
DOĞA UYUM İÇİNDE

Alfred Vogel'in hayatı boyunca yaptığı ilaçlar ve bilgi birikimi dünya çapında sayısız makaleye konu oldu. Kitapları arasında en tanınmışı bir dönem çok satanlar arasına da giren The Nature Doctor 1952'de yayınlandı ve 12 dile çevrildi. Kitabın girişinde Evinizdeki doktor adlı bölümde bu kitabın acil durumlar için mutlaka okunması gerektiği yazıyor. Kitapta en çok kullanılan cümle ise Doğada her şey bir uyum içindedir. Alfred Vogel'in herkesin elinin altındaki bitkilerle yapabileceği basit reçeteler her hafta bu köşede yer alacak.
x <a target=new href=http://www.sabah.com.tr/cp/gnc124-20050910-101.html]İlaç niyetine havuç suyu [/url]

VÜCUTTA bir şeylerin yanlış gittiğinin en doğal kanıtı yaşadığınız acı ve ağrılardır. Pek çok kişi bu ağrıların sebebini bulmak yerine bir ilaç alarak bunu engellemeye çalışıyor. Neyse ki vücudumuz bu tarz hataları onarmak konusunda oldukça yetenekli. Ancak üst üste tekrarlandığı sürece aynı şeyi söylemek mümkün değil. Ne yazık ki pek çok doktor da sebebini tam olarak saptamadan benzer yöntemlere başvuruyor. Ağrının teşhisi sırasında ne yiyip içtiğiniz çok önemli. Beslenme tarzınıza göre hazırlanmış bir diyet ve günde bir bardak havuç suyu mutlaka tüketilmeli. Az miktarda turp da ilaç niyetine yenilebilir.
x <a target=new href=http://www.sabah.com.tr/cp/gnc125-20050910-101.html]Baş ağrısına soğan [/url]

BAŞ ağrıları enseye ve ayak tabanlarına soğan veya yabanturpu sürülerek engellenebilir. Her ne olursa olsun baş ağrısının sebebini öğrenmek ve ona uygun bir tedavi geliştirmek çok önemli. Çünkü ağrıyı geçiren herhangi bir tedavinin öldürücü etkisi de olabilir. Yine de öksürükotu baş ağrısı için mükemmel bir doğal ilaçtır. Soğanı kullanabileceğiniz br diğer hastalık ise soğukalğınlığı.. Taze bir şekilde dilimlediğiniz soğan dilimini bir bardak sıcak suyun içine koyun. Soğanı bir iki saniye suda tutup çıkarın. Suyu soğuyana kadar bekleyin ve sonra için.


x Alfred Vogel Kimdir
<a target=new href=http://www.sabah.com.tr/cp/gnc123-20050910-101.html]http://www.sabah.com.tr/cp/gnc123-20050910-101.html[/url]

Imbat
13 09 2005, 17:00
<a target=new href=http://www.haber.gen.tr/haberadres/haberadres.asp?3C7CA9A]Beyni gereksiz bilgilerle işgal etmek yaşlı kişilerdeki hafıza problemlerinin ana nedeniymiş[/url]

ABD'de Kaliforniya Üniversitesi, 19-30 ile 60-77 yaş gruplarından kişilerin beyin taramaları yoluyla yaptığı araştırmada, yetişkinlerin konsantrasyon yeteneklerini ölçtü.

BBC - Çalışmanın başkanı olan Dr. Adam Gazzaley, beyni işgal eden bilgileri süzgeçten geçirmede zorluk yaşayanların, hayat kalitesinin bu durumdan büyük ölçüde etkilendiğini; okuma, otomobil kullanma gibi günlük faaliyetlerde aksaklıklara neden olduğunu söyledi.

Bu sonuçlardan çıkan sonuç şöyle özetleniyor: Önemli bilgilere odaklanmak, iyi bir hafıza için yeterli garantiyi sağlamayabilir; iyi bir hafıza için beyni meşgul eden ayrıntıları süzmeliyiz. Aksi takdirde kısa süreli bilgilerin depolandığı hafıza sistemi dolar.
Araştırmacıların şu aşamada üzerinde çalıştıkları nokta, alzheimer hastaları için kullanılan ilaçların bu sorunu çözümleyip çözümlemeyeceği.

Gençler görmezden geliyor

Beyin taramaları sonucunda daha yaşlı olan 60-77 yaş grubunun, hafızalarını gereksiz bilgilerle daha çok doldurdukları görüldü. Genç grubun çoğunluğunun ise gereksiz bilgileri görmezden gelme ve kısa süreli hafıza sistemini kullanma konusunda sorun yaşamadıkları dikkat çekti.

Imbat
13 09 2005, 17:00
<a target=new href=http://www.nethaber.com/?h=29110]Ne vitamin ne minarel:[/url]

Yapılan araştırmalar, insan vücuduna dost bir bakterinin soğuk algınlığını süresini yaklaşık yüzde 25 azalttığını kanıtladı.

‘Multibiotina’ adlı bakteriyi standart vitamin ve minerallerle karşılaştıran araştırma, bakterinin kış enfeksiyonlarını önlemede vitamin ve minarellere oranla daha etkili olduğunu kanıtladı. Yaşları 18 ile 67 arasında değişen 479 yetişkin üzerinde yapılan araştırma, Malta’da düzenlenen Avrupa Grip Konferansı’nda sunuldu. Araştırmada, deneklerin yarısına vitamin ve mineral tabletleri verilirken diğer yarısına ‘multibiotina’ adlı probiyotik bakteri içeren ürün verildi. Araştırmayı yöneten Michael de Vrese, probiyotik bakterilerin soğuk algınlığı süresini kısalttığını ve hastalığın ciddiyetini azalttığını açıkladı. Bulgular, ‘Clinical Nutrition’ dergisinde yayınlandı.

Sansli
19 09 2005, 17:00
<a target=new href=http://www.mezunusa.com/icerik/news/display_mezun_news.cfm?ID=25936&TYPE=2]Yüz nakline doğru[/url]

Amerikalı kadın doktor, yüzleri yaralı 12 hastayla görüşüp içlerinden birine yeni yüz 'takacak'. Risklerden biri ölüm, diğeri kimlik bunalımı.

Yüz nakline az kaldı... Önümüzdeki günlerde ABD'deki Cleveland Kliniği'ni gizlice ziyaret edecek olan beş erkek ve yedi kadın, 'bir başkasına benzemeye korkar mısınız?' sorusuna yanıt vermeye çalışacak. Clevelend'da görevli Dr. Maria Siemionow, geçirdikleri kazaların ardından 'garip' görünümlerinden kurtulamayan mağdurlara yeni bir yüz vaat ediyor. Daha önce hiç denenmemiş operasyonla, seçilecek bir mağdura yüz nakli uygulanacak. 'Estetik' konulu televizyon şovlarından farklı olan operasyon sonunda o kişinin olası bir kimlik sorununa katlanması gerekiyor. Siemionow'un hedefi açık: Çeşitli trajediler sonucu yüzleri bozulan insanlara yeni bir hayat şansı vermek.

Destekçileri Siemionow'un deneyimini, titiz planlamalarını, uzman ekibini ve yaptığı deneyleri anlatıyor. Eleştirenler ise nakilin, ölümün ötesinde bir risk taşıdığını, nakledilen organı bünye kabul etmezse hastayı öncekinden daha kötü bir durumun beklediğini söylüyor. Benzer şüpheler nedeniyle Fransa ve Britanya'da yüz nakli planları gerçekleşmedi.

Yaşı ve rengi tutacak
Ancak operasyon için hevesli bir hastane, bir doktor ve bir hasta olması, durumu değiştiriyor. İlk iki koşul tamam, hastanın da kısa sürede bulunacağı düşünülüyor. Hastalara sunulan onay formunda ameliyatın alışılmışın dışında olduğu, risklerinin bilinmediği yazıyor. Nakil edilecek yüz, yaş, cinsiyet ve renk tutan bir kadavradan alınacak.

Imbat
20 09 2005, 17:00
<a target=new href=http://www.mezunusa.com/icerik/news/display_mezun_news.cfm?ID=25748&TYPE=2]ABD'de nefesle çekilen ilk insülin onay aldı[/url]

ABD Federal Gıda ve İlaç İdaresi FDA, bazı şeker hastalarını her gün yaptıkları insülin enjeksiyonundan kurtaracak olan nefesle çekilebilen ilk insüline onay verdi.

FDA, Exubera adlı ilacın, şeker hastalığının en yaygın iki tipini taşıyan hastalarca kullanılabileceğine kanaat getirdi. İlaç Pfizer, Sanofi-Aventis ve Nektar Therapeutics firmalarınca üretiliyor.

Sansli
21 09 2005, 17:00
<a target=new href=http://haber.mynet.com/detail_news/?mainPage=1&which=summary&type=center&id=A00C5635&ref=haberHome&ref2=1&date=22Eylul2005]Kuş gribine karşı acil önlem[/url]

Türk Sağlık-Sen Genel Başkanı Önder Kahveci, kuş gribi salgınının Çin, Kamboçya, Endonezya, Hong Kong, Japonya, Laos, Pakistan, Kore, Tayvan, Tayland ve Vietnam'da görüldüğünü, asıl endişe verici olanın ise hastalığın ABD'ye de sıçramış olması olduğunu belirterek, Sağlık Bakanlığı'nın acilen tedbir alması gerektiğini bildirdi.

Hastalığın görüldüğü ülkelerin toplam nüfusunun 2 milyarın üzerinde olduğuna dikkat çeken Kahveci, bunun da dünya nüfusunun neredeyse üçte biri anl***** geldiğini kaydetti. Bu ülke vatandaşlarının serbestçe diğer ülkelere seyahat ettiklerini hatırlatan Kahveci, Tüm Güneydoğu Asya ülkelerine karantina uygulanması, hem dünya ekonomisini etkiler, hem de devasa bir bütçe gerektirir. O yüzden biz kendi kapılarımızı sıkıca bu virüse karşı kapatmaya çalışmalıyız dedi.

Her gün bölgeden Türkiye'ye deniz ve hava limanlarına yüzlerce uçak ve geminin geldiğini anlatan Türk Sağlık-Sen Genel Başkanı, özellikle gümrüklerde gereken tedbirlerin zaman kaybedilmeden alınması gerektiğini vurguladı.

Dünya Sağlık Örgütü'nün yaptığı uyarılarda salgının dünya geneline yayılması halinde ilk aşamada 7 milyon kişinin hayatını kaybedebileceğine dikkat çekildiğini belirten Önder Kahveci, Son olarak, Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) Bursa'da düzenlenen 'Sağlıklı Şehirler Ağı ve Türkiye Sağlıklı Kentler Birliği 1. Yıl Konferansı'nda konuşan WHO Avrupa Bölge Ofisi Bölüm Başkanı Agis Tsouros, tüm dünyanın büyük bir grip salgınıyla karşı karşıya olduğu ve bunun son uyarı borusu anl***** geldiği şeklindeki açıklaması dikkat çekicidir.

Ancak Sağlık Bakanlığı'nın bu konuda alınması gereken tedbirlerle ilgili olarak kamuoyuna tatminkar bir açıklama yapmadığı görülmektedir. Tehlike kapımızdadır. Derhal tedbir alınmalıdır uyarılarında bulundu.

Kahveci, büyük bir şans eseri, hastalığın henüz Türkiye'ye ulaşmadığını belirterek, Okullarımız açılmıştır. Eğer okullar açıkken bu virüs dolaşmaya başlarsa olabilecekleri düşünmek bile istemiyorum. Alınacak tedbirler bu açıdan büyük önem taşıyor dedi.

Kuş Gribi aşısının henüz dünyada da geliştirilemediğini, ancak çalışmaların büyük süratle sürdüğünü anlatan Kahveci, Ancak Türkiye, aşının geliştirilmesi için elini kolunu bağlayıp oturmamalıdır.

Aşı üretimi konusundaki başarılarına rağmen yıllardır üretimine engel olunan Refik Saydam Hıfzısıhha Başkanlığı'na Kuş Gribi aşısını geliştirmesi ve üretmesi için görev ve destek verilmelidir. Bu milli kuruluşumuz, yetişmiş uzman kadrosuyla bu görevi başarıyla yerine getirecek imkan ve donanıma sahiptir ifadelerini kullandı.


DÜNYADA KUŞ GRİBİ TEHLİKESİ BÜYÜYOR

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Kent Sağlığı Bölüm Başkanı Dr. Agis Tsouros, kuşlardan insana geçen gribin kontrol edilememesi halinde dünyada çoğu yaşlı ve çocuk milyonlarca kişinin hayatını kaybedeceğini söyledi.


34 ülkeden toplam 99 şehrin yöneticileri, sağlık uzmanları ve şehir planlamacıları ile politikacıların katıldığı Sağlıklı Şehirler Ağı toplantısı için Bursa'ya gelen Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Kent Sağlığı Bölüm Başkanı Dr. Agis Tsouros, kuş gribine sebep olan virüsün kontrol edilmesi gerektiğini belirtti. Şu ana kadar bu virüsün insandan insana geçtiğinin görülmediğini kaydeden Tsouros, Fakat bu hastalık insandan insana geçmeye başladığında bütün dünya çapında tehlike teşkil eden bir salgın olacaktır. Virüs, insanlarda normal görülen grip ile birleşirse, eğer böyle bir tehlike olursa, bu dünya için ciddi bir tehlike olur. Çünkü bu virüsü önleyici bir aşı üretilmedi. Böyle bir hazırlık yok. Bu hazırlık 6-8 ayı bulur. Virüs insanlar arasında da yayılmaya başlarsa özellikle yaşlı ve çocuklar bu hastalıktan etkilenebilir ve milyonlarca insanın ölümüyle sonuçlanabilir dedi. Kuşlardan kuşlara geçen Avian Flu adı verilen virüsün insanlara da geçmeye başladığını, asıl büyük tehlikenin ise söz konusu virüsün insandan insana geçmesi halinde yaşanacağını ifade eden Dr. Tsouros, Hastalık temel olarak Asya ve Uzakdoğu bölgelerindeki tavuk ve bir çok farklı çeşitteki kuşlarda görülüyor. Bu virüs kuşlardan insanlara da geçebiliyor. Bu hastalığa yakalanan pek çok insan ölüm tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor diye konuştu.


Kuşlar, tavuklar ve kanatlı hayvanlarda görünen bu virüsün kontrol altına alınması gerektiğini anlatan Tsouros, sözlerine şöyle devam etti:


Aynı zamanda bu kuşların göç yoluyla diğer ülkelere yayılması da engellenmelidir. Eğer bir salgın olursa bütün dünyada planlama yapılarak çalışmalara başlanılması lazım. Şu anda bizim sorduğumuz soru böyle bir şey olacak mı, bu yayılacak mı değil. Bunun ne zaman olacağıdır. Çünkü bir çok ülke bu hastalığın ileride salgın haline geleceğini biliyor.

Sansli
21 09 2005, 17:00
<a target=new href=http://haber.mynet.com/detail_news/?mainPage=1&which=summary&type=center&id=O1127344785504&ref=haberHome&ref2=1&date=22Eylul2005]Uyku bozukluları için ne yapmalıyız?[/url]

Zaman zaman hepimiz uyku bozukluğu yaşarız.Uyku bozukluğu devamlı bir hal alırsa ve uykuda fiziki hastalık belirtileri oluşuyorsa mutlaka bir uzman hekime başvurmak gerekir. Doç. Dr. Serdar Dağ uyku bozukluklarının nedenlerini ve tedavisini Mynet okurları için yazdı.

Her yaşta görülebilen bu bozuklukları çok kısa şekilde özetleyelim.

İnsomnia: Uykuda zorluk çekme ya da yetersiz uyku izlenimi bırakan durumdur.

Hasta uykuya dalmaya zorlanır.Bunun yanında hastada huzursuzluk,sinirlilik ve genelde depresif bir sorun olabilir.Sabahları erken uyanma durumunda hasta normal olarak uykuya dalar ancak çok erken uyanır ve tekrar uyuyamaz.Buda genellikle depresyonla birliktedir.

Uyku ritminin tersine dönmesi,durumu özellikle yaşlı kimselerde çok zaman uykusuzluğa çare olarak bilinen ilaçların uygun olmayan bir şekilde kullanılması neden olur.Hastalar sabahları dalgındır.Günün büyük bir bölümünü uyuklayarak geçirirler.Geceleri ise kesintili olarak uyurlar veya uyuyamazlar.

Karabasanlar(kabuslar): Aşırı yorgunluk durumunda aşırı alkol aldıktan sonra ve ateşli hastalıklar sırasında olur.Hastayı bu durum aşırı huzursuz yapar.

Gece korkuları: Genellikle çocuklarda görülür.Bunlara uykuda gezme eşlik edebilir.Çocuklarda kendi kendine düzelme eğilimindedirler.Büyüklerde ise genellikle psikolojik sorunlarla veya alkolizm ile beraberdir.

Uyku apnesi: Hava yolunu tıkanmasına veya beyindeki nörolojik hasara bağlı olarak gelişen uyku sırasında nefesin geçici durması ve buna bağlı gelişen ani uyanmalar ile karakterizedir.Bazen apne (uykuda nefes durması) uzar .Hastanın bu durumu hayatını tehdit eder.Ölüme kadar ***ürebilir.Altta başka bir problem yoksa genelde şişmanlarda görülür kilo vermeyle semptomlar geçer.

Narkolepsi : Tekrarlayan uyku nöbetleri ve kas gücünün birden bire kayıp olması yani uyku felciyle karşımıza çıkan ve genellikle uykunun başlangıç dönemini kapsayan bir hastalıktır.Nedeni tam bilinmez .Genelde adolesans veya genç erişkin çağında başlar.Kadınlarda daha fazla görülür.

Yukarıda uyku bozukluklarından en çok görülenlerden çok kısa bahsettim.Yaşam kalitesini etkileyen bu hastalıkların mutlaka tedavi edilmesi gerekir.Tedavisi için uyku sorununun hangi türe girdiğini iyi tespit etmek gerekir.Aksi takdirde tedavi uygun sonuç vermez.

Hastalığın ayrıcı tanısının iyi yapılması gerekir.Örneğin bazı epilepsi türleri ( sara hastalığı) bu uyku hastalıkları ile karışabilir.Bunun için gerekli tetkikleri yapılır.(örneğin uyku EEG'si) hastalığın türünü belirleyip tedaviyi etkin yapmak gerekir.Hastalığın tedavisi hastanın yaşam kalitesini arttırdığı için hayati önem taşıyan kötü sonuçlardan korur.

Imbat
22 09 2005, 17:00
<a target=new href=http://www.sabah.com.tr/2005/09/22/gny/sag101-20050922-200.html]Kışın kilo almamak için bol meyve yiyin [/url]

Kış yaklaştıkça, vücudumuz ısı değişikliğine uyabilmek için harcadığı enerjiyi düşürür. Bu da, kış aylarında kilo almanın nedenlerinden biridir. Besin gruplarının hepsini dengeli olarak tüketmek gerektiğine dikkat çeken uzmanlar, her gün 30 dakika yürüyüş yapmayı da tavsiye ediyor

Diyetisyen Aylin Yılmaz sonbahar diyetiyle ilgili sorularımızı yanıtladı:

* Tüketilmesi gereken temel besinler neler?
Herkes besin piramidini az çok duymuştur. Gün içinde, temel besin gruplarını düzenli olarak, doğru ölçülerde tüketmelisiniz. Bu gruplar: Süt-yoğurt ve türevleri, tahıllar ve türevleri (pirinç, ekmek, bulgur, makarna, bisküviler, simit) et-tavukbalık, sebze-meyve, yağlar (zeytin yağı, fındık yağı, mısırözü yağı, vb.), vitamin ve mineraller... Bunların hepsinin, özellikle sebze ve meyvelerin büyük önemi bulunuyor; çünkü bu sayede, vücudunuz için gerekli olan vitamin ve mineral alımının yanında, özellikle vücudun kullandığı ve ihtiyacı olan posayı (lifleri) da almış olursunuz. Vücudu bir matrix gibi düşünün; salisede çok fazla işlem yapıyor. Vücudumuzun, fonksiyonlarını gerçekleştirmek için vitaminleri ve mineralleri bir anahtar, bir şifre olarak kullanması gerekiyor.

VÜCUT DENGE KURAR
* Fiziksel aktivite kilo vermede etkili mi?
Unutmayın ki bizim doğal yapımızda hareket etmek var. Bunun tersini yaparsak fizyolojimize aykırı olur. Dolayısı ile, az da olsa her gün düzenli olarak hareket etmeliyiz. Kaslarımızı mutlu etmeliyiz. Kalbimizi çalıştırarak oksijeni tüm vücudumuza dengeli dağıtmalıyız. Günde en az 30 dakika tempolu yürüyüş yapabilir veya eve gittiğinizde dans edebilirsiniz.

* Kışa doğru metabolizma hızımız düşer mi?
Nasıl ki birçok canlı kış mevsiminde aç kalmamak için besinleri daha şimdiden biriktirmeye ve saklamaya başlıyorsa, vücudumuz da mevsimsel değişikliği fark ettiği anda aldığı enerjinin bir kısmını stoklamaya ve daha az yakmaya başlar. Özellikle ısının düşmesi ile vücut arasında bir denge kurulması gerekiyor. Vücut, daima kendi optimum ısısını dengede tutabilmek için harcadığı enerjiyi de dengede ve kontrol altında tutmalı. Bu doğrultuda kendi ısısını korumak için harcadığı enerjiyi düşürerek, bazal metabolizma hızını yavaşlatır. Dolayısı ile tüketilen besinler enerji yoğunluklarına dikkat edilerek tüketilmeli. Yoğun alındığı zaman, fazla enerjiyi yakamayıp, bunları vücutta yağ olarak depolayacaktır. Kış aylarında çabuk kilo alınmasının sebeplerinden biri de budur.

* Kış meyvelerinin vücuda ne gibi etkisi var?
Mevsimler değiştikçe meyvelerin içerikleri de giderek değişiyor. Kış aylarında, özellikle C vitamini gibi antioksidan vitaminleri bakımından yoğun, enerjisi yüksek meyveler ortaya çıkıyor. Doğadaki besinler de mevsime göre vücudumuzun en mükemmel halde çalışmasını ve korunmasını sağlıyor aslında.

* Bu dönemlerde enfeksiyon hastalıklarından korunmak için hangi besinleri tüketmeliyiz?
Özellikle vücudumuzun savunma mekanizmasını, yani direncimizi yüksek tutacak ve bu dönemlerde artan soğuk algınlığına karşı bizi koruyabilecek, önlem almamızı sağlayacak olan vitamin ve mineraller; A, E ve C vitaminleri; selenyum, çinko, magnezyum gibi minerallerle birlikte, özellikle yağ asitlerinden Omega-3 içerikli olan balık, balık yağı, badem, ceviz ve Omega-9 olarak adlandırdığımız zeytin yağı ve fındık da bol bol tüketilmeli.

* Balık mevsimine yaklaştık. Hangi balıkları önerirsiniz?
Hiç fark etmez. Önemli olan bu balıkların pişirme yöntemleridir. Buna dikkat ederek ve özellikle fırında, buğulama ya da ızgara yöntemleri ile sofralarda bulunabilirler.

Imbat
22 09 2005, 17:00
<a target=new href=http://www.sabah.com.tr/2005/09/22/gny/sag102-20050922-200.html]Siyah üzümün de fazlası zararlı [/url]

* Siyah üzüm bu dönemlerde çok tüketiliyor... Siyah üzümü ara öğünlerde tüketemek, özellikle antioksidan vitaminlerden yararlanmanıza, böylece daha dinç kalmanıza ve enfeksiyon hastalıklarına karşı da direnmenize yardımcı olacaktır. Hem üzüm kabuğu lifli olduğu için bağırsaklarınızın çalışmasına da katkıda bulunacaktır. Ama yine de, sağlıklı diye oturup 1 kg üzüm yemeyin. Unutmayın ki 1 avuç siyah üzüm ortalama 50-60 kalori içerir.

* Posa yani lif alımının vücudumuza yararı ne? Posa, bağırsaklarımızı temizleyen doğal süpürgelerdir. Kabızlığı önler, pektin denen madde fazla yağlara yapışarak onların vücuttan dışarı atılmasını sağlar. Bu özellik kandaki kolesterolün belirli bir dengede kalmasını sağlar. Posa, kalın bağırsakta zehirli madde üretilmesini de engeller. Bağırsakta yararlı olan bakterilerin çoğalmasını ve bağırsaklarımızın daha iyi korunmasını sağlar.

* Balık ve balık yağını kullanmanın kışa doğru yaklaşırken bizim için faydası ne olur? Omega-3 özellikle, damarlarda birikme yapabilecek kolesterole karşı bizi korur, damar tıkanıklığına, hücre yenilenmesine, ve bu dönemlerde hücre direncine pozitif etkileri vardır. Gördüğünüz gibi bunu zaten doğa bize sunmuş. Haftada 1-2 gün balık tüketerek hücrelerinizi de mutlu edin. Ama unutmayın, kızartmalar yok.

Imbat
22 09 2005, 17:00
<a target=new href=http://www.sabah.com.tr/2005/09/22/gny/sag103-20050922-200.html]'Her gün yürüyüş yapmayı unutmayın'[/url]

* Mevsimsel bir değişiklikle kendimizi sabahları daha yorgun ve bitkin hissetmemizin sebebi ne olabilir?
Günlerin kısalması, gecelerin uzaması, soğukların başlaması, vücut direncimizin azalması, mevsimsel değişiklikler ile birlikte tatil dönüşü çalışmaya başlamamız, öğrencilerin okula başlaması ile yoğun bir tempoya girmemiz stresin artmasına neden olur. İşte bu dönemlerde beslenmemize, uykumuza da dikkat etmezsek ne yazık ki kendimizi yorgun, bitkin ve dirençsiz hissederiz. Böyle durumlarda özellikle 5-6 öğün beslenerek, rafine undan yapılmış ve basit şekerli gıdalardan uzak kalıp, yulaf, tam buğday gibi düşük glisemik indeksli karbonhidratların, bol bol taze sebzeyle meyvenin yer aldığı bir beslenme takip edilmesini önerebilirim. Ayrıca yürüyüşler yaparak veya eve gittiğinizde 15-20 dakika dans ederek, yeterli enerjiyi vücudunuza vererek ve doğru bir şekilde nefes alıp tüm hücrelerinizi oksijenleştirerek, daha sağlıklı ve güçlü olarak kışa merhaba diyebilirsiniz.

Imbat
22 09 2005, 17:00
- <a target=new href=http://www.sabah.com.tr/2005/09/22/gny/sag106-20050921-200.html]Düzenli Olarak Balık, Ceviz Ve Fındık Tüketin [/url]


- <a target=new href=http://www.sabah.com.tr/2005/09/22/gny/sag101-20050915-200.html]Tedavide İnanç Ve İlaç Birlikte Çalışır[/url]


- <a target=new href=http://www.sabah.com.tr/2005/09/22/gny/sag101-20050913-200.html]Düzenli Bir Tansiyon İçin 45 Dakika 'kalp Yogası' Yeterli [/url]

Imbat
22 09 2005, 17:00
<a target=new href=http://www.nethaber.com/?h=30271]Şeker hastası, kendi ilacını kendi üretti[/url]

İHA- Şeker hastası olan Eskişehirli Mehmet Örs (53), yıllarca kullandığı ilaçlardan sonuç alamayınca kendi ilacını kendi üretti. Tamamen doğal ürünlerden şeker ilacı yapan Örs, kısa sürede eski sağlığına kavuştuğunu söyledi.
(23 Eylül 2005 Cuma)

Örs, formülünü herkesten bir sır gibi sakladığı ilacı tescil ettirmek ve diğer şeker hastaları için üretmek istiyor.

Mehmet Örs, yaklaşık 5 ay önce kendi sattığı şeker ölçüm cihazlarını denerken 80 - 110 arası olması gereken şeker oranının 38 olduğunu öğrendi. Hemen bir doktora başvuran Örs'e yeni bir şeker ilacı önerildi. Mehmet Örs, doktorun verdiği bu ilacı kullanırken, diğer taraftan da şeker hastalığının nedenlerini araştırmaya başladı. Örs bu arada kandaki şeker oranını dengeleyecek doğal ürünler kullanmayı sürdürdü. Doktorun verdiği ilaç ile 38 olan kan şekeri oranı 20 dakika sonra 45'e çıkarken, tamamen doğal ürünlerden kendisinin bulduğu ilaç ise aynı sürede şeker oranını 109'a çıkardı.

Eskişehir'de yaşayan Mehmet Örs, ilk kez kendi üzerinde denediği ilaç sayesinde şekerini kontrol altına almayı başardığını ve eski sağlığına kavuştuğunu söyledi. İlacın tamamen doğal maddelerden oluştuğunu kimyevi hiçbir madde içermediğini anlatan Örs, Ben şeker hastasıydım ve yıllarca öyle yaşadım. Doktorun bana 'Şeker hastasısın' dediği andan itibaren hastalığımın tedavisi için gerekli olan ilacı yapmaya karar verdim ve doğal bitkileri kullanarak şeker tedavimi yaptım. Meyve suyu, baharat ve tatlandırıcıları karıştırıp sıvı haline getirdim. Daha sonra bu sıvıyı aklıma geldikçe içtim ve şekerimi kontrol altına aldım dedi.

İlacın Sağlık Bakanlığı düzeyinde tescili için gerekli çalışmalara biran önce başlayacağını ifade eden Örs, Resmi işlemlerden sonra ilacı insanlığın hizmetine sunacağım diye konuştu.

Şeker hastalığının 'hastalıkların anası' olduğunu vurgulayan Örs, İnsan vücudundaki damar ve sinirlerin uzunluğu dünya çapına eşittir. Yani 40 bin kilometredir. Damarlar şeker oranının değişmesiyle dolmaya başlar ve kan dolaşımı giderek kısalır, böylece vücudu besleyemez duruma gelir. Yaptığım ilaç damarları açıyor, pankreası çalıştırıyor ve böylece şekeri kontrol altına alıyor. Keşfettiğim ilaç vücuttaki şeker dengesini koruyor şeklinde konuştu.

Mehmet Örs, tescil edilmesi durumunda keşfettiği ilaca annesinin ismi olan 'Meryem' adını vermeyi düşündüğünü kaydetti.

MAZI
22 09 2005, 17:00
x <a target=new href=http://www.nethaber.com/?h=30251]Antibiyotik bakterileri öldürür, virüsleri değil:[/url]

Doktorlar hatırlatma gereği duyuyor: Soğuk algınlığında antibiyotik KULLANMAYIN

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Bakteriyoloji ve Enfeksiyon Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. İsmail Balık, antibiyotiklerin virüslere hiçbir etkisi olmadığını vurgulayarak, soğuk algınlığı geçirenlerin kesinlikle antibiyotik kullanmamalarını istedi.

Balık, Türkiye'de en çok tüketilen ilaçların başında antibiyotiklerin geldiğini belirterek, bakteriyel enfeksiyonlara karşı etkili olan antibiyotiklerin, virüs kökenli soğuk algınlığı veya grip için kullanılmayacağını bildirdi.

Gereksiz antibiyotik kullanınca hem yan etkilere maruz kalındığını hem de ekonomik kaybın ciddi boyutlara ulaştığını kaydeden Balık, 'Gereksiz kullanımda, antibiyotiklere vücut direnci gelişir ve kullanılması gereken hastalıklarda işe yaramaz hale gelir' dedi.
Antibiyotik kullanımı konusunda, hekimler kadar vatandaşların da dikkatli olması gerektiğini ifade eden Balık, dünyada, antibiyotikleri en gereksiz yere kullanan ülkelerin başında Türkiye'nin geldiğini söyledi.

Balık, 'Diğer ülkelere bu açıdan fark atıyoruz. Yıllık ortalama 600 milyon dolar antibiyotik için boşuna ödüyoruz. Getirdiği zararlı sonuçların maliyeti ne kadardır onu hesap etmek çok zor' diye konuştu.

MAZI
22 09 2005, 17:00
<a target=new href=http://www.nethaber.com/?h=30055]Gribi durduran sprey SATIŞA çıkıyor[/url]

Gribin gelişimini durdurduğu klinik olarak kanıtlanan ilk ilaç gelecek ay Britanya'da satışa çıkıyor. Procter&Gamble firmasınca üretilen 'Vicks First Defence' (ilk korunma) hem hastalığın olgunlaşmasını önlüyor hem de belirtileri azaltıyor.

Araştırmalara göre, grip virüsünün vücuda girmesinin ardından kişinin boğazda rahatsızlık, kırıklık ve nezle gibi ilk belirtileri hissetmeye başladığı, genellikle hastalığın vücudu ele geçirmesine kadar iki gün sürebilen kuluçka dönemi sırasında spreyin kullanılması, hastalığın olgunluk aşamasına gelmesini önlüyor. Vicks First Defence burun spreyi ilaç içermiyor. İçeriğindeki yapışkan jel virüsü kaplıyor. Böylece virüs hücrelere yapışamıyor. Burun yolunu sulandıran jel sayesinde virüsler akıp gidiyor.

Cardiff Üniversitesi'nde test edilen sprey, 70 gönüllüde denendi. Spreyi kullanan grubun yüzde 57'si gribe yakalanırken, bu oran etkisiz sprey verilen grupta yüzde 79 oldu. Hasta olan deneklerde ise spreyin hastalığın üçüncü gününde belirtileri önemli ölçüde azalttığı görüldü.

MAZI
22 09 2005, 17:00
<a target=new href=http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=164825]Bir-iki sigara bile öldürür! [/url]

BBC - LONDRA - Günde bir-iki sigara bile ölüm riskini üçe katlıyormuş. Norveç'te 1970'lerin ortasından 2002'ye kadar 43 bin kişinin takip edilmesiyle yapılan incelemeye göre bu etki kadınlar için daha fazla.
Araştırma, 'light' sigaralarda da benzer sonuçların ortaya çıktığını gösterdi. Hiç sigara içmeyenler ile günde bir ile dört arası sigara
içenler karşılaştırıldığında, kalp damarlarına bağlı hastalıklardan ölme oranının, içenlerde üçe katlandığı görüldü. Günde bir-dört arası sigara içen kadınların akciğer kanserinden ölme oranı ise neredeyse beş kat daha fazla. Aynı miktarda sigara içen erkeklerin akciğer kanseri nedeniyle ölme
oranlarının ise üç kat fazla olduğu görüldü.

whitesnow
23 09 2005, 17:00
<a target=new href=http://haber.mynet.com/detail_news/?mainPage=1&which=center&ref=haberHome&id=O1127520822998&date=24Eylul2005]Derin yaralara sinek larvalarıyla müdahale[/url]

Yeşil sinek yumurtalarının, derin yaraları cerrahi müdahaleye gerek duymadan temizleyerek, iyileştirdiği ortaya çıktı.

Ortalama 100-200 larvanın üzerine konulduğu derin yaralar, 1-4 gün içerisinde larvalar tarafından temizleniyor. Yara üstüne 2-3 milimetreyken konulan larvalardan her birinin antibiyotik salgıladığı ve 25 miligram ölü dokuyu yiyerek, 1 gün içerisinde 1 santimetreye ulaştığı belirlendi. Larvaların, antibiyotiğin dışında başka bir sıvı da salgılayarak, yaranın kapanmasına yardımcı olduğu görüldü.

Yöntemi Türkiye'ye taşıyan Uluslararası Biyoterapi Derneği Genel Başkanı ve İsrail Hebrew Üniversitesi Hadassah Tıp Fakültesi Parazitoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kosta Y. Mumcuoğlu, 'Maggot Terapi' adı verilen bu yöntemin, başta ABD, İngiltere, Almanya, İsrail olmak üzere 20 ülkede uygulandığını kaydetti.

whitesnow
23 09 2005, 17:00
<a target=new href=http://haber.mynet.com/detail_news/?mainPage=1&which=center&ref=haberHome&id=O1127511744975&date=24Eylul2005]Ayak mantarının nedenleri ve tedavisi[/url]

Memorial Hastanesi Dermatoloji Bölümü doktorları ayak mantarları ile ilgili sorularımızı yanıtladı. İşte ayak mantarının nedenleri ve tedavi yöntemleri:

Soru: Ayak mantarı nedir?

Mantar denen bir küf çeşidinin sebep olduğu deri rahatsızlığıdır. İnsanların çoğu ömürlerinde bir kez ayak mantarı geçirirler.

Soru: Sebebi nedir?

Ayak mantarına sebep olan mantarlara herkes maruz kalır. Ancak niçin bazı insanlarda geliştiği bilinmemektedir. Yıkama sonrası kurutulmayan ayak, sıkı çorap ve ayakkabılar, ılık iklim nemli bir ortam oluşturarak mantarların çoğalmasını sağlar.

Soru: Bulaşması nasıl olur?

Bulaşma genellikle terlik, çorap, ayakkabı, havlu gibi ortak kullanılan eşyalardan veya banyo, küvet, plaj, hamam ve benzeri ortak zeminlerden olabilir. Genellikle çok bulaşıcı olduğuna inanılır. Ancak aynı evi paylaşan insanlarda bile görülmeyebilir.

Soru: Görüntüsü nasıldır?

Hepsi oldukça kaşıntılıdır.

Soru: Tedavide neler kullanılır?

Krem ve spreyler ile tedavi edilir. Ciddi rahatsızlıklarda ağızdan hap tedavisi yapılır. Bazı vakalar tedaviye direnç gösterebilir.

Soru: Tedavi edilmezse ne olur?

Deri bütünlüğü bozulduğundan diğer mikroplar çatlak ve yarıklardan girerek yılancık denen hastalığa yol açabilirler.

Soru: Niçin tekrarlar?

Tedavi ile döküntü geçse bile mantarlar deride yaşamaya devam eder. Ve uygun şartlarda tekrar hastalığa yol açarlar.

Soru: Tekrarlamaması için alabileceğim tedbirler var mı?

Her gün ayağınızı yıkayın,

Ayağınızı, özellikle ayak parmak aralarınızı sürekli kuru tutun,

Özellikle yazın kapalı ayakkabılar giymeyin,

2-3 çift ayakkabıyı dönüşümlü olarak kullanın, ayakkabı kurumadan tekrar giymeyin,

Pamuklu çoraplar giyin ve günlük olarak değiştirin,

Başkalarının havlu ve ayakkabılarını kullanmayın,

Mümkünse evde çıplak ayakla gezin,

Yazın ayakkabılarınıza mantar önleyici pudralar serpin.

whitesnow
23 09 2005, 17:00
<a target=new href=http://haber.mynet.com/detail_news/?mainPage=1&which=center&ref=haberHome&id=O1127518244546&date=24Eylul2005]Strese karşı beyninizi kullanın[/url]

Ege Üniversitesi (EÜ) İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Suavi Tuncay, stresin, beynin kullanılabilmesiyle ortadan kalkacağını, başarının ve yaratıcılığın anahtarının, beyin fırtınası olduğunu bildirdi.

Strese karşı olan tepkilerin beynin kontrolünden çıkması durumunda, yüksek tansiyon veya astım gibi rahatsızlıkların yanında zihinsel sürecin de olumsuz etkileneceğini belirten Tuncay, şunları kaydetti: 'Stres psikolojik, sosyal, kültürel ya da fiziki alanların organizmada oluşturduğu değişikliktir. Stresin ağır olması ya da uzun sürmesi halinde kişinin denge mekanizmasını bozduğu, fizik ve ruhsal sağlığa zarar verdiği de gözlenmiştir. Her duygu ve faaliyet, hayatımız içinde strese yol açmaktadır. Ancak insan güçlüklerin üstesinden gelebilir, daha iyi bir performans sergileyebilir, daha mutlu olabilir.'

Imbat
26 09 2005, 17:00
<a target=new href=http://www.mezunusa.com/icerik/news/display_mezun_news.cfm?ID=26087&TYPE=2]ABD'de Türk doktorun yaşattığı mucize[/url]

Ağır kanser tedavisi öncesinde hastaların yumurtalık dokularını dondurarak, nakil yoluyla hamile kalmalarını sağlamaya çalışan ABD'deki Türk doktor Kutluk Oktay, girişimlerinin ilk sonucunu aldı. Bu yolla hamile kalan ilk hasta Ann Dauer'in 'mucize bebeği' dünyaya geldi.

2002 yılında Hodgkin Lenfoma tanısı konulan Ann Dauer, kemik iliği nakli için ağır bir kemoterapi tedavisi göreceğinin, bunun da annelik şansını yok edeceğinin bildirilmesi üzerine Amerikan Cornell Üniversitesi Üreme ve Kısırlık Merkezi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Kutluk Oktay’a başvurdu.

Bu dönemde Ann Dauer’den alınan yumurtalık dokusu dondurulurken, kemik iliği nakli için kemoterapiye başlandı. Prof. Dr. Kutluk Oktay, AA muhabirine yaptığı açıklamada, ilik nakli gerçekleştirilen Ann Dauer’in 2.5 yıl süreyle menopozda kaldığını bildirdi.

Hastanın tedavinin ardından 2004 yılında kendisine başvurması sonucunda dondurulan dokunun karın deri altına yerleştirildiğini belirten Prof. Dr. Oktay, bundan sonra ilginç gelişmelerin yaşandığını söyledi. Prof. Dr. Oktay, mekanizması henüz tam anlaşılamayan şekilde Ann Dauer’in bu işlem sonrasındaki 2.5 ay içerisinde normal yollarla gebe kaldığını, ancak bunun düşükle sonuçlandığını bildirdi.

Kürtaj işleminin ardından gördüğü ilk adet sonrasında hastanın tekrar normal yollarla hamile kaldığını kaydeden Prof. Dr. Oktay, dünyada ilk kez yaşanan bu gebelik sonucu bebeğin dün hayata gözlerini açtığını söyledi.

Prof. Dr. Oktay, Bu olay, dünyada ilk kez meydana geliyor. Bu, cilt altına konulan yumurtalık dokusuyla ilk kez oluşan gebelik. Aynı zamanda diğer bir farklı yönü de, gebeliğin normal yollarla meydana gelmesi dedi.

Prof. Dr. Oktay, cilt altına yerleştirilen dokunun, öbür yumurtalığın canlanmasını sağlayabileceğini ifade etti. 4 kilo 100 gram ağırlığında, 50 santimetre boyunda dünyaya gelen Mucize bebek Sienna Ann Dauer’in sağlık durumunun iyi olduğu bildirildi.


Kaynak: MİLLİYET
Tarih: 27.09.2005

Imbat
26 09 2005, 17:00
- <a target=new href=http://haber.mynet.com/detail_news/?mainPage=1&which=center&ref=haberHome&id=X1127819085405&date=27Eylul2005]Şeker hastalarında ayaktaki çatlak tehlikeli mi?[/url]


- <a target=new href=http://haber.mynet.com/detail_news/?mainPage=1&which=center&ref=haberHome&id=O1127781141051&date=27Eylul2005]Katil grip kapıda mı? Ya da nerede?[/url]

Sansli
27 09 2005, 17:00
<a target=new href=http://www.mezunusa.com/icerik/news/display_mezun_news.cfm?ID=26123&TYPE=2]Tehlikenin geni var[/url]

Tehlikeli hareketleri denetleyen bir gen bulundu. ABD Hutchinson Merkezi'nde yürütülen araştırmalara başkanlık eden Dr. James Olson, NeuroD2 adını verdikleri genin, bazı insanların niçin diğerlerinden daha fazla tehlikeye atıldığını açıkladığını belirtti.

Beyinciğin ceviz büyüklüğündeki amigdal bölgesinin gelişimine bağlı olan genin sadece bir tekine sahip olanlar kendilerini tehlikeye atmaktan çekinmiyor.


Kaynak: RADİKAL
Tarih: 28.09.2005

Imbat
28 09 2005, 17:00
<a target=new href=http://www.nethaber.com/?h=30879]'Türkiye'de psikiyatri kliniklerinde işkence ediliyor'[/url]

Merkezi Washington'da bulunan Zihinsel Özürlülerin Hakları adlı bir kuruluş, Türkiye'de devlete ait psikiyatri merkezleri ve yetiştirme yurtlarında insan haklarının ihlal edildiğini savundu.

BBC - Kuruluşun Türkiye'deki iki yıl süren araştırması sonucunda bugün yayınladığı raporda, bu merkezlerde işkence sayılabilecek uygulamalar görüldüğü kaydedildi.

Raporda Zihinsel özürlüler, yasa dışı ve Avrupa normlarına aykırı olarak koğuşlara hapsediliyor. Birçoğu için bu durum ölene kadar sürüyor. İşkenceyi yasaklayan uluslararası sözleşmeler ihlal ediliyor deniyor.

Örgütün en çok dikkat çektiği nokta ise elektroşok tedavileri.

Rapora göre, Avrupa normlarına aykırı olarak 9 yaşındaki çocuklara bile anesteziye gerek duyulmadan elektroşok tedavisi yapılıyor.

Kuruluşun Avrupa Sorumlusu Ivan Fiser, Bu uygulamaların çoğu ölümle sonuçlanıyor dedi.

Fiser özellikle çocukların durumunun kaygı verici olduğunu söyledi.

Türkiye'nin ölüm oranları konusunda kuruluşa veri sağlamayı reddettiği belirtilen raporda, Ankara yakınlarındaki bir rehabilitasyon merkezinde her yıl, tedavi gören çocuklardan yarısının öldüğü tahminine yer verildi.

Raporda söz konusu merkezlerde hemşirelerin ilgisizliği sonucu bebeklerin açlık ve ishalden öldüğü, küçük çocukların tek başlarına küçük odalara hapsedildiği, bazılarının da yataklarına bağlandığı iddia edildi.

Bu arada, İnsan Hakları İzleme örgütü Human Rights Watch, eşcinsellerin kurduğu KAOS GL adındaki grup hakkında, ahlaki gerekçeler öne sürerek kapatma davası açan Ankara vali yardımcısını protesto etti.

MAZI
30 09 2005, 17:00
<a target=new href=http://www.ntvmsnbc.com/news/343322.asp]Kuş gribi 150 milyon can alabilir[/url]

Birleşmiş Milletler kuş gribiyle mücadele için dünya çapında bir girişim başlattı. Bu girişimin koordinatörlüğüne atanan Dr. David Nabarro, insandan insana yayılması durumunda kuş gribinin 150 milyon kişinin ölümüne neden olabileceği uyarısında bulundu.

NEW YORK - BM’ye bağlı Dünya Sağlık Örgütü (WHO), kuş gribinin insandan insana geçmesine neden olacak şekilde mutasyona uğrayabileceği tahminleri doğrultusunda gerekli hazırlıkların yapılmaması durumunda, küresel çapta bir kuş gribi salgınında 150 milyon kişinin ölebileceğini duyurdu.
BM Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından dünya çapında kuş gribiyle mücadele ve insanlara sıçrama olasılığına karşı hazırlanılmasında koordinasyonu sağlaması için görevlendirilen WHO’dan Dr. David Nabarro, düzenlediği basın toplantısında, virüsün insanlar arasında yayılması durumunda, dünyanın buna hazır olmasına bağlı olarak salgından 5 milyon ya da 150 milyona kadar kişinin ölebileceğini söyledi.

Nabarro, H5N1 virüsünün yol açtığı kuş gribinin, kısa sürede insanlar arasında yayılmasına yol açabilecek mutasyona uğramasının çok büyük olasılık olduğunun görüldüğünü belirterek, bu tehlikeyi görmezlikten gelmenin çok büyük bir hata olacağını vurguladı.

En son grip salgınının Birinci Dünya Savaşı sonunda 1918’te patlak verdiğini ve salgında 40 milyondan fazla kişinin öldüğünü anımsatan Nabarro, yakın zamanda yeni bir salgın olmasından hemen hemen emin olduğunu söyledi.

Virüsün insandan insana bulaşması durumunda, dünyanın vereceği tepkinin felaketin boyutlarını belirleyeceğini kaydeden Nabarro, virüsün bir kez insanlar arasında yayılmaya başlaması durumunda salgının baş göstermesinin birkaç hafta süreceğini belirterek, böyle bir durumda hızla müdahale etmenin çok önemli olduğunu vurguladı.

Kuş gribinin sadece Asya’nın değil, tüm dünyanın sorunu olduğunu belirten Nabarro, işlerinin özellikle Ortadoğu’da zor olacağını vurguladı. Nabarro buna gerekçe olarak da Ortadoğu ülkelerinde kümes hayvanlarının evlere çok yakın yerlerde bakılmasını gösterdi.

Konuya ilişkin önde gelen iki soruna ilişkin de Nabarro, hükümetlerin geleneksel olarak, gerçek bir tehlike haline gelinceye kadar tehditleri reddetme tavrı ve bir kere hastalık yayılmaya başladığında kamuoyuna bir sorun olduğunu itiraf etmedeki isteksizlikleri olduğunu belirtti.

Asya’da 4 ülkede 2003’ten beri önce göçmen kuşlarda ve kümes hayvanlarında görülen ardından insanlara sıçrayan kuş gribinden, hastalıklı kuşlarla yakın temastaki 66 kişi öldü, yüzmilyonlarca kümes hayvanı da itlaf edildi. Dünya çapında olası bir yeni grip salgınına hazırlık için bazı hükümetler ve uluslararası kuruluşlar hazırlıklara başladılar.

“WHO’NUN UYARILARINI DİKKATE ALMAK ZORUNDAYIZ”
Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Prof. Dr. Necdet Ünüvar, Dünya Sağlık Örgütü’nün kuş gribi konusundaki uyarısını dikkat almak gerektiğini belirterek, “Bununla ilgili gerekli tedbirleri almış durumdayız” dedi.

Ünüvar, kuş gribinin şu an itibariyle Türkiye için çok ciddi bir risk gibi görünmediğine işaret etti. Şu anda hastalığın insandan insana bulaşmadığına da dikkati çeken Ünüvar, şöyle konuştu:
“Buna rağmen Sağlık Bakanlığı olarak tüm birim ve teşkilatımızı uyardık. Bakanlık merkezimizde de önlem amaçlı birtakım çalışmalar yapıyoruz. Alınan önlemleri yakında kamuoyuna duyuracağız. Dünya Sağlık Örgütü’nün uyarılarını dikkate almak zorundayız. Örgüt dünyadaki tüm ülkeleri uyarıyor.”

MAZI
30 09 2005, 17:00
<a target=new href=http://www.ntvmsnbc.com/news/343449.asp]Hepatit tanısının tek yolu kan testi[/url]

Hepatit virüslerinin kronik hale geldiğinde karaciğer yetersizliği, siroz ve karaciğer kanserine dönüşme riski taşıdığı belirtilerek, risk grubunda olanların hepatit tanısının tek yolu olan kan testi yaptırması gerektiği dile getirildi.

İSTANBUL - Viral Hepatitle Savaşım Derneği Genel Sekreteri Prof. Dr. İsmail Balık, “Dünya Hepatit Bilinçlendirme Günü” günü dolayısıyla yaptığı yazılı açıklamada, tüm dünyada 250 milyon Hepatit B (HBV) ve 170 milyon Hepatit C (HCV) hastası bulunduğunu, Türkiye’de ise 3-5 milyon Hepatit B, yaklaşık 1 milyon da Hepatit C hastası olduğunun tahmin edildiğini bildirdi.

Hepatit A, B, C, D ve E virüslerinin neden olduğu ve karaciğere ağır hasarlar verebilen bir enfeksiyon hastalığı olarak tanınan viral hepatit türleri arasında kronikleşme riski ve yaygınlık açısından en tehlikelilerinin Hepatit B ve C olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Balık, “Kronik hale geldiğinde ağır karaciğer yetersizliği, siroz ve karaciğer kanserine dönüşme riski taşıyan hepatitte yine erken tanı vedoktor kontrolü altında tedavi önem taşımaktadır” dedi.

Hepatit tanısının tek yolunun kan testi olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Balık, özellikle risk grubunda yer alıp da test yaptırmayanları vakit kaybetmeden test olmaya çağırdı.

Prof. Dr. İsmail Balık, Hepatit B’nin önlenmesi ve korunması için aşı bulunduğunu, Hepatit C için böyle bir aşının olmadığını kaydederek, herhangi bir bitkisel ilaç veya tıp dışı tedavi yöntemlerinin hepatiti iyileştirmediği gibi birçoğunun zararlı da olabildiğini ifade etti.

BULAŞMA YOLLARI
Hepatit B ve C virüslerinin vücut sıvıları yoluyla, AIDS’te olduğugibi kan ve cinsel yolla bulaştığını dile getiren Prof. Dr. Balık, Hepatit B virüsünün bulaşma oranının AIDS’ten 50-100 kat daha fazla olduğuna işaret etti.

Derideki bir çatlak veya açık yara ile temas eden bir damla kan yada tükürüğün bile hepatitin bulaşması için yeterli olabildiğini belirten Prof. Dr. Balık, anneden bebeğe bulaşmanın da söz konusu olduğunu kaydetti.

Prof. Dr. Balık, kronik Hepatit B enfeksiyonu olanların, virüsü taşımaya devam ettiklerini, bunun için başta yakın temasta oldukları aile bireyleri olmak üzere çevrelerine hastalığı bulaştırmak açısındanönemli bir risk teşkil ettiklerini belirterek, Hepatit B cinsel ilişkiyoluyla bulaşırken, Hepatit C’de ise cinsel ilişki yoluyla bulaşmanın sık görülmediğini bildirdi.

Kan ve kan ürünlerinin kullanımı, kirli enjektörler, cerrahi müdahale, kuaför ve berberlerdeki iyi sterilize edilmemiş manikür-pedikür setleri, tıraş bıçakları, makaslar ve diş fırçalarınınHepatit B ve C virüslerinin bulaşmasına aracılık edebildiğini vurgulayan Prof. Dr. Balık, steril olmayan aletlerle yapılan sünnet, kulak delme ve dövme gibi işlemlerin de Hepatit B ve C’nin bulaşması için önemli bir risk oluşturduğunu sözlerine ekledi.

MAZI
30 09 2005, 17:00
<a target=new href=http://www.ntvmsnbc.com/news/343376.asp]Sağlık Bakanlığı yaşlıları uyardı[/url]

Sağlık Bakanlığı, Türkiye’deki 65 yaş ve üzerindeki yaşlı vatandaşların büyük bölümünün yetersiz ve dengesiz beslenmeden kaynaklanan hastalıkların etkisi altında olduğunu bildirdi.

ANKARA - Sağlık Bakanlığı Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nden yapılan açıklamada, Türkiye’de 65 yaş ve üzerinde yaklaşık 4 milyon kişinin yaşadığı belirtilerek, yaşlı nüfusun oranı ile yaşlı kişilerde hastalıkların görülme sıklığının giderek arttığı belirtildi.

Türkiye’de 65 yaş üzerindeki kişilerin yüzde 89’unun kronik bir hastalığı olduğu vurgulanan açıklamada, bu kişilerin yüzde 35’inde 2, yüzde 23’ünde 3, yüzde 14’ünde ise 4 veya daha fazla hastalığın bir arada görüldüğü kaydedildi.

Açıklamada, Türkiye’de 65 yaş üstü kişilerde gerçekleşen ölümlerin yüzde 43.2’sinin kalp-damar hastalıkları, yüzde 10.3’ünün kanser, yüzde 8.4’ünün ise beyin hastalıklarına bağlı olduğuna dikkat çekilerek, bu ölümlerin ana risk faktörlerinin, sigara ve alkol kullanımı, yüksek tansiyon, bilinçsiz beslenme ve hareketsiz yaşam tarzı olduğu ifade edildi.

“YETERLİ VE DENGELİ BESLENİN”
Açıklamada, 65 yaş ve üzerindeki kişilerde görülen diyabet, obezite, osteoporoz, felç, iskelet ve kas sistemi hastalıklarında bilinçsiz beslenmenin önemli bir risk faktörü olduğu vurgulanarak, bu yaş grubundaki vatandaşlara yönelik şu uyarılarda bulunuldu:
“Yeterli ve dengeli beslenin. Yeterli ve dengeli beslenme, dört besin grubunda bulunan besinlerin yeterli miktarda tüketilmesiyle sağlanır. Bu besinler, süt grubunda yer alan süt, peynir ve yoğurt, etgrubunda yer alan et, tavuk, yumurta ve kuru baklagiller, sebze ve meyve grubu ile tahıl grubuna giren ekmek, bulgur, makarna, pirinç, mısır ve tarhanadır. Bu besinlerin önerilen tüketim miktarları kişiye özgü olarak değişmekte, bireyin yaşı, cinsiyeti ve fiziksel aktivite durumu bu oranları etkilemektedir.”

Açıklamada, öğün sayısının artırılıp, az ve sık yemek yenilmesi ve mutlaka sabah kahvaltısı yapılması konusunda uyarılan yaşlılara, ideal vücut ağırlıklarını da korumaları telkin edildi. Besinler yoluyla alınan enerji ile harcanan enerji arasındaki dengenin sağlanması ve yağlı besinlerin tüketiminin sınırlandırılması gerektiği kaydedilen açıklamada, kırmızı et yerine tavuk ve hindi etinin tercih edilmesi vehaftada en az 2-3 kez balık tüketilmesi önerilerek, şunlar kaydedildi:
“Hayvansal kaynaklı yağ tüketimini azaltın ve bitkisel kaynaklı sıvı yağları tercih edin. Az yağlı veya yağsız süt ve yoğurt tüketimine özen gösterin. Kan şekerini hemen yükselten şeker, şekerli ve hamurlu besinler yerine muhallebi ve sütlaç gibi sütlü tatlıları tercih edin. Özel gün ve toplantılarda pasta, tatlı ve şekerleme tüketiminden olabildiğince kaçının. Her gün 5-7 porsiyon sebze ve meyve ile haftada 2-3 kez kuru baklagil yemeği tüketin. Kızartma ve kavurma yöntemleri yerine sağlık açısından daha uygun olan haşlama, ızgara ve fırında pişirme yöntemlerini tercih edin. Kızartılmış besinlerden uzak durun. İçinde et bulunan yemekleri pişirirken ilave yağ koymayın. Mümkün olduğunca yaşınıza uygun olarak fiziksel aktivitelerinizi artırın.”

TUZ VE SUYA DİKKAT!
Açıklamada, 65 yaş üzerindeki kişilerde yoğun olarak görülen, beyin kanamaları ve ölümlere yol açan yüksek tansiyondan korunmak için günlük tuz tüketiminin kısıtlanması gerektiği vurgulanarak, sofrada yemeklere tuz eklenmemesi ve tuz ilave edilmiş geleneksel besinler olan turşu ve salamuralardan uzak durulması önerildi.

65 yaş üstü kişilerin sıvı kayıpları ile bu kayıpların yol açtığı sağlık sorunlarının diğer yaş grubundaki kişilere göre daha yüksek olduğuna dikkat çekilen açıklamada, bu nedenle yaşlı bireylerin günlük sıvı tüketimini artırmaları ve günde 8-10 su bardağı sıvı tüketmeleri tavsiye edildi.

Sigara, alkol, aşırı çay ve kahve tüketiminin herkes için özellikle de yaşlı kişiler için sağlık sorunlarına davetiye çıkardığı kaydedilen açıklamada, ıhlamur, taze sıkılmış meyve suyu, ayran ve çorbanın yaşlı bireyler için uygun içecekler olduğuna vurgu yapıldı.

MAZI
30 09 2005, 17:00
<a target=new href=http://www.ntvmsnbc.com/news/343498.asp]İlaçla etkileşmeyen bitki çayı için[/url]

Alternatif tıp ve doğal besinlerin yararları tartışılırken, vatandaşların rağbet ettiği bitki çaylarının da bilinçli kullanılması gerektiği bildirildi.

İZMİR - Ege Üniversitesi (EÜ) Eczacılık Fakültesi Farmakognozi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bijen Kıvçak, yaptığı açıklamada, ilaç kullanan kimselerin, bitki çayı içerken hekime danışmalarının son derece önemli olduğunu vurguladı.

Hastaların, kullandıkları ilaçlarla etkileşmeyen bitki çayı içmeleri gerektiğini belirten Prof. Dr. Kıvçak, şunları kaydetti:
“En fazla tüketilen papatya ve ıhlamur gibi çayların bile çeşitli ilaçlarla etkileşimi vardır. Bitkinin içindeki etken madde ve kullanılan ilacın etkileşimi mutlaka hekime sorulmalı, hekim de eczacıya danışmalıdır. Örneğin, ısırgan tohumunun yararları kadar gizli kalp yetmezliği olan kimselerde kalp krizini tetikleyici bir yanetkisi vardır. Bu gibi durumların önüne geçmek için hasta, hekim ve eczacının işbirliği şarttır.”

“BAKANLIĞIN ONAYI ARANMALI”
Prof. Dr. Kıvçak, bitki çaylarının Sağlık Bakanlığı’nın denetiminde üretilmesi gerektiğini de ifade ederek, “Bitkiyi toplayan kişinin ne kadar ehil olduğu, bitkinin nereden toplandığı ve hangi koşullarda kurutulduğu önemlidir. Başta egzoz gazı olmak üzere çeşitlidış faktörler nedeniyle bitki, şehir merkezinden toplanmamalıdır. Bitki, egzozun yaydığı ağır metalleri çektiği için bu durum çok tehlikelidir” dedi.

Bu kriterlere dikkat edilmeden üretilen ve Sağlık Bakanlığı’nın onayı olmayan bitki çaylarının tüketilmemesi gerektiğini bildiren Prof. Dr. Kıvçak, özellikle son dönemde oldukça popüler bir bitki olanketen tohumunun yaygın kullanımında da yanlışlıklar bulunduğuna dikkatçekti. Prof. Dr. Kıvçak, şunları kaydetti:
“Keten tohumu genellikle dövülmüş şekilde satılıyor. İçeriğinde sabit yağ, değişik asitler ve omega yağları içerdiği için bu bitkinin ezildikten sonraki iki günde tüketilmesi gerekir. Aksi takdirde mide ülseri ve kanser gibi tehlikeli hastalıklara yol açar. Bu yüzden ezilmemiş olarak alınıp tüketileceği zaman ezilmelidir. Ayrıca keten tohumu bitkisinin, halk arasında sanılanın aksine zayıflatıcı özelliği yoktur. Sadece bağırsak mekanizmasını harekete geçirerek metabolizmayıhızlandırır.”

Sansli
03 10 2005, 17:00
<a target=new href=http://www.nethaber.com/?h=31534]Eğer niyetiniz varsa grip aşısını KASIM sonuna kadar yaptırmalısınız[/url]

Grip aşısının her yıl ekim-kasım aylarında tek doz yapılması önerildi.

Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Başhekim yardımcısı ve Halk Sağlığı Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Galip Ekuklu, aşıyla koruyuculuğun sağlıklı kişilerde yüzde 80'lere vardığını belirterek, yaş ilerledikçe koruyuculuk oranının yüzde 50-60'lara düştüğünü söyledi.

Ekuklu, 'Aşının yapılması kişinin bütün grip virüslerine karşı korunduğu anl***** gelmemektedir. İnsanlar aşılı oldukları halde gribe yakalanabilirler' dedi.

Galip Eruklu, grip aşısını önerdikleri risk grubunu şöyle sıraladı: 65 yaşından büyük yaşlılar, diyabet, astım, kronik akciğer, kronik kalp ve damar sistemi hastaları, huzurevi, bakımevi gibi kalabalık ortamlarda bulunanlar, 4 aylıktan ileri hamile kadınlar, HIV ile enfekte kişiler, sık seyahat edenler.

whitesnow
03 10 2005, 17:00
Kalp sorunlarını için mikroçip geliştirildi

HELSİNKİ - Finli bilimadamları kalp sorunlarını tespit eden mikroçip geliştirdi.

Tampere Teknoloji Üniversitesi'nden Araştırma Grubu Başkanı Prof. Jukka Lekkala, deri altına yerleştirilecek mikroçipin doktorları herhangi bir sağlık problemi konusunda da uyarabileceğini, aletin insanlarda kullanılmaya başlamasının zaman alabileceğini vurguladı.

Ellerinde halen bir çift prototip olduğunu söyleyen Lekkala, yıl sonuna kadar ineklere yerleştirecekleri mikroçiplere uygun kaplama maddesi bulma sorununun devam ettiğini ifade etti.

Mikroçiplerin elektrokardiogram sinyallerini, kalp atışını ya da diğer sağlık göstergelerini ölçebildiği ve verileri geçebildiği ayrıca, acil tedavi gerektiğinde alarm gönderebildiği belirtildi.

Sansli
04 10 2005, 17:00
<a target=new href=http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=165961]Güçlü bellek için yarım saat [/url]

BBC - LONDRA - Orta yaşta haftada iki kere yarım saat egzersiz yapmak ileri yaşta bunama riskini yarı yarıya azaltıyor, genetik olarak alzheimere yatkın olan kişilerde ise hastalığa yakalanma riskini yüzde 60 oranında düşürüyor.
65 ile 79 yaşları arasında ileri derecede alzheimer ve bunama hastası 200 kişinin 21 yıllık 'hareketlilik'lerini inceleyen İsveçli bilim adamları, bu kişilerin orta yaş dönemlerinde fiziksel açıdan pasif olduklarını tespit etti.
Doktorlar, sağlıklı bir kalp ve akciğerler için de haftada üç ile beş kez 20-30 dakika nefes açıcı hareketler yapılmasını öneriyor. İsveçli ekip, vücudun tümü için faydalı olan egzersizin, beyin için iyi olabilmesi için pek çok neden olabileceğini ifade ediyor. Örneğin, düzenli egzersiz ile beyindeki küçük kan damarları sağlıklı kalarak beyni çeşitli koşullara karşı koruyor. Alzheimere neden olduğu düşünülen beyindeki 'amiloid protein' oluşumu da egzersiz ile azalıyor. Egzersiz idrak ve hafıza kuvvetini de olumlu etkiliyor.

Sansli
04 10 2005, 17:00
<a target=new href=http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=165968]1897 yılından beri hâlâ keşfediliyor [/url]

'Aspirin Ödülü'nün son sahibi ilacın damardaki etkilerini gösteren Dr. Derek Gilroy oldu.

LİZBON - Eğer bir yıl içinde satılan tabletlerini yan yana dizerseniz Dünya'dan Ay'a gidiş-dönüş mesafesini kaplıyor. Sadece ABD'liler bir yılda 80 milyar kutusunu yutuyor. Hakkında bugüne kadar 25 bini aşkın bilimsel tebliğ var. Kalp, bunama, dişeti hastalıkları, katarakt, baş ağrısı, soğuk algınlığının yanı sıra erkeklerde felç geçirmeyi yüzde 30 azalttığı yönünde yapılan araştırmalar bulunuyor. Her gün bir tane tüketildiğinde kalp krizi riskini azalttığı belirtiliyor.
Bu maddenin adı Asetil Salisilik Asit, yani ASA. Yani Aspirin. Yani, dünyanın en çok tanınan ve üzerinde en fazla araştırma yapılan ilacı. Pek çok kişinin deyişiyle '100 yıllık mucize'.
Hâlâ vücuttaki yeni etkileri keşfedilmeye devam eden Aspirin, bu yıl da bir bilim ad***** ödül getirdi. Üretici Bayer'in 10 yıldır düzenli
olarak verdiği 'Aspirin Ödülü'nün son sahibi, ilacın iltihaplanmayı nasıl giderdiğini fareler üzerindeki deneylerle gösteren Dr. Derek R. Gilroy.

Akyuvar rehberi
Dr. Gilroy'un yaptığı araştırmaya göre Aspirin, vücuttaki iltihaplanmayı damarlara etki ederek gideriyor. Çünkü Aspirin, vücudun nitrik oksit salgılanmasını sağlıyor. İltihaplanma durumunda vücut hemen alarma geçiyor ve sorunun meydana geldiği bölgeye akyuvar (lökosit) gönderiyor. Ancak akyuvarlar 'görev bölgeleri'ne giderken yollarını şaşırıp damarlara yapışıyor. Nitrik oksit akyuvarların damarlara yapışmasını engelliyor. Aspirin ise vücudun nitrik oksit salgılamasını sağlıyor.
36 yaşındaki Dr. Gilroy, faralere verilen ASA'nın ardından damarlarda akyuvarların nasıl hızla hareket ettiğini mikroskoptan elde edilen görüntülerle ortaya koydu. Nitrik oksit damarlar üzerinde etkili. Lökositlerin damar sisteminden ayrılmasını sağlıyor. Nitrik oksiti artırırsak bunu etkin yapabiliriz dedik. Aspirin verince akyuvar sayısının arttığını gördük. Bu, Aspirin'e has bir etki diyen Gillroy, 10 bin avroluk ödülün sahibi oldu.
--------------------------------------------------------------------------------


Eski Mısır'da da kullanıldı
100 yılı aşkın süredir pek çok rahatsızlıkta kullanılan Aspirin'in geçmişi aslında çok daha eskilere dayanıyor. Asprinin esas hammadesi olan söğüt yaprağı binlerce yıl boyunca ağrı giderici olarak kullanılmış. Eski Mısır yazılı belgelerinde adı geçen söğüt ağacından, tıbbın babası Hipokrat'ın da ağrı kesici olarak yararlandığı biliniyor.
Ancak söğüdün, bugün hepimizin kullandığı bir ilaca dönüşme serüveninde en büyük pay sahibi olan kişi Alman kimyager Felix Hoffman. 'Aspirin'in babası' olarak da adlandırılan Hoffman, laboratuvar ortamında ASA üretmeyi 10 Ağustos 1897'de başardı. Ve o günden beri de hem Bayer firmasının hem de dünyanın en tanınan ilacı oldu Aspirin. Çok basit bir içeriği olan ilacın her yıl kullanım alanı genişliyor.


Soğuk algınlığıyla üç yıl
Aspirinin C vitamini desteğiyle soğuk algınlığı tedavisinde de kullanıldığını belirten Cardiff Üniversitesi Biyolojik Bilimler Fakültesi Soğuk Algınlığı Merkezi yöneticisi profesör Ronald Eccless, 200'ü aşkın virüs soğuk algınlığına neden oluyor. Kişinin yılda 2-5 kere yakalandığı soğuk algınlığı, burunda başlıyor. 75 yıl yaşarsak 200 kez soğuk algınlığı geçiriyoruz. Bu, ömrümüzün üç yılı demek! 1918'deki İspanya gribi salgınında Aspirin çok etkili olmuştu. Soğuk algınlığında Aspirin hâlâ çok etkili dedi.

Sansli
04 10 2005, 17:00
<a target=new href=http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=165962]Bir öğünü iki saatte tüketin [/url]

Sağlıklı ramazan için besinlerin beşte ikisinin sahur, beşte üçünün iftarda alınması, bir öğünlük yiyeceğin iki saate yayılarak tüketilmesi öneriliyor.

İSTANBUL - Ramazanla değişen beslenme alışkanlığı beraberinde sorunlar da getirebilir. Hacettepe Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü Beslenme Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Sevinç Yücecan, sahura kalkmadan veya yatmadan önce hafif bir şeyler yiyerek oruç tutmanın sakıncasına dikkat çekti, ramazanı sağlığa zarar vermeden geçirmenin koşullarını anlattı:
Günlük gereksinimin beşte ikisi sahurda, beşte üçü iftarda alınmalı. Sahur, kişiyi gün boyunca oruca hazırlayan öğündür. Ramazanda beslenmeyi tek öğüne indirmek sakıncalı. Çok uzun süre aç kalmak sonucu halsizlik, yorgunluk, baş ağrısı, baş dönmesi, unutkanlık, dalgınlık, dikkatsizlik, uykuya meyil, sinirlilik gibi semptomlar gelişebilir, iş verimi düşer. Ayrıca uzun açlık süresi, mide asit salgısını da artırarak hazımsızlık, şişkinlik, ekşime gibi çeşitli sindirim sistemi şikâyetlerine neden olabilir. Bu nedenle sahurda emilimleri diğer besinlere kıyasla daha yavaş olan, kan şekerini daha yavaş yükselten et, süt, peynir, yoğurt, yumurta gibi besinler veya bu besinlerden oluşan yemekler tüketilmeli. Sebzeli börekler ve meyve de yenilebilir.


Baharat ve yağdan uzak durun
Yücecan'ın verdiği bilgilere göre aşırı tuzlu yiyecekler ve içecekler, örneğin turşular, tuzlu ayran, ağır tatlılar, börekler susatan türde yiyecekler olduğundan, sahurda yenmemeli. Ayrıca mideyi uyaran çok acılı baharatlı yemeklerden de uzak durulmalı. İftarda ise ağır hamur işi, kızartmalar, baklavaların yerine çorba, haşlanmış-ızgara veya fırında pişirilmiş et, sebze yemekleri, bol salata ve meyve yenilebilir. Tatlı olarak daha hafif olduğu için sütlü ve meyveli tatlılar tercih edilmeli.
Oruç tutanlarda su kaybı olduğundan, komposto, hoşaf gibi yiyecekler, meyve suları iyi birer seçenek olabilir.
Prof. Dr. Sevinç Yücecan, özellikle ülser-gastrit, hipertansiyon, diyabet ve kalp-damar hastalıkları gibi uzun süreli açlıktan olumsuz etkilenecek hastaların ve bunun gibi hastalığı olanların oruç tutmasının sakıncasına dikkat çekti, bu hastalıklarda diyet ve ilaç tedavisinin çok önemli olduğunu vurguladı. Tedavideki aksamanın bazı sağlık sorunlarını artırabileceği uyarısında da bulunan Yücecan, bu durumun gebe ve emzikli kadınlar, yaşlılar, ağır işte çalışanlar, hatta sınav dönemindeki öğrenciler için de geçerli olduğunu söyledi.


Dört ana gruptan yiyecek
Yücecan, ramazanda dikkat edilecek en önemli konunun fazla miktarda yiyeceği kısa sürede tüketmemek olduğunu vurguladı: Besin öğelerinin organizmada daha randımanlı kullanılması için dört ana besin grubundan (süt ve süt ürünleri, et, yumurta, kuru baklagil, sebze ve meyveler, tahıllar) karışık bir diyetin temini ve bir öğünde yenecek yiyeceklerin yaklaşık iki saat içinde tüketilmesi gerekir.

Imbat
05 10 2005, 17:00
<a target=new href=http://www.hurriyetim.com.tr/haber/0%2C%2Csid~1@w~1@nvid~640639%2C00.asp]Ürküten keşif[/url]

Bilim adamları, 1918 yılında 20-50 milyon insanı öldüren virüsü laboratuvarda yeniden canlandırdı. Bu virüsün bugünlerde can alan kuş gribiyle benzerliği saptandı.

‘İspanyol gribi’ olarak da adlandırılan ve 1918 yılında dünya genelinde 20-50 milyon insanın ölümüne yolaçan H1N1 virüsü yüksek korumalı bir laboratuvarda yeniden canlandırıldı. Bu canlandırma ilginç bir gerçeği ortaya çıkardı. Öldüren H1N1 virüsü de kuştan insana bulaşarak yayılmıştı. Uzmanlar halen dünya için tehdit oluşturan kuş gribinin gelecekte dünya çapında yayılma tehdidine karşı savunma önlemleri geliştirmede ve gripleri daha iyi anlamada yardımcı olabileceği inancıyla yeniden canlandırıldığını söylediler.

Kuştan insana geçebilir

ABD Silahlı Kuvvetler Pataloji Enstitüsü’nden yapılan açıklamaya göre, 1918 yılındaki virüs de günümüzde Güneydoğu Asya’yı etkileyen kuş gribi virüsü gibi kuşlardan kaynaklanıyor. 1918 yılında değişime uğrayan virüs, insanlara bulaşmış ve yayılmıştı. Asya’daki kuş gribi, şimdiye kadar 65 kişinin ölümüne yol açmasına rağmen, insandan insana geçmiyor. Enstitü’den Dr. Jeffery Taubenberger, ‘Ancak virüsler hızla değişime uğruyor ve 1918 yılında görüldüğü gibi bulaşıcı nitelik kazanabiliyor’ dedi.

Nasıl kanıtlandı

İnsan kökenli grip virüsünün döllenmiş kuş yumurtalarına bulaşma yoluyla öldürmediği ortaya çıktı. Ancak virüs döllenmiş kuş yumurtalarına enjekte edilirse, Asya kuş gribinde olduğu gibi yumurtaların ölümüne yol açtığı, bunun da 1918 yılındaki virüsün kuş kökenli olduğunu kanıtladığı belirtildi. 1918’den sonra insanlar bağışıklık kazandığı için bu virüsü yeniden canlandırmanın kamu sağlığı açısından taşıdığı riskin çok az olduğunu söyleniyor.

MAZI
12 10 2005, 17:00
<a target=new href=http://haber.mynet.com/detail_news/?type=Health&id=X1129194367109&date=13Ekim2005&ref=haberHome]Boğmacaya karşı yeni aşı[/url]

Boğmacaya karşı çok etkili yeni bir aşının geliştirildiği bildirildi.

New England Journal of Medicine dergisinde yayımlanan haberde, yeni aşının ABD'de yılda bir milyondan fazla çocuk ve yetişkinin hastalığa yakalanmasını önleyebileceği belirtildi.

Amerikan Ulusal Sağlık Enstitüsü'nün finanse ettiği klinik deneylerden elde edilen sonuçlara göre, aşı 15-65 yaş arası 2800 kişi üzerinde denendi ve bu kişilerden yüzde 92'sinin boğmacaya yakalanması önlendi.

Yeni aşıda, bağışıklık sistemin güçlendirilmesi için boğmacaya yol açan 'bordetella pertussis' bakterisinin arılaştırılmış elementlerinin

13.10.2005

MAZI
12 10 2005, 17:00
<a target=new href=http://haber.mynet.com/detail_news/?mainPage=1&which=headline&id=X1129215474795&ref=haberHome&date=13Ekim2005]Virüse önlem nasıl alınmalı?[/url]

İstanbul Üniversitesi Veteriner Fakültesi Dekanlığı, Kuş Gribi virüsüne karşı alınması gereken tedbirleri açıkladı.

Hastalığın tespit edildiği bölgelerde sıkı karantina tedbirleri alınmalı, bu bölgelerde hayvan ve hayvansal ürünlerin giriş çıkışları kontrol altında tutulmalıdır. Hayvan hareketleri kısıtlanmalıdır.

Ölen ve hastalıktan şüpheli hayvanların imhası gerekmektedir. Hastalığın hayvanlar arasında çok bulaşıcı olması nedeni ile bu tedbirler hastalığın ülke çapında ve uluslar arası anlamda yayılmasının engellenmesinde önemli rol oynar.

Hastalığın çıktığı işletmeler ve hayvan hareketlerinin olduğu bölgelerde etkili dezenfeksiyon uygulamaları yapılmalıdır. Yine hayvanlarla temasta bulunduğu düşünülen tüm alet, malzeme ve taşıma araçları da dezenfeksiyona tabi tutulmalıdır.

Bu işletmelerde çalışan personel kontrolden geçirilerek koruma tedbirlerinin uygulanması gerekmektedir.

Veteriner ve sağlık teşkilatı ile halk arasında iyi bir haberleşme ve acil uyarı sistemi gereklidir.

Tavuk, hindi, ördek, kaz gibi kümes hayvanlarının göçmen kuşlarla teması engellenmelidir. Bu konuda, 3-5 kümes hayvanı şeklinde halk elinde bulunan kanatlılara bulaşmaya dikkat edilmesi gerekir.

Kanatlı hayvanlarda erken tanı hizmetlerinin geliştirilmesi ve aşı çalışmalarına destek sağlanması.

Hastalık etkenleri ile bulaşma ihtimali olan gıdalarla temas sonrasında insanların temizlik ve dezenfeksiyon tedbirlerini alması gerekir.

Gıda işleme ünitelerinde ve evlerde genel temizlik ve hijyen kurallarına uyulmalı, gıdalar iyi pişirilmeli ve sebze-meyveler iyi yıkanmalıdır. Hayvansal gıdalar çiğ tüketilmemelidir.

Son günlerde birçok ülkeyi ve ülkemizi de etkileyen kuş gribi (yüksek patojeniteye sahip influenza A virusu infeksiyonu) problem olmaya devam etmektedir. Bu nedenle halkımızın ve kanatlılarla ilgili sektörlerin konu hakkında bilgilendirilmesinde yarar vardır.

HASTALIĞIN TANIMI

Hastalık, kanatlı hayvanlarda (tavuk, kuş, hindi, su kuşları, ördekler, kaz gibi) ve bazen domuzlarda görülen ve son yıllarda kanatlılardan insanlara da bulaştığı bildirilen viral bir infeksiyon sonucu oluşmaktadır. Hasta hayvanlarda, üst solunum yolu ve sinir sistemine ilişkin belirtiler görülür.

HASTALIK ETKENİ

Hastalığa neden olan virusun (avian influenza A virusu) 15 tipi bulunmaktaır. Son yıllarda bu tiplerin bazıları (H5, H7 ve H9) insanlarda infeksiyonlara neden olmuştur. Günümüzün sıkıntısı olan ve son yıllarda insanlarda da görülebilen kuş gribinin H5N1 tarafından oluşturulduğu saptanmıştır. Virus kanatlılar arasında kolay yayılabilmekte ve %100'e varan ölümlere neden olmaktadır.

Virus 56 °C'de 3 saat, 60°C'de 30 dakika, 22 °C'de 4 gün ve 0°C'de 1 ay canlı kalabilmektedir. Tavuk ve kuşların dışkısında ise 3 ay kadar canlı kalabilmektedir. Virus dezenfektanlara duyarlıdır.

VİRÜSÜN İNSANLARA BULAŞMASI

Kuş gribi virusu insanlara, kanatlı hayvanlarla ve dışkılarıyla yakın temas sonucu solunum ve ağız yolu ile bulaşmaktadır. Sulara karışan kanatlı hayvan dışkıları virusun diğer kanatlılara ve insanlara bulaşmasında önemli rol oynar. Bu bağlamda göçmen kuşların su kaynaklarını kirletmesi büyük risk oluşturmaktadır. Çünkü 1 gr kuş dışkısı 1 milyon tavuğu infekte edecek düzeyde virus içermektedir. Ördeklerin hastalığı daha hafif derece geçirmesi nedeniyle insanlar fark etmeden kuş gribini bu hayvanlardan alabilirler. İnsandan insan bulaşmanın olabileceği fakat bunun genellikle zor olduğu bildirilmiştir.

HALK SAĞLIĞI YÖNÜNDEN ÖNEMİ

Hastalıklı hayvanların tüketimi yasaktır ve kesinlikle itlaf edilmelidir. Bu tür hayvanların etleri ve ürünleri insan tüketimine sunulmamalıdır. Ancak, bilimsel verilere göre virus ısıtılmaya dayanıksız olduğundan, virusun pişirilmiş tavuk-hindi etleriyle insanlara bulaşma riski yoktur.

Gıda işleme tesislerinde, el yıkama, bulaşmaların engellenmesi ve dezenfeksiyon gibi iyi hijyen tedbirlerinin alınmaması sonucu virus gıda işletmelerinde çalışan insanlara bulaşabilir.

Dışkı ile bulaşmış gıdalar (örneğin yumurta, kanatlı etleri) virusun taşınmasında rol oynayabilir. Bu gıdalara temas eden insanların da hijyenik önlemleri almaması ile ( el yıkama, kirli ellerin ağza sokulması v.b.) insanlarda infeksiyon oluşabilir. Ayrıca, hastalıklı hayvanların dışkılarının bulaştığı sular hayvanlar ve insanlar tarafından içilmemelidir.


GEREKLİ ÖNLEMLER ALINDI

Sağlık Bakanlığı, kuş gribi ile ilgili şimdiye kadar alınan tüm önlemlerin, virüsün ölümcül olduğu varsayımına dayanılarak yapıldığını bildirdi.

Sağlık Bakanlığı Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürü Turan Buzgan, Avrupa Komisyonu'ndan gelen haber üzerine yeni bir tedbir almaya ya da panik havasına girmeye gerek olmadığını söyledi. Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker ise, kuş gribi konusunda küresel işbirliği yapılması gerektiğini belirterek, gerektiği takdirde AB'den uzmanların Türkiye'ye geleceğini söyledi.

Virüsün ortaya çıktığı bölgede 8 kişiye yönelik koruyucu ilaç tedavisinin sürdüğünü söyleyen Turan Buzgan, salgın durumunda ellerinde yeterli ilaç bulunduğunu vurguladı. Buzgan, halkın paniğe kapılarak ilaç depolamasına gerek olmadığına da dikkat çekti.

13.10.2005

MAZI
14 10 2005, 17:00
<a target=new href=http://www.hurriyet.com.tr/yasam/3359948.asp]Acı biber kalbe ve uykusuzluğa iyi geliyor[/url]

Avustralya’daki Tasmanya Üniversitesi uzmanlarının yaptığı araştırmaya göre kırmızı acı biber, kalp sağlığına ve uykusuzluğa iyi geliyor. 10 kişilik bir gönüllü grubu üzerinde 18 aydır araştırma yapan bilim adamları, bir gruba günde 15 gram kırmızı acı biber verirken, diğer gruba vermediler.

Araştırmayı yürüten Dominic Geraghty sonuçların çok umut verici olduğunu belirterek ‘Kırmızı acı biber tüketimi sayesinde iyi bir uyku çekebiliyorsunuz. İyi bir uyku da kalp sağlığı üzerinde olumlu etki yaratıyor. Biber, her gün düzenli olarak almamız gereken bir gıda’ dedi.

Daha önce de kırmızı acı biberde bulunan ‘capsaicin’ adlı maddenin eklem iltihabı ağrılarını azalttığı da laboratuvar ortamında kanıtlanmıştı.

Imbat
17 10 2005, 17:00
<a target=new href=http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/3398105.asp?yazarid=95&gid=61]Nasıl bir yaşlı olacaksınız[/url]

Prof. Dr. Osman MÜFTÜOĞLU

İyi yaşamanın yolu doğru bir yaşam planı yapmaktan geçiyor.

‘Daha iyi bir hayat’ yaşamak istiyorsanız yola iyi bir yaşam planlaması ile çıkmalısınız. Bu planın içine bir tutam umut, bir parmak coşku, bir avuç da keyif katabilirseniz işiniz daha kolaydır. Sonrasında hayat ipinin ucunu azıcık gevşetmeniz ama oyunu asla terk etmemeniz yetiyor.

İYİ yaşamanın iyi yaşlanmak ile aynı anlama geldiğinden hiç kuşkunuz olmasın. ‘Bu kadar uzun yaşayacağımı bilseydim kendime daha iyi bakardım’ diyen ünlü caz ustası Eubie Blake, yüz yıl yaşayacağını hiçbir zaman düşünmemişti. Modern tıptaki gelişmeler, sosyal güvenlik sistemindeki iyileşmeler ve global bir köy haline gelen dünyanın yeni gerçekleri, siz isteseniz de istemeseniz de ortalama yaşam sürenizi uzatacaktır.

Nasıl bir yaşlı olacağınız, nasıl yaşadığınız ve nasıl yaşlandığınızla yakından ilişkilidir. Anti-aging mucizeleri diye tanımlanan olmayacak beklentileri bir yana bırakıp yaşam kalitenizi etkileyecek önlemleri bir an evvel almalı, sizi bekleyen sorunlardan korunmaya daha şimdiden başlamalısınız. İyi yaşamak, iyi yaşlanmak anl***** da geliyor. Yeni hayat, hepimizin birer sağlıkı yaşama ve yaşlanma uzmanı olmasını gerektiriyor.

Modern tıbbın ve son çeyrek yüzyılda yeni bir kimlik kazanan tamamlayıcı tıp yöntemlerinin sadece bir hedefi var:

Sizi daha mutlu yaşatmak!

Bunun için kişisel yaşam planınızı bir an önce yapın. Bu planın gerçekleşmesi için Kendi hayatınızın sıradan bir figüranı olmayı bırakıp oyuna aktif olarak katılın. Hayat oyununuzun senaryosunu kendiniz yazın, başrolü siz oynayın. Doğrudur! Kader vardır ve hep olacaktır. Onu belirleyenin, o ince ve uzun yolda yürüyenin biraz da siz olduğunu asla unutmayın. Hayatın ve sağlıklı olmanın hazzını daha çok hissetmek istiyorsanız yukarıda söylediklerimizi bir kez daha hatırlayın:

Hayatınızı planlayın ve içine mutlaka biraz lezzet, coşku, keyif ve biraz da umut ve sevgi katın.

BU PLANI ÖRNEK ALIN

Sağlığınızı geliştirmeye ve güçlendirmeye çalışın. Doğru ve dengeli beslenin, aktif, huzurlu, üretken biri olun.

Bağışıklığınıza güç verin. Koruyucu aşılarınızı yaptırmayı, gereğinde besin desteklerinden, vitamin-mineral ve bitkisel ürünlerden yararlanmayı unutmayın.

Ağız ve diş sağlığınıza önem verin.

Kişisel hijyeninizi önemseyin. Temiz ve bakımlı bir vücut, sağlıklı yaşamın ilk adımıdır.

Sadece dış bakımınız yetmez. İç bakımınız da önemlidir. Sağlık kontrollerinizi düzenli olarak yaptırın.

Bu kontrollerde size önerilen beslenme, uyku, aktivite ve stres yönetimi önerilerini uygulayın.

Eğer doktorunuz önermiş ise ek destekleri kullanın. Reçete edilen ilaçlarınızı düzenli olarak alın. Gereksiz ilaç kullanmayın.

Kalp-damar, sinir ve sindirim sistemlerinizin yaşlanmasını yavaşlatmaya çalışın.

Ruh sağlığının en az bedensel sağlık kadar önemli olduğunu unutmayın. Ruhunuza iyi gelen şeylerin bedeniniz için de iyi olduğundan kuşku duymayın: İç hesaplaşmalardan korkmayın.

Duygusal ağırlıklarınızdan arının, sadece bedensel değil ruhsal hafiflemenin de gençleştirdiğini unutmayın.

Kendinize ait olan yaşam alanları yaratın. Zaman zaman o alanlarda kendinizle baş başa kalmayı, unuttuğunuz farkındalıkları yeniden yaşamaya ve yeni farkındalıklar oluşturmaya bakın.

İç sesinize kulak tıkamayın. Kendinize yakın durun, mümkün olduğu kadar kendiniz kalın. ‘Fotokopi insanlar’ın çoğunun huzursuz, keyifsiz ve amaçsız olduğunu unutmayın.

Sadece ‘kronolojik yaşınızı’ uzatıp ‘biyolojik’ ve ‘psikolojik yaşınızı’ genç ve güçlü tutmakla kalmayın. ‘Akılda kalma yaşınızı’ da uzatmaya bakın. Siz, sizden sonra daha ne kadar yaşayacaksınız, ne süre ile ve ne nasıl anılacaksınız? sorularına yanıt arayın!

Hayat için bir öneri

Kanadalı siyaset adamı Horst A. Schmid, 1985 yılına girerken dostlarına gönderdiği tebrik kartlarında, hayat görüşünü aşağıdaki güzel ve gerçek sözlerle sıralıyordu:

Hayat bir aşktır... Onu yaşayınız.

Hayat bir hediyedir... Onu alınız.

Hayat bir bilmecedir... Onu çözünüz.

Hayat bir görevdir... Onu yapınız.

Hayat bir yarışmadır... Ona katılınız.

Hayat bir amaçtır... Onu başarınız.

Hayat bir fırsattır... Onu kaçırmayınız.

Hayat bir üzüntüdür... Onu yeniniz.

Hayat bir mücadeledir... Onu kazanınız.

Hayat bir yalnızlıktır... Onunla yüzleşiniz.

Hayat bir güzelliktir... Dev***** dua ediniz.

Hayat bir şarkıdır... Siz de söyleyin.

Hayat bir dostluktur... Değerlendirin.

Hayat bir sözdür... Yerine getirin.

Hayat bir yolculuktur... Onu ‘mutlulukla’ tamamlayın.

Bu önerilerin geçerliliğine inanmamak mümkün değildir. Ancak önemli olan; hangi yaşta olunursa olunsun, bu önerilere sahip olmak ve onları genç yaşlarda kazanabilmektir.

(Hüsnü Oğuz Erkmen, Kişisel Yaşam Planlaması, 2005’ten alınmıştır)

Imbat
17 10 2005, 17:00
<a target=new href=http://www.milliyet.com.tr/2005/10/18/yasam/yas01.html]Kuru meyvelerin mucize yararları[/url]

Sağlık açısından kuru meyveler de son derece önemlidir. Antioksidan kuru meyveler, sinir sistemini korur, enerji verir, kan yapımında mucizeler yaratır

Kuru meyveler, yaş meyvenin içerdikleri % 80-95 oranındaki suyun % 10 - 20 oranlarına düşürülmesi ile elde edilirler.

Bu 'kurutma' işlemi sonrası, C vitamini dışında bütün minerallerin korunduğu kuru meyveler, vücudu yüksek antioksidan potansiyelleri ile öncelikle serbest radikallere karşı korurlar. Türk damak tadına en uygun kuru meyveler kayısı, erik ve elmadır. İşte bu 3 kuru meyvenin faydaları:

Kuru kayısı: Besleyici ve potasyum açısından çok zengindir. Sindirim sorunlarına iyi gelir; stresi, kansızlığı önler. İçerdiği A vitamini akne gibi cilt bozukluklarını önler. Büyümeye yardımcıdır, görme fonksiyonlarını güçlendirir, şeker hastalığının gelişimini engeller, bağışıklık sistemini korur. Potasyum başta kalp kasları tüm kasların ve sinirlerin iyi çalışmasını sağlar. Kayısı lifli bir meyvedir. Lifli besinlerin kan şekerinin dengeli yükselmesini sağladıkları, zararlı maddelerin bağırsakta kalma süresini kısalttıkları için kanserden korunmada faydalı oldukları saptanmıştır.

Kuru erik: Bol miktarda B1, B2, B3, B6, A, C ve E vitamini içerir. Mürdümeriğinin bağırsakları çalıştırıcı etkisi bilinmektedir. İçerdiği zengin potasyum ve magnezyum mineralleri nedeniyle, tansiyon, karaciğer, kalp, böbrek ve romatizma hastaları ile tuzsuz rejim yapanlara önerilir. Güçlü antioksidanları ile kalp hastalıklarına yakalanma ve kriz riskini azaltıcı etkisi bulunmaktadır.

Kuru elma: Besin değeri dışında nefes darlığı ve kalp hastalıklarına karşı koruyucudur. Vücuttan toksinlerin atılmasına yardımcı olur. Lifli olduğu için bağırsakları temizler. Karaciğerinden şikâyet edenler, romatizmalılar ve hatta şeker hastaları bile faydalanabilirler. Elma yatıştırıcı, uyku vericidir ve baş ağrılarına iyi gelir. Kabuğuyla küçük parçalara böldüğünüz elmaları kaynatarak içine isterseniz limon, portakal, tarçın koyarak çay olarak tüketebilirsiz.

Haftanın besinleri
PESTİL
Dut pekmezi, süt, bal, ceviz, fındık ve undan oluşan, protein, karbonhidrat, yağ, vitamin ve mineral maddelerini önemli ölçüde içeren bir gıda maddesidir. Özellikle A ve B vitaminleri ve demir yönünden zengindir. Pestilin 100 gramında 293 kcal bulunur. Vücut doku ve hücrelerinin yenilenmesinde, su dengesinin korunmasında, hormon, enzim üretiminde, bağışıklık sisteminin güçlendirilmesinde önemli etkiye sahiptir. Ayrıca iyi bir enerji kaynağıdır.

DUT
Kalsiyum, demir, B1, B2 ve C vitamini yönünden zengin olan dutun birçok hastalığa iyi geldiği bilinmektedir. Beyaz dut ateş düşürücü ve idrar söktürücü (diüretik) etkiye sahiptir. Karaduttan elde edilen şurubun ise ağız ve boğaz hastalıklarında olumlu etkiye sahip olduğu bilinmektedir.

Imbat
17 10 2005, 17:00
<a target=new href=http://www.milliyet.com.tr/2005/10/18/yasam/ayas.html]'Ağrı, bir kader değil'[/url]

Bu yıl beşincisi düzenlenen 'Ağrısız Yaşam Haftası'nın genel mesajı, 'Ağrının çaresi var' olacak. Kronik ağrı çeken hastalara 'doğru hekim, doğru adres' önerilerinde bulunulacak

Avrupa Ağrı Teşkilatları Federasyonu'nun (EFIC) bu yıl 5.'sini düzenlediği 'Ağrısız Yaşam Haftası' dün başladı. Bu yılki teması 'Yaşlıda Ağrı' olan 17 - 22 Ekim 2005 tarihleri arasındaki haftada, 'Ağrının çaresi var' mesajı verilecek, kronik ağrı çeken hastalara eğitimlerle doğru hekim ve yer tavsiyesinde bulunulacak.

Ekonomik boyutu korkunç
Swissotel'de dün yapılan ve 13 Avrupa ülkesiyle aynı anda başlayan toplantıda konuşan EFIC Başkanı ve Türk Algoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Serdar Erdine, günümüzün önemli sağlık sorunlarından kronik ağrı için yapılan harcamaların tüm hastalıklardan daha fazla olduğunu vurguladı.
Çok az kişinin ağrı yüzünden öldüğüne, ancak binlercesinin ağrıyla yaşamak zorunda kaldığına işaret eden Erdine, kronik ağrının sadece fizyolojik değil psikolojik de birçok soruna neden olduğunu bildirdi.
Erişkinlerin yüzde 50'sinin bir ya da daha çok kronik ağrıdan yakındığını anlatan Erdine, Ağrı, katlanılması gereken bir kader değil dedi.
Prof. Erdine, kronik ağrının dünyada her yıl 700 milyon işgücü kaybı ve 60 milyar dolar zarara neden olduğunu da hatırlattı ve Oysa sadece ağrı kesicilerle ağrıların yüzde 80 - 85'i tedavi edilebiliyor diye konuştu.

Yaşla ağrı da artıyor
Yüzde 20 - 25 kronik ağrı çeken yaşlıların 2020 yılında toplam nüfusun dörtte üçünü oluşturacağını da belirten Prof. Erdine, Ağrı sıklığı yaşa bağlı artıyor. 65 yaş üzerinde yüzde 80 - 85'inde ağrıya neden oluşturabilecek en az bir tane belirgin sağlık sorunu var diyerek sözlerini noktaladı.
Toplantı dahilinde defalarca ameliyat geçiren ve dayanılmaz ağrılar çeken 2 hasta da, tedavileri sonrası normal hayata nasıl döndüklerini anlatıp, hastalara ağrı tedavisi veren ünitelere ve algoloji bilim dallarına başvurmaları çağrısında bulundular.

Rakamlarla ağrı


Türkiye'de ağrı sıklığı yüzde 63.5.
Kadınlarda ağrı daha sık görülüyor (yüzde 70).
En sık baş (yüzde 26), bel (yüzde 13.2), bacaklar (yüzde 13.2) ve karın bölgesi (yüzde 11.2) ağrıları görülüyor.
Ağrı çekenlerin yüzde 7'si hiçbir baş etme yöntemi kullanmıyor. Yüzde 23'ü sadece ağrı kesici kullanıyor.
Ağrı çekenlerin yüzde 58.4'ü hekime giderek, yüzde 15.1'i komşu-arkadaş tavsiyesiyle yüzde 7.5'i de eczacıya danışarak ağrı kesici alıyor.
Avrupa'da her 5 kişiden biri kronik ağrı çekiyor.
Ağrı çekenlerin yüzde 58'inde depresyon vb. psikolojik bozukluklar bulunuyor, 6 kişiden biri ölmek istediğini söylüyor.

Imbat
17 10 2005, 17:00
<a target=new href=http://www.hurriyet.com.tr/yasam/3392344.asp?gid=57]Kanserli hücreleri dondurarak yok etti[/url]

Bir İngiliz cerrah, ilk kez vücuttaki kanserli urları dondurarak yok etti. Dr Omar Maiwand, eksi 190 derecede sıvı nitrojen kullanarak, kanserli hastaları ölmekten kurtardı.

LONDRA’daki Harefield Hastanesi Göğüs Hastalıkları Bölümü’nde görev yapan Maiwand’ın tümörlü hücreleri dondurma işlemi, toplam 16 göğüs kanseri hastası üzerinde denendi ve yedisi bir yıldan beri hiçbir kanser riski ile karşı karşı bulunmuyor.

İlk kanser hücrelerini dondurma operasyonunu 2003 yılında gerçekleştirdiğini belirten Maiwand, ilk hastasının şu anda hiçbir kanserli hücre taşımadığını kaydetti. Maiwand’ın ilk hastası olan 76 yaşındaki Douglas Smith, şu anda normal hayatının sürdüğünü dile getirerek, ‘Eğer bu operasyonu yaptırmamış olsaydım şu anda yaşıyor olmazdım’ diye konuştu.

Sıvı nitrojenle dondurma yönteminde kanserli bölgenin etrafı deliniyor ve içeriye sıvı nitrojen entegre ediliyor. Sıvı nitrojen göğsün içinde açılan delikte dolaştıktan sonra deliğin diğer ucundan vücudu terk ediyor. O sırada çevresinden geçtiği kanser hücreler tamamen donuyor. Dondurma yöntemi hakkında uyarılarda bulunan Londra’daki College Üniversitesi doktorlarından Dr Siow Ming Lee, kanserli hücrelerin dondurarak yok edilmesi yönteminin halen keşif aşamasında olduğunu söyledi.

Sansli
24 10 2005, 17:00
<a target=new href=http://www.mezunusa.com/icerik/bilgi_bankasi/amerikada_yasam/kusgribi.cfm?CFID=162331&CFTOKEN=b7c717254e40b4b8-29A143B0-65B3-B7AA-2A03692EFDC3E583]Kuş Gribi Dünyayı Tehdit Ediyor! [/url]

Geçtiğimiz yıllarda Amerika'yı ve birçok ülkeyi etkileyen kuş gribi (yüksek patojeniteye sahip influenza A virüsü infeksiyonu) Türkiye'de de ortaya çıktı. Balıkesir İli Manyas ilçesi Kızıksa Beldesi ile Salur Köyleri arasında çeltik tarlalarında açık hindi besisi yapan bir işletmede kamuoyunda ‘Kuş Gribi’ adıyla bilinen ‘Tavuk Vebası’ hastalığına rastlandı. Hastalık ülkemizde ilk kez ortaya çıktı. Hastalığın kaynağı ile ilgili olarak net bir bilgi alınamamakla beraber olay yerinin Manyas Kuş cennetine sınır olması nedeni ile göçmen kuşlardan kaynaklı bir bulaşmanın olduğu düşünülüyor.

<a target=new href=http://www.mezunusa.com/icerik/bilgi_bankasi/amerikada_yasam/kusgribi_1.cfm]Kus Gribi Nedir?[/url]


<a target=new href=http://www.mezunusa.com/icerik/bilgi_bankasi/amerikada_yasam/kusgribi_2.cfm]Hastalığın görüldüğü Ülkeler[/url]


<a target=new href=http://www.mezunusa.com/icerik/bilgi_bankasi/amerikada_yasam/kusgribi_3.cfm]Hastalık Etkeni[/url]


<a target=new href=http://www.mezunusa.com/icerik/bilgi_bankasi/amerikada_yasam/kusgribi_4.cfm]Virüs İnsanlara Nasıl Bulaşır?[/url]


<a target=new href=http://www.mezunusa.com/icerik/bilgi_bankasi/amerikada_yasam/kusgribi_5.cfm]Halk Sağlığı Yönünden Önemi[/url]


<a target=new href=http://www.mezunusa.com/icerik/bilgi_bankasi/amerikada_yasam/kusgribi_6.cfm]Hastalığın İnsanlardaki Belirtileri Nelerdir? Tedavisi var mıdır?[/url]


<a target=new href=http://www.mezunusa.com/icerik/bilgi_bankasi/amerikada_yasam/kusgribi_7.cfm]Alınması Gereken Önlemler ve Korunma[/url]


<a target=new href=http://www.mezunusa.com/icerik/bilgi_bankasi/amerikada_yasam/kusgribi_8.cfm]Türk Basınında Kuş Gribi[/url]

Sansli
24 10 2005, 17:00
<a target=new href=http://www.milliyet.com.tr/2005/10/25/yasam/yas02.html]Kışın hasta olmak istemiyorsanız bu yazıyı okuyun[/url]

Vücudunuzu kışa hazırlamak ve hastalıklardan korunmak, beslenme düzeninizde yapacağınız küçük oynamalarla hiç de zor değil... İşte bunun püf noktaları:

Kuru baklagil tüketin: Haftada en az 1 gün kuru baklagil tüketin. Ancak, kurufasulye, nohut ve yeşil mercimek gibi kuru baklagiller zaten iyi birer protein kaynağı olduklarından, bu yemeklere, lezzetini ve besleyiciliğini artırmak için et eklemeyin. Bunun yerine etimizi, protein yönünden fakir olan sebzelerle tüketin.

C vitamini alın: Gribe karşı C vitamini tüketin. Ancak kuşburnu, kırmızı ve yeşil sivri biber, kivi, maydanoz ve rokada bulunan C vitamininin portakal, mandalina ve limonda bulunan C vitamininden daha fazla olduğunu unutmayın.

Bağışıklık sistemi için

Salatadan vazgeçmeyin: Salata, öğle ve akşam yemeklerimizin vazgeçilmez yiyeceklerinden biri olmalı. Özellikle kilo problemi olan kişiler için ton balığı ile hazırlanan domates salatası, akşam için ideal bir yiyecektir.
D, E ve B6 vitaminleri: Bağışıklığı güçlendiren D, E ve B6 vitaminlerini ihmal etmeyin. Ceviz, fındık, ayçiçeği çekirdeği ve diğer tohumlarda, yağlarda, tahıllarda bol miktarda E vitamini bulunmaktadır. D vitamini kaynağı olarak süt, peynir ve balık ilk akla gelenlerdir. B6'yı ise fındık, fıstık, ceviz, ayçiçeği tohumu, tavuk ve balıkta bolca bulabilirsiniz.
Hastalıklara karşı A vitamini: Yeterli miktarda A vitamini, vücuda dışarıdan gelen istilacıların geçebileceği tüm yüzeyleri (cilt ve mukozalar) güçlendirir, beyaz kan hücresi aktivitesini artırır, kansere karşı güçlü bir koruma sağlar. Havuç, ıspanak, brokoli, pırasa, ihtiyacınız olan A vitaminini ihtiva eder.
Minerallerden faydalanın: Güçlü bir bağışıklık sistemi için besinlerle daha çok demir, magnezyum, selenyum ve çinko almaya özen gösterin. Demiri koyu yeşil yapraklı sebzelerden, kırmızı et, tavuk, kuru kayısı ve kuru üzümden; magnezyumu tahıl, sebze, süt ve deniz ürünlerinden; selenyumu balık ve diğer deniz ürünlerinden; çinkoyu ise yumurta, süt, et, tahıl ve deniz ürünlerinden temin edebilirsiniz.
Proteini artırın, yağı azaltın: Daha fazla protein ve daha az yağ kullanımı bağışıklık sistemimizin dostudur. Aşırı yağ kullanımı bağışıklık sistemini baskıladığından özellikle hayvansal yağları iyice azaltın.

Haftanın besinleri
KESTANE
Potasyum, fosfor, magnezyum, klor, kalsiyum, demir ve sodyum mineralleri ile C, B1, B2 ve PP vitaminlerini içerir. Şeker, protein ve yağ açısından zengin olan kestanenin, 100 gramında 200 kalori bulunur. Nişasta, mineral tuz, özellikle potasyum ve diğer besinsel değerleriyle kestane kışın olumsuz şartlarına, fiziksel ve beyinsel yorgunluklara karşı paha biçilmez bir sağlık iksiridir. Kalp ve kas sistemini uyarıp organizmanın su dengesini düzenler. Kasları güçlendirir. Kan dolaşımını hızlandırıp varis ve basurların gelişimini önler. Çok değerli bir enerji kaynağıdır.

BOZA
Darı irmiği, su ve şekerden üretilir. Bünyesinde A ve B vitaminlerinin 4 türü ile C ve E vitaminleri bulunur. Boza, mayalanması sırasında laktik asit üretir. Ender gıda maddelerinde bulunan bu asit çok değerli olup hazmı kolaylaştırır. Boza, mayalı ve gıda bakterilerinin yaşadığı bir içecek olduğundan koruma şartları çok önemlidir. Bu nedenle hava alabilen, sağlıklı cam şişede satışa sunulmaktadır. Şişelenirken fermantasyonu devam eden boza çok hızlı tüketilmelidir.

Sansli
24 10 2005, 17:00
<a target=new href=http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/3432776.asp?yazarid=95&gid=61]Beslenirken bunları unutmayın[/url]

Temel besin unsurları protein, yağ ve karbonhidratlardır, ama yardımcı besin unsurları olan mikrobesinler de sağlığınız için çok önemlidir. Mikrobesinlerin en önemlileri vitaminler, mineraller, eser elementler, flavonoidler ve temel yağ asitleridir.

TEMEL veya yardımcı besin unsurlarının yeterli miktar, sıklık ve çeşitlilikte alınamaması halinde bir ‘kötü beslenme’ sorunu var demektir. Kötü beslenme sorunu, özellikle son yıllarda önem kazanmıştır. Ekonomik güçsüzlük, eğitim eksikliği ve dikkatsizlik bunun başlıca nedenleridir. Kötü beslenme, fiziksel ve zihinsel performansın düşmesine, bağışıklık sisteminin güç kaybetmesi sonucu kolay ve sık hastalanmaya neden olur. Süreğen (kronik) hastalıklarla daha erken yaşlarda ve daha yoğun bir karşılaşmanın ve sağlıksız, kalitesiz yaşayıp kötü ve erken yaşlanmanın en önemli nedenlerinden biri kötü beslenmedir.

Kötü beslenme, sigaranın, çevresel kirliliğin, ultraviyole radyasyonunun, geçirilen hastalıkların, tedavide kullanılan bazı ilaçların, besin katkılarının ve stresin yaptığı hücresel hasarları tamir etmede vücudunuzu güçsüz, desteksiz, savunmasız bırakır. Kötü beslenme, daha fazla serbest radikal hasarı, daha erken hücre ölümü, daha hızlı doku yaşlanması demektir.

Mikrobesin unsurlarının yeteri kadar tüketilmemesi, dengesiz ve tek yönlü beslenip içi boş, besin değeri azalmış besinler tüketmek de en az yetersiz beslenme kadar önemlidir.

HAZIR GIDAYA DİKKAT

Besinlerin depolanması, saklanması, paketlenmesi veya işlemden geçirilmesi, mikrobesinlerin miktarını azaltıp besin değerinde ciddi kayıplara yol açabilmektedir. Dondurulmuş tavuk etinde B1, B2 ve Niasin yüzde 20-40, 3 günden fazla pakette kalmış ekmekte B1 ve B6 vitaminleri yüzde 25, pastörize veya ultra homojenize edilmiş sütte B vitamini, folik asit ve C vitamini yüzde 10-25, hazır pişirilmiş paketlenmiş sebzelerde çinko, magnezyum, C vitamini ve B vitaminleri yüzde 20-40 kadar azalmaktadır. Bu veriler hazır besinlerin önemli oranda besin değeri kaybından sonra tüketilmesini ifade etmektedir.

‘Hızlanmış bir hayatın, hızlandırılmış beslenme tarzı içinde bu sorun nasıl çözülecektir?’ sorusunun yanıtını bulmak zorundayız. Hayat, siz isteseniz de istemeseniz de daha çok hızlanmaya devam edecektir. Fast food beslenme yaygınlaşacak, ayak üstü atıştırmalar bir zorunluluk halini alacak, besin seçimlerinizin daha büyük bir kısmı hazır gıdalardan oluşacaktır. Bütün bunlar kaçınılmaz, önlenemez gelişmelerdir. Biz ne yapabiliriz sorusuna yanıt aramak gerekiyor. İşte bazı çözüm önerileri:

ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

Fast food besinleri sağlıklı hale getirmek gerekiyor. Sağlıklı fast food kavramı geliştirilmeli, güçlendirilmelidir. Hızla gelişen bu zorunlu trendin sorunlu yönleri bir ölçüde azaltılmalı, önlenmelidir.

Tüketiciler doğal ürünlerle beslenme, organik gıda kullanımına özendirilmelidir. Katkısız besinlere öncelik verme, en faydalıyı değilse bile en az zararlıyı seçmek konusunda eğitilmelidir.

Etiket içerikleri yeniden düzenlenmelidir. Her türlü besin maddesinin içerik yönünden doğru ve eksiksiz etiketlenmesi zorunluluğu getirilmelidir.

Besinlerin üretim, depolanma, taşınma, paketlenme gibi aşamalarında denetim daha ciddi hale getirilmelidir.

Zenginleştirilmiş besinlere öncelik verilmelidir. Besin katkısı yapılmış ya da ek besin unsurları ile zenginleştirilmiş besinler hakkında tüketeciler bilgilendirilmelidir.

‘Artı besin’ diye tanımlanan fonksiyonel besinlere öncelik verilmelidir. İçine sağlığı koruyucu ve güçlendirici besin unsurları (omega -3 yağ asitleri, bitkisel sterol ve stanoller) katılmış özel besinlerin tüketimi teşvik edilmelidir.

Riskli gruplarda olanların ihtiyaç duydukları ek vitamin, mineral ve besin desteklerinden yararlanmaları desteklenmelidir.

HATIRLATMA

40’ından sonra can boğazdan gelmez, gider

40’lı yaşlardan sonra can boğazdan gelmez, gider! 50’li yaşlardan sonra yemek için yaşamayın, yaşamak için yemeye bakın!

Lezzet ve keyiften, tattan ve hoşnutluktan taviz vermeyin.

Aşırıya kaçmayın. Bunu en azından sık sık yapmayın.

Aşamalı ve uygulanabilir değişiklikler yapın. Ekonomik durumunuzu, ağız tadınızı, yaşam tarzınızı dikkate alın.

Evde yemeye, kendiniz pişirmeye, bahçenizde üretmeye, taze, organik ve katkısız besinlerle beslenmeye çalışın.

SAĞLIKLI BESLENMENİN İLKELERİ

İhtiyacınız kadar kalori tüketin. Ne az ne de fazla!

Tahıl, sebze, meyve, bakliyat ağırlıklı diyet uygulayın.

Çeşitli ve farklı yemeklerden oluşan bir plan yapın.

Yağı, doymuş yağları (hayvansal yağlar) sınırlayın. Kolesterollü besinlerden (hayvansal besinler) kaçının.

Tuz ve sodyum kullanımına sınır koyun.

Şeker tüketiminizi takibe alın. Orta düzeyde şeker kullanın, şeker ihtiyacınızı meyvelerle karşılayın.

Alkol kullanmayın. Kullanmakta ısrarlı iseniz çok ama çok azaltın.

Sağlıklı kilonuzu korumaya çalışın.

Doğru beslenme planınız varsa

Kendinizi iyi hissedersiniz.

Bedensel ve ruhsal gücünüzü korur, geliştirirsiniz.

Daha pozitif, yapıcı, üretken ve başarılı biri olursunuz.

Daha az hastalanır, daha hızlı iyileşirsiniz.

Yaşlandırıcı ve süregen sağlık sorunlarından (kanser, şeker hastalığı, hipertansiyon, kalp-damar hastalığı, osteoporoz) korunur, bunların yönetimini kolaylaştırırsınız.

Bağışıklık sistemi güçlenir.

Her yaşta formda olursunuz.

Daha dengeli ve sağlıklı bir düşünme ve gelişme süreci yaşarsınız.

Yaşam kalitenizi yükseltir, hastalıklı günlerinizi azaltırsınız.

whitesnow
03 11 2005, 18:00
<a target=new href=http://www.mezunusa.com/icerik/news/display_mezun_news.cfm?ID=26784&TYPE=2]100 yaşına kadar yaşamanın sırları[/url]

Uzun yaşamın 6 anahtarı: Aile bağları, dini inançlar, kırmızı şarap içmek, sigara kullanmamak, aşırı yemekten uzak durmak, adaletli görev dağılımı.

Japonya, İtalya ve ABD'de yapılan bir araştırma, 100 yaşına kadar yaşamanın yolunun 6 alışkanlıktan geçtiğini ortaya çıkardı: Güçlü aile bağları, dini inançlara sahip olmak, kırmızı şarap içmek, aşırı yemek yemekten kaçınmak, sigara içmemek, evliliklerde kadın ve erkeğin görevlerini net şekilde ayırmak.

'Mideni yüzde 100 kullanma'
Bu 3 ülkedeki demograflar tarafından yapılan 'Okinawa Yüz Yıl Araştırması', dünya üzerinde ortalama ömür beklentisi en fazla olan Japonya'nın Okinawa adasında yaşayanların aile ve sosyal bağlarının çok güçlü olduğunu ve miden yüzde 80 dolana kadar ye vecizesine uyduklarını gösterdi.

Kadınlara ev ve hesap işi
İtalya'nın Sardinya adasında, erkeklerin fiziksel güç gerektiren işlerde çalıştığı, kadınlarınsa ev ve hesap işleriyle uğraştığı, bu görev paylaşımının kadın ve erkekler üzerindeki stresi azalttığı belirtildi.

Sardinyalıların aşırıya kaçmamak kaydıyla kırmızı şarap içmelerinin de uzun yaşamalarında etkili olduğu ifade edildi. ABD'nin California eyaletinde yapılan araştırma ise dini inançları güçlü olan insanların 4-10 yıl daha uzun süre yaşadığını gösterdi.

Kaynak: MİLLİYET
Tarih: 02.11.2005

MAZI
13 11 2005, 18:00
Parfüm, beyine zarar veriyor

ABD'li bilim adamlarına göre; parfüm içerisindeki maddelerin solunması başta beyin olmak üzere göz, burun, boğaz, solunum ve merkezi sinir sistemi sağlığını bozuyor.

Güzel kokmak uğruna sağlığınızdan olmamak istiyorsanız, aşırı miktarda parfüm sıkmayın. Ayrıca yoğun parfüm kokusu, depresyon, kas kasılması, baş ağrısı ve mide problemlerine neden oluyor.

Uzmanlara göre ise bu olumsuz etkiler, parfümlerdeki alpha pinene, alpha-terpineol, benzyl acetate, benzyl alcohol, benzaldehyde, camphor, ethanol, ethyl acetate, gterpinene, limonene ve linalool gibi maddelerden kaynaklanıyor. Bu nedenle araştırmacılar, parfümün kulak arkası gibi enseye çok yakın yerlere ve şakaklara sıkılmamasını öneriyor.

Imbat
14 11 2005, 18:00
AIDS’in esrarını İskoç gencin genleri çözecek

Derya VAROL/LONDRA

İngiltere’de HIV virüsü taşıdığı tespit edilen, ancak tedavi uygulanmadan doğal yolla virüsü yenerek tıp dünyasını şaşırtan İskoç Andrew Stimpson’un mucizevi iyileşmesinde, genlerin etkili olabileceği açıklandı. Stimpson, insanlığı AIDS’ten kurtarmak için her şeye hazır olduğunu söyledi.

İNGİLİZ sağlık uzmanları, HIV’i nasıl yendiğinin belirlenmesi için 25 yaşındaki İskoçyalı Andrew Stimpson’un yeni testler yaptırması gerektiğini söylediler. Stimpson’un tedavi görmemiş olmasına karşın, bazı vitaminler aldığı, bunun virüsü yenmesinde etken olabileceği belirtiliyor.

2002 Ağustosunda Londra’daki Victoria Cinsel Sağlık Kliniği’nde yaptırdığı test sonucu HIV pozitif çıkan Stimpson, 14 ay sonraki testte HIV negatif çıkmıştı. Sağlık Müdürlüğü yetkilileri Stimpson’ı hem kendi iyiliği, hem de AIDS’e çare bekleyen milyonlarca insan adına yeni testler yaptırmaya çağırdılar.

GENLERİ DİRENÇLİ

AIDS uzmanı Dr. Patrick Dixon, İskoç gazetesi Daily Record’a yaptığı açıklamada ‘Bazı insanların HIV’e genetik olarak direnç gösterdiklerini biliyorduk, bu nedenle Stimpson vakasında genetik kod etkili olabilir’ dedi. Dr. Dixon ‘İngiltere’de yaşayan beyaz ırka mensup kişilerin yüzde 20’sinde bu genin bulunduğuna dair bazı kanıtlar var’ dedi. Royal Hallamshire Hastanesi uzmanı Dr. Andrew Kinghorn da Stimpson’ın iyileşmesinde güçlü bağışıklık sisteminin etkili olabileceğini belirtti.

whitesnow
14 11 2005, 18:00
Kuş gribi ilacı Tamiflu 2 can aldı

Japonya'da Tamiflu kullanan iki genç, anormal davranışlar sergilemeye başladıktan sonra intihar etti. İlacın psikolojik sorunlara yol açtığını belirtiliyor
Dünya çapında 64 kişinin ölümüne neden olan kuş gribi salgınının tedavisinde kullanılan en etkili ilaç Tamiflu'nun psikolojik ve nörolojik yan etkileri olabileceği ortaya çıktı. Japon Mainichi Shimbun gazetesinde yer alan habere göre İsviçreli Roche şirketi tarafından üretilen Tamiflu'nun ülkedeki iki gencin ölümüyle bağlantısı var. Doktorlar geçen yıl grip teşhisi konulan 17 yaşındaki gençten geceleri günde 1 adet Tamiflu almasını istedi. Evde kimsenin olmadığı bir zamanda, dışarı çıkan genç kendini kamyonun önüne attı ve öldü. İkinci olay ise bu yıl şubatta meydana geldi. 14 yaşındaki genç yine Tamiflu kullanmaya başladıktan sonra anormal davranışlar sergilemeye başladı ve kendini balkondan attı.

Halusinasyona yol açıyor

isviçreli ilaç üreticisi Roche'un Japon ortağı Chugai ise ilacın kullanımıyla birlikte ortaya çıkan anormal davranışların reddedilemeyeceğini fakat ilacın tek başına bu davranışlardan da sorumlu tutulamayacağını açıkladı. Yetkililer reçeteyle satılan ilaçta halusinasyon ve davranış bozukluklarına yol açabilir uyarısının bulunduğunu ifade ediyor. Dünyada 33 milyon kişi Tamiflu kullanıyor. Roche, Türkiye'ye 5 bin kutu ilaç göndermişti.

whitesnow
14 11 2005, 18:00
Virüs artık insanlara daha kolay bulaşıyor

Endonezyalı yetkililer 20 yaşındaki bir kadının daha H5N1 virüsünden öldüğünü açıkladı

Vietnam, Çin ve Taylandlı yetkililer ise ülkede yeni vakalar görüldüğünü doğruladı. Bu gelişmeler üzerine Japon uzmanlara göre hastalığa yakalanan kişilerin sayısı hızla artıyor. Bu H5N1 virüsünün mutasyona uğradığının, insanlara daha kolay geçmeye başladığının ve daha saldırgan olduğunun göstergesi.

whitesnow
14 11 2005, 18:00
Hepatit B tedavisi için yeni ilaç geliştirildi
İsviçreli ilaç üreticisi Novartis ile Amerikalı ortağı Idenix, Hepatit B için yeni bir ilaç geliştirdi.

Novartis'ten yapılan açıklamada, geliştirilen yeni ilacı kullanan hastalığın 3. dönemindeki kişilerin kan dolaşımında, Hepatit B virüsünde azalma görüldüğü bildirildi.

Açıklamada, yeni geliştirilen ilaçta, bugüne kadar kullanılan standart ilaçlardan farklı olarak Idenix firması tarafından geliştirilen telbivudine kullanıldığı belirtildi.

Hepatit B, dünya genelinde en çok ölüme neden olan hastalıkların başında gelirken, yaklaşık 350 milyon kişinin bu virüsle enfekte olduğu tahmin ediliyor.

Sansli
20 11 2005, 18:00
Organ üretiminde yeni umut

Amerika Birleşik Devletleri’nin UTAH Üniversitesi’nde laboratuvar ortamında insan dokusu ve organı üretmede kullanılması muhtemel bir jel üretildi.

Amerikan Ulusal Bilim Fonu gelecek vaad ettiği düşünülen projeye beş milyon dolarlık kaynak ayırdı.

Amerika Birleşik Devletleri’nin UTAH Üniversitesi’ndeki bilimadamları tıpta devrim niteliği taşıyabilecek bir buluşa imza attı. Araştırmacılar labaratuar ortamında insan dokusu, hatta organı üretiminin yolunu açabilecek bir jel keşfetti. Hidrojel adı verilen renksiz ve kokusuz madde hücrelerin istenilen yerde toplanıp, belirli bir yerdeki yaranın tedavi edilmesini sağlayabiliyor.

Bu maddenin özel bir yöntemle organ ve doku üretiminde kullanılabileceği de belirtiliyor. Bu yönteme göre önce üretilmesi planlanan doku ya da organın görüntüsü alınıyor. Daha sonra özel bir kağıtla organ ya da dokunun üç boyutlu bir modeli yapılıyor.

Kağıtların arasına konan jel sayesinde hücreler bu modele göre çoğalıyor ve ortaya istenen organ ya da doku çıkıyor. Amerikan Ulusal Bilim Fonu da “umut vaadedici” bulunan bu projeye destek verme kararı aldı ve UTAH’lı bilimadamlarına beş milyon dolarlık bir kaynak ayrıldı.

Kaynak: NTVMSNBC
Tarih: 19.11.2005

Sansli
20 11 2005, 18:00
Amerikalı bilimadamları 'Korku Geni'ni buldu

Amerikalı bilim adamları, korkuya neden olan geni buldular. New Jersey’deki Rutgers Üniversitesi uzmanlarının yaptıkları araştırmada, ‘Stahmin’ veya ‘Oncoprotein 18’ adı verilen genin, beynin korku ve endişe tepkisi veren ‘Amigdala’ bölümündeki protein salgısını kontrol ettiği ortaya çıkarıldı.

Araştırmada görevli bilim adamlarından Gleb Shumyatsky, konuyla ilgili şunları söyledi: ‘Bulgu, travma sonrası meydana gelen strese dayalı rahatsızlıkların, kişisel davranış bozukluklarının ve diğer psikolojik rahatsızlıkların tedavisi için çok önemli bir adım oluşturuyor. Araştırma sırasında, doğuştan gelen ve sonradan öğrenilen korku duygusunun nasıl geliştiği hakkında önemli ipuçları elde edildi.’

Doğuştan gelen korkuya örnek olarak da, farelerin açık alanlarda, yırtıcıların dikkatini çekmemek için fazla hareketli olmaktan kaçınmaları örnek verildi. Ancak beyinlerinde Stahmin proteini az ya da hiç olmayan farelerin, açık alanlarda korkusuzca dolaştıkları araştırma sonucunda anlaşıldı.

Kaynak: HÜRRİYET
Tarih: 20.11.2005

Sansli
05 12 2005, 18:00
Aralık ayına dikkat... Amerikalıların ölümü kalpten oluyor...

Prof. Dr. Mehmet Öz'ün açıklamasına göre, ABD'DE yapılan bir araştırma aralık ayında kalp krizinden ölümün en yüksek oranda olduğunu ortaya koydu.
(6 Aralık 2005 Salı)

Araştırmanın yapıldığı Duke Üniversitesi bünyesindeki bilim adamları, kalp hastalarının aralık ayında sağlıklarına daha dikkat etmeleri yönünde uyardı. 1994-1996 yılları arasında 128 bin kalp hastası üzerinde yapılan araştırma sonunda yüzde 22'sinin aralık ayında hastaneye kaldırıldığı belirtildi. Bu sürecin ocağa kadar sürdüğünü belirten araştırmacılar hastaneye kaldırılma oranının diğer aylarda yüzde 20 olduğunu açıkladı.

AĞRILARI ÖNEMSEYİN
Aralık ayının, neden kalp hastaları için riskli olduğu konusunda ise tatmin edici bir cevap verilmedi. Tatil ve yılbaşı heyecanının olumsuz faktörler olabileceği tahmin ediliyor. Göğüs merkezinde sıkışma, basınç ve ağrı hissetme, nefes alma zorluğu, mide, sırt, boyun, çene ya da kollarda ağrı hissetmenin kalp krizi belirtisi olabileceğini söyleyen uzmanlar önlem olarak, sigara içilmemesi, az yağlı ve az tuzlu yemekler yenilmesi, kilo alınmaması ve doktor kontrolünden geçilmesini önerdi.

Prof. Dr. Mehmet Öz
(New York Presbyterian Hastanesi Kalp Enstitüsü Direktörü): İngiltere'de yapılan araştırmalar gösterdi ki kalp krizlerinin en çok arttığı dönemler sabaha karşı saatleri ve kış ayları. Sabahları hormonlar değişiyor. İkincisi kötü rüyalar bazen her şeyden daha fazla stres yaratıyor. Aynı araştırmada en fazla aralık, ocak ayında ve pazartesi günü kalp krizi geçirildiği saptandı. Soğuğun olumsuz etkisi bu aylarda riski artırıyor olabilir. Pazartesi günleri ise diğer günlere göre daha stresli oluyor. Pazar akşamı diyetine dikkat etmemişse, alkolün ölçüsü fazla kaçmışsa bundan da kaynaklanabilir.

Sansli
05 12 2005, 18:00
Stres ile hastalık bağlantısı kanıtlandı


Bilim adamları stresin, soğuk algınlığından kansere kadar her türlü hastalıkla bağlantısı olduğunu bilimsel olarak ispatladı...


iŞ ya da normal hayatta karşılaştığımız stresli durumların, verimi düşürdüğü ya da sağlığı bozduğu bilinen bir gerçekti. Avustralyalı bilim adamları stresin hastalıkla bağlantısı olduğunu bilimsel olarak da ispatladı. Sidney Garvan Enstitüsü araştırmacıları, stresli sırasında vücuda salgılanan nöropeptid Y (NPY) hormonunun bağışıklık sistemini zayıflatıp hastalanmaya yol açtığını söyledi. Araştırmacı Fabienne Mackay, beyin ile bağışıklık sistemi arasındaki bağlantıyı tam olarak belirlediklerini söyledi.

STRESLİ zamanlarda sinirlerin çok miktarda NPY salgıladığını anlatan Mackay, ‘Bunlar kana karışarak, bağışıklık sisteminde hastalığa neden olan mikropları tahrip eden hücrelerin faaliyetini engelliyor’ dedi. Mackay, ‘Stresin bizi hasta yaptığı artık bir mit değil. Şimdi bunu kesin olarak biliyoruz. Bu konuyu ciddi olarak ele almamız gerekiyor’ diye konuştu. NPY’nin olumsuz etkisini ortadan kaldıracak ilaçların geliştirilmesinin yıllar alacağını ifade eden Mackay, kısa süreli en iyi çözüm olarak stresle psikolojik başa çıkma yöntemleri öneriyor.

yardimci
15 12 2005, 18:00
Aspartamda kanser tehlikesi

İngiltere Avam Kamarası Gıda ve Çevre Komisyonu Başkanı Williams, aspartamın kansere neden olduğuna dair deliller bulunduğunu belirterek, bu maddeyi içeren ürünlerin yasaklanmasını istedi

DIŞ HABERLER SERVİSİ

İngiltere'de Avam Kamarası Gıda ve Çevre Komisyonu, ülkede satılan 6 bin gıda maddesi, ilaç ve içeceğin içinde bulunan yapay tatlandırıcı aspartamın kansere yol açabileceği uyarısında bulundu.
Komisyon Başkanı Liberal Demokrat Milletvekili Roger Williams, aspartamın kansere neden olduğuna dair güvenilir deliller bulunduğunu belirterek, bu maddeyi içeren ürünlerin satışının yasaklanmasını istedi. Williams, İtalya'da yapılan bir araştırmada, düzenli olarak aspartam verilen farelerde tümörlerin ortaya çıktığını söyledi.
İngiliz milletvekili, aspartamın kullanılmasına izin veren yetkililerin, ana görevleri olan halkın sağlığını koruma konusunda başarısız olduklarını belirtti. Bazı İngiliz bilim adamları da Komisyon'un çağrılarına destek vererek, aspartam içeren gıda maddeleri ve ilaçların raflardan kaldırılması çağrısı yaptı.
İngiliz basınına göre Williams, dünya çapında her 15 kişiden birinin her gün aspartam içeren ürünleri tükettiğini, bunların büyük kısmını da çocukların oluşturduğunu söyledi. Milletvekili, aspartamın, diğer birçok ürünün yanı sıra, çocukların tercih ettiği kahvaltılık gevrekler, çikolotalar ve bazı çocuk şuruplarında kullanıldığını belirtti.

Nelerde var?

İngiliz Daily Express gazetesi, haberi Tatlandırıcıda kanser bağlantısı başlığıyla manşetinden verirken, Daily Mail gazetesi de aspartam içeren ürünlerin listesini yayımlayarak aileleri çocuklarını bu yapay tatlandırıcının kullanıldığı ürünlerden uzak tutmaya çağırdı. Gazeteye göre bazı türleri aspartam içeren ürünler şöyle:

Meşrubatlar
Meyveli içecekler
Sakızlar
Meyveli yoğurtlar
Dondurulmuş tatlılar
Sofralık tatlandırıcılar
İlaçlar
Çocuk şurupları ve antibiyotikler
Düşük kalorili gıdalar
Sporcu içecekleri
Çikolatalar
Nane şekerleri
Dondurmalar
Kahvaltılık gevrekler
Konserve meyveler

Nasıl kanser yapıyor?

Williams'ın açıklamasına göre, aspartamın içinde bir metil ester ve iki aminoasit (fenilalanin ve aspartik asit) bulunuyor.
Tatlandırıcı üreten şirketler, bu maddelerin gıda ve içeceklerde doğal olarak bulunduğunu belirtirken, bunların aspartam halinde tüketilmesinin insan sağlığına zararlı olduğunu gizliyor. Wililams'a göre, yiyeceklerde bulunan fenilalanin ve aspartik asit, başka aminoasitlere bağlı halde oldukları için sağlığa zarar vermiyor.
Aspartamdaki fenilalanin ve aspartik asitse, midedeki enzimler tarafından ayrıştırılıyor. Serbest kalan fenilalanin, metabolizma tarafından diketopiperazine adı verilen bir kanserojen maddeye dönüştürülüyor.
Aspartik asit de, excitotoxin adlı toksik maddeye dönüşüyor. Bu madde, sinir hücrelerinin zarar görmesine veya ölmesine yol açıyor. Aspartamın içindeki üçüncü madde olan metil ester ise en zararlısı. Vücut, metil esteri, iyi bilinen bir zehir olan metanole dönüştürüyor.

Aspartam nedir?

Besin değeri olmayan, enerji içermeyen tatlandıcılardır. (Sakkarin, aspartam, asesulfam potasyum (asesulfam-K), siklamat, alitam, sukraloz) Avrupa, yılda 2 bin ton aspartik asit ve fenilalanin aminoasitlerinden oluşan bir tatlandırıcıyı yani aspartamı tüketiyor. Çay şekerine göre 200 kat daha tatlı bir madde. Tüm dünyada yılda 9 bin ton üretiliyor. 2004'te 146 milyon ton olan dünya şeker tüketiminin bir kısmını karşılayan tatlandırıcılar aslında gıda sektöründe önemli bir açığı kapatıyor. Tatlandırıcıların ana maddesini oluşturan aspartamın zehir olduğu iddiası da dilden dile dolaşıyor.

UZMANLAR NE DİYOR?

İzin maddesi var
- Prof. Dr. Tanju Besler (Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Beslenme ve Diyabetik Bölümü Başkan Yardımcısı):
Aspartam ile ilgili dünyada zaman zaman bir kıyamet koparılıyor. Bilimsel bir dayanağı olup olmadığının ayrıntısıyla incelenmesi gerekir. Tarım Bakanlığı'nın gıda mevzuatında bile aspartam kullanımına ilişkin izin maddesi var. Bu konu, Avrupa entegrasyonuyla paralel gidiyor. Aspartamın kullanım dozları vardır. Belirlenen dozların kullanılmaması durumunda, nörolojik bazı değişikliklere neden olabileceği biliniyor. Bu söylentilerin bilimsel dayanağını incelemek gerekli. Dikkatli olmak gerekiyor.

Özellikle öneriyoruz
- Dr. Fatoş Özcan (Acıbadem Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı):
Diyabet eğitim merkezimizde, hastalara aspartamı özellikle öneriyoruz. Kalori içermediği için, kullanılan toz tatlandırıcılardan biri. Normal kişilerin kullandığı diğer tatlandırıcılarda günlük 6 - 7 adet sınırlaması var. Aspartamda ise günlük, 10 miligramdan, 150 - 140 tablete kadar kullanılabiliyor. Aşırı doz ise, mesane tümörlerine, ishal, mide bulantısına neden olabiliyor. Yine de, hastalara mümkünse şeker kullanmayın diyoruz. Aspartam diğer tatlandırıcılara göre çok daha güvenilir.

MAZI
02 01 2006, 18:00
Kuduzdan aşısız kurtuldu

ABD'de yarasa ısırması sonucu, kuduz hastalığına yakalanan Jeanna Giese isimli genç kız, aşısız halde kuduz hastalığına yakalanıp hayatta kalabilen dünyadaki tek örnek olarak tıp tarihine geçecek.

ABD'de bir yıl önce yarasa ısırması sonucu, kuduz hastalığına yakalanan Jeanna Giese adlı genç kız, geçen yıl Noel’i yürüyemez ve konuşamaz bir halde hastanede geçirdi. Hastalığa yakalandığında aşısız olan genç kız, bu yıl 16 yaşında ve ailesiyle birlikte hayatta kalabilmenin inanılmaz sevincini yaşıyor.

Jeanna Giese, aşısız halde kuduz hastalığına yakalanıp hayatta kalabilen dünyadaki tek örnek olarak tıp tarihine geçecek.

Jeanna Giese, bir yıl aradan sonra konuşma ve yürüme yeteneğini yeniden geliştirdi, okuluna döndü ve gelecek yıl da okulun voleybol takımına yeniden girmeyi, daha sonra da üniversiteye gitmeyi planlıyor.

TEDAVİSİ SÜRÜYOR

Jeanna Giese, 12 Eylül 2004 tarihinde, kilisede kuduz bir yarasa tarafından ısırıldı, ama olaydan hemen sonra tedavi için hiçbir sağlık kuruluşuna başvurmadı. Bir ay sonra da Giese’nin hastalığı ağırlaştı. Doktorların henüz deney aşamasındaki ilaç kombinasyonlarını kullandığı bir çocuk hastanesine kaldırılan Jeanna Giese’in hayatını kurtarmak amacıyla bir hafta komaya sokulduğu ve komadan çıktıktan sonra da felçli olduğu kaydedildi. 11 hafta sonra, 1 Ocak 2005’te tekerlikli sandalyeyle taburcu olan Giese, hastanede geçirdiği ilk haftalara ilişkin hiçbir şey hatırlamadığını belirtiyor.

Haftada üç kez, ikişer saat fizik tedavisi ve konuşma tedavisi görmeye devam eden Giese’in çok hızlı olmasa da koşmaya başladığı kaydedildi. Giese’in tedavisini yürüten doktoru Rodney Willoughby, uyguladığı tedavinin tıp dergisi New England Journal of Medicine’in Haziran sayısında yayımlanmasından sonra hiç kimse tarafından uygulanmamasından hayal kırıklığına uğradığını belirtti.


Kaynak: HÜRRİYET
Tarih: 27.12.2005

Sansli
08 01 2006, 18:00
Meme kanserine karşı kahve

KANADA'DA yapılan bir araştırma, kahvenin meme kanserine yakalanma riskini azalttığını ortaya koydu. Toronto Üniversitesi'nin çalışmasına göre, günde altı ya da daha fazla fincan kahve içen kadınların meme kanserine yakalanma riski, diğer kadınlara oranla yüzde 75 daha az.
ARAŞTIRMA, meme kanserine yol açan BRCA1 ve BRCA2 genlerini taşıyan, beş ayrı ülkeden 1690 kadın üzerinde yapıldı. Araştırmacılardan Joanne Kotsopulos, Meme kanseri riskini, iyi ve kötü östrojen arasındaki oran artırıyor. Kafein iyi östrojen seviyesini yükselten enzimi etkiliyor diye konuştu.

MAZI
10 01 2006, 18:00
Tümöre karşı oksijen
Almanya’da bilimadamları kanserle mücadele konusunda yeni bir aşama kaydetti. Potsdam ve Jena Üniversitelerinde yapılan araştırmalarda, bağırsaktaki tümörün büyümesi oksijen bombardımanıyla engellendi.

Kanser üzerine araştırmalar yapan bir grup bilimadamı, kanserli bölgeye yoğun şekilde oksijen bombardımanı yapılması durumunda, bunun kanserli hücreler arasındaki madde değişimini engellediğini tespit etti. Bilimadamları, böylelikle kanserli hücrelerin büyümesinin durduğunu belirttiler.

MAZI
10 01 2006, 18:00
Felç için yeni umut
Japon ve Amerikalı bilimadamları, farelerde beyni tamir edici kimyasal salgılamaya zorlayan yeni bir tedavi yöntemi denediler.

California’daki Burnham Tıbbi Araştırma Enstitüsü’nden Stuart Lipton, insanlardaki gibi inme geçirmiş farelerde denedikleri bir ilaçla vücudu hasarlı beyin dokularını tamir etmeye yönelten antioksidanlardan üretmeye teşvik ettiler. Gelecekte inme ya da başka hastalıklardan ötürü beyinde yaşanan hasarın bu yöntemle tedavi edilmesinin mümkün olabileceği söyleniyor.

MAZI
10 01 2006, 18:00
HATIRLATMA: 88 yıl önceki salgın dünya nüfusunun yüzde 30'unu öldürmüştü

İspanyol gribi ABD'de ortaya çıkmış, Asya ve Afrika'ya hızla yayılmıştı. Virüs Dünya nüfusunun yüzde 30'unu öldürdü. İşte ilk salgının YAYILIŞ öyküsü:
(10 Ocak 2006 Salı)

Yıl 1918, aylardan Mart... Yer Amerika'nın Kansas eyaletindeki Fort Riley Askeri Üssü. Yemekhanede çalışan bir aşçı 39.5 derece ateşle revire gitti. Birliğin besin ihtiyacını karşılamak üzere üste tavuk yetiştiriliyordu, iki gün içinde revirdeki hasta asker sayısı 521 oldu. Ancak yetkililer, bunun sıradan gripten farklı olduğunu uzun süre anlayamadı. Birinci Dünya Savaşı devam ediyordu, ilk aşamada virüs, Avrupa ve ABD arasında yer değiştiren askerler arasında yayıldı. Hâlâ birçok uzman bunun menenjit, hatta veba salgını olduğunu düşünüyordu. Aşı çalışmaları bile bakteri yoluyla yayılan griplere yönelikti. Uzmanlar farklı bir virüsle karşı karşıya olduklarını anladıklarında ise artık çok geçti.

Sinek gibi ölüyorlar

Grip birkaç ay içinde Asya ve Afrika'ya kadar yayıldı. Asıl patlama ise 1918 yılının Ağustos ayında oldu. Fransa, Sierra Leon ve ABD'deki ikinci salgın dalgasında ölümler 10 kat arttı. Artık dünya nüfusunun yüzde 30'u ispanyol gribine yakalanmıştı. Ölüm oranı yüzde 5'e kadar çıkmıştı. Askeri bir doktor, kıranı Hastalar grip vakası gibi geliyor. Ancak birkaç saat içinde nefessiz kalarak ölüyorlar, 1 ya da 20 kişiyi izlemek kolay. Ama bunlar sinek gibi dökülüyorlar sözleriyle anlatıyordu. Hayat tüm dünyada adeta durdu. Doktorlar hasta olduğu için tedavi yapamıyor, mağazalar açılmıyordu.

15-35 yaşı vurdu

1 yıl içindeki etkisini kaybetti ancak en az 50, en çok 100 milyon kişinin ölümüne neden oldu. Bazı kasabalarda ve tropik adalarda herkes öldü. Gribin görülmediği tek bölge Brezilya'daki Marajo adası oldu. Yaşlı ve çocuklardan çok 15-35 yaş arası sağlıklı kişileri vurdu. Ölenlerin yalnızca yüzde biri 65 yaşın üzerindeydi. Öyle ki Birinci Dünya Savaşı'na katılan sağlıklı ve genç askerlerden ölenlerin sayısı çatışmada ölenleri geçiyordu.

1919 yılının ilk aylarında, Avustralya'ya ulaştığında etkisini kaybetmişti. Ama bu kıtadaki hafiflemiş haliyle bile 12 bin kişinin ölümüne neden oldu.

whitesnow
12 01 2006, 18:00
ABD basınından korkutan iddia!

Amerikan Washington Post gazetesi, Türkiye’de görülen kuş gribi virüsünün evrim geçirmeye başlamış olabileceği iddiasında bulundu.

Amerika’da yayınlanan Washington Post gazetesi, uzmanlara dayanarak verdiği haberde, Türkiye’de kuş gribi yüzünden ölen çocuklardan birindeki virüste değişimler görüldüğünü iddia etti. Gazeteye konuşan Dünya Sağlık Örgütü (WHO) yetkililerinden Michael L. Perdue, en azından bazı virüslerde genetik değişiklikler olduğunu söyledi.

DEĞİŞİKLİKLER BİR PROTEİNDE

WHO’nun Cenova’daki merkezinde konuşan Perdue, H5N1 virüsünde bulunan ve virüsün hücrelere eklenmesini sağlayan bir proteinde değişiklikler gözlendiğini söyledi. Atlanta’da bulunan Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri grip bölümü şefi Nancy Cox da Washington Post’a yaptığı açıklamada, Türkiye’de H5N1 virüsü nedeniyle hayatını kaybeden çocuklardan birinden alınan örneklerden birinde değişim görüldüğünü kaydetti.

Michael Perdue’yu doğrulayan Cox ellerindeki örnekte, Virüsün solunum yolları hücrelerine bulaşabilmesini sağlayan ’hemaglutinin proteininde’ genellikle kuş gribinde görülmeyen bir değişiklik gözlendiğini söyledi. Washington Post gazetesi de 2003 yılında başlayan salgından bu yana kuş gribi virüsünde daha önce Çin ve Vietnam’da değişiklikler görüldüğünü belirtti.

HALA EN KÖTÜSÜ DEĞİL

Türkiye’de görülen kuş gribi virüsünde bazı değişiklikler gözlenmesine karşın hala en kötü ihtimal gerçekleşmedi. Kuş gribi ile ilgili uzmanlar en çok, virüsün insandan insana bulaşabilecek şekilde evrim geçirmesinden korkuyor. Bu ihtimalin gerçekleşmesi halinde başlayacak salgınla, dünya genelinde 100 milyondan fazla insanın ölebileceği ifade ediliyor.

TÜRKİYE’DE 300 BİN HAYVAN İTLAF EDİLDİ

Öte yandan Washington Post gazetesi, geçtiğimiz Aralık ayından bu yana Türkiye’de 300 bin kümes hayvanının itlaf edildiğini belirtti.


Kaynak: MİLLİYET

whitesnow
17 01 2006, 18:00
Kuş gribiyle mücadelede yeni umut

Amerika’da bulanan Scripps Araştırma Enstitüsü, kuş gribinin insandan insana bulaşma yetisine ne kadar kazandığını daha erken tespit edebilecek bir yöntem geliştirdi.

National Geographic dergisinde yayınlanan bir makalede, söz konusu yeni yöntemin Glikan dizilişi adı verilen bir metod olduğu belirtildi. Kuş ve insan griplerinin kendilerini değişik şeker yapılarına eklediklerinin altını çizen bilim adamları, şeker dizilişlerini takip ederek virüsün ne kadar genetik değişime uğradığını ve insanlara daha kolay bulaşabilmek için ne kadar ilerleme kaydettiğini belirleyebileceklerini ifade etti.

1918’de görülen ölümcül İspanyol gribi ve diğer büyük benzer salgınları inceleyen bilim adamları, belirli amino asitlerde meydana gelebilecek mutasyonların kuş gribi virüsüne insanlara bulaşma konusunda dramatik bir yetenek kazandırabileceğini belirtti.

2 MUTASYON YETERLİ

Scripps Araştırma Enstitüsü’nden Ian Wilson, iki mutasyonun, kuş gribine insana bulaşma yeteneği kazandırabileceğini söyledi. Bu yeni metodun önemine değinen bilimadamı James Paulson, Daha önce virüs genlerindeki mutasyonlar bu kadar hızlı tespit edilemiyordu dedi.

NATIONAL GEOGRAPHIC DE TÜRKİYE’DE VİRÜS DEĞİŞTİ DEDİ

Öte yandan son günlerde yabancı basında çıkan Türkiye’de kuş gribi mutasyona uğradı iddialarına National Geographic dergisi de katıldı. Türkiye’de görülen kuş gribi virüsü proteinlerinde genetik bir değişim olduğunu savunan dergi, yine de değişimin o kadar korkulacak bir boyutta olmadığını belirtti.


Kaynak: MİLLİYET

MAZI
18 01 2006, 18:00
Kalbi durdurmadan by-pass yapıldı

Ahmet BAYRAK/MUĞLA, (DHA)

Muğla’da yaşayan emekli işçi Dilek Çetinkaya, göğsünde büyük bir sıkışma hisseddince Özel Yücelen Hastanesi’ne kaldırıldı. Kalp krizi geçirdiği ve ana damarlardan birinde yüzde 80 tıkanıklık bulunduğu saptanan Çetinkaya’nın by- pass ameliyatı olması gerektiği belirtildi.

By-pass ameliyatı diyaliz hastalarında büyük risk taşıdığı için değişik bir yöntem kullanıldı. Tıpta çok nadir uygulanan bir yöntemle kalp durdurulmadan ameliyat yapıldı. Başarılı geçen operasyonun ardından taburcu edilmeye hazırlanan Çetinkaya, bu kez şiddetli karın ağrısı çekmeye başladı, tetkiklerde kalın bağırsağında delik belirlendi. Hemen ameliyata alınan Dilek Çetinkaya, sağlığına kavuştu. Kalp ameliyatını yapan Kalp ve Damar Cerrahı Prof. Dr. Ayhan Özdemir, Çalışan kalbe by- pass ameliyatı çok sık kullanılmayan, özel durumlarda yapılan bir ameliyat. İki başarılı ameliyatla hasta sağlığına kavuştu diye konuştu.

Üst üste iki ameliyat geçiren Dilek Çetinkaya da, Bir mucize yaşadım. İki günde iki önemli ameliyat oldum. Muğla’da böyle bir kalp merkezinin bulunması çok önemli dedi.

MAZI
18 01 2006, 18:00
Sağlıklı gözler için bol meyve yiyin

Gençlerin, ileri yaşlarda da dünyayı net görebilmeleri için bol bol meyve yemeleri gerek. Böylece görme kayıpları yüzde 36 azalıyor

Gözlerimiz, sağlığımız konusunda bize çok önemli ipuçları verir. Gözlerimizde oluşan bazı sorunlar kimi zaman vücudumuzdaki çok önemli hastalıkların habercisi olabilirler.
Örneğin kataraktta, göz merceği saydamlığını kaybeder ve görme azalır. Glokom, göz içi basıncının yükselmesi nedeniyle görme sinirinin giderek zayıflamasına ve görme kaybına yol açar.
Erişkinlerde görülen göz hastalıklarının birçoğu daha az sıklıkla olmak üzere bebeklerde ve çocuklarda da görülebilir.

A vitamini almak önemli
Göz sağlığımızı olumsuz etkileyen hastalıklar arasında ise kronik diyabet ve tansiyon yer alır. Özellikle diyabet, gözde katarakt, glokom ve en önemlisi diyabetik retina hastalığına sebep olabilir. Diyabetlerde görme kaybı gelişme ihtimali normalden 25 kez daha fazladır. Diyabette beslenme alışkanlıklarının düzenlenmesi gerekir. Bu da glisemik indeksi düşük besinleri ve posalı yiyecekleri tercih etmekle, öğün atlamamakla, aşırı yağlı yiyeceklerden sakınmakla, şeker ve şekerli yiyeceklerden uzak durmakla olur.
Gece iyi görememe olgusu ise genellikle A vitamini ve çinko eksikliğinden ileri gelir. En iyi A vitamini kaynakları havuç, ıspanak, lahana, portakal ve sarı renkli meyvelerdir.
Sigara tiryakilerinde B12 eksikliğiyle birlikte görülen ender bir göz hastalığı ise tütün körlüğü olarak bilinir.
Erken yaşlarda düzenli olarak ve bol bol meyve yemek, ilerleyen yaşlarda görme kayıplarını önemli oranda önler. Araştırmalar düzenli olarak günde üç öğün meyve yiyenlerde, yaşlılıkta görme kayıplarının yüzde 36 azaldığını ortaya koyuyor. Çoklu vitamin almak, katarakt riskini yüzde 60 azaltıyor. Özellikle çoklu vitamin hapında bulunan E ve C vitaminlerinin, katarakt riskini indirmede önemli rolü olduğu belirtiliyor.

Haftanın besini
Havuç
Havuç içerdiği özel şekeri, A vitamini ve bol vitaminleri ile karaciğeri kuvvetlendirir, vücuttaki üre asidinin, ürat tuzlarının, benzeri yorgunluk maddelerinin idrarla dışarı atımına yardımcı olur. İçerdiği beta-karoten sayesinde gözleri korur ve bağışıklık sistemini kuvvetlendirir.

Haftanın öğüdü
Göz için doğal reçeteler

Ceviz yapraklarının kaynatılması ile elde edilen sıvıya batırılan temiz bir bez parçası göz üzerine konursa göz iltihaplanmalarını önler.
Göz nezlesi ve kanlanmasında gül yapraklarından yapılan çayla göz banyosu yapmak çok etkili olur.
Havuç gözleri kuvvetlendirir.
Kavun göz nezlesine iyi gelir.
Maydanoz suyu ile yapılan göz banyosu gözkapağı iltihaplarını iyileştirir.
Rezene tozu karıştırılan suyla yıkandığında gözler kuvvetlenir.

MAZI
18 01 2006, 18:00
Hangi vitamin neden ne kadar alınmalı?

Harvard Tıp Fakültesi ve Amerikan Beslenme Bilimi Derneği araştırdı, Newsweek açıkladı. İşte 'Hangi rahatsızlıkta, hangi yaşta, hangi vitamin, ne kadar kullanılmalı?' sorularının yanıtları

Newsweek dergisi, son sayısının kapağını beslenme şeklinin sağlık üzerindeki etkilerine ayırdı. Harvard Tıp Fakültesi ve Amerikan Beslenme Bilimi Derneği'nin hazırladığı dosyada, vücudu sayısız hastalığa karşı koruyan vitaminlerin hangi besinlerde olduğu, ne dozda alınması gerektiği incelendi. İşte o sonuçlar:

B6 VİTAMİNİ
Neye yarar?: Damarlara zarar veren 'homocysteine' isimli kimyasalın seviyesini düşürür.
Dozu: 31-50 yaş: günde 1,3 mg 51+: Günde 1,5-1,7 mg
Kaynaklar: Baklagiller, et, balık, turunçgiller, muz, karpuz.

B12 VİTAMİNİ
Neye yarar?: Sinir hücrelerini korur. Hafızayı güçlendirir. Dozu: 31+: günde 2,4 mg. Kaynak besinler: Et ve süt gibi hayvansal ürünler, güçlendirilmiş tahıllar.

C VİTAMİNİ
Neye yarar?: Katarakt ile meme ve mide gibi bazı kanser türlerine yakalanma riskini azaltır. Dozu: 31+: 75-90 mg
Kaynak besinler: Turunçgiller, brokoli, dolmalık biber, lahana, çilek.

FOLİK ASİT
Neye yarar?: Hamilelikte alınırsa doğumdan gelen kusurları önler, kolon kanseri ve Alzheimer'a karşı koruyucudur. Dozu: 31+: Günde 400 mcg. Hamilelerde: 600 mcg. Kaynak besinler: Ekmek, makarna ve kahvaltılık gevrekler, baklagiller, ıspanak, brokoli ve portakal suyu.

A VİTAMİNİ
Bulgu ve endişeler: Görme yeteneğini korur, katarakt riskini azaltır. Ancak fazlası kemiklere zarar verebilir. Dozu: 31+: erkeklerde 3000 IU (uluslararası birim), kadınlarda 2333 IU Kaynaklar: Havuç, tatlı patates ve mango.

D VİTAMİNİ
Neye yarar?: Kalsiyumla birlikte alındığında kemik kırılmasına karşı korur. Yüksek dozda alındığında kolon, meme ve yumurtalık kanserini önlemeye yardımcı olur.
Dozu: 31-50 yaş: günde 200 IU 51-70 yaş: 400 IU Kaynak besinler: Süt ve tahıl, balık ve margarin.

E VİTAMİNİ
Neye yarar?: Hücrelere zarar veren molekülleri etkisiz hale getirir. Prostat kanserine ve Alzheimer'a karşı korur. Dozu: 31+: Doğal kaynaklardan 22 IU veya 33 IU sentetik E vitamini.
Kaynak besinler: Yeşil yapraklı sebzeler, kabuklu yemişler, bitkisel yağlar ile tahıllar.

K VİTAMİNİ
Neye yarar?: Kan pıhtılaşması için gereklidir, kemikleri korur. Dozu: 31+: Günde 90-120 mcg (mikro gram).
Kaynak besinler: Yeşil yapraklı sebzeler, süt ve süt ürünleri, yumurta, tahıllar ve karaciğer.

KALSİYUM
Bulgu ve endişeler: Kemikler için çok önemlidir. Ancak bazı araştırmalar, çok yüksek dozda alınan kalsiyumla prostat kanseri arasında bağlantı olduğunu gösterdi. Dozu: 31-50 yaş: günde 1000 mg 51+: günde 1200 mg
Kaynak besinler: Süt, peynir, yoğurt, brokoli, lahana ve portakal suyu.

MAGNEZYUM
Neye yarar?: Kalbi korur ve kan basıncını düşürür. Dozu: 31+: Erkeklerde 420 mg, kadınlarda 320 mg.
Kaynak besinler: Yeşil yapraklı sebzeler, fıstık, ceviz, tam tahıllardan yapılan spagetti, tahıllar ve baklagiller.

POTASYUM
Neye yarar?: Hipertansiyon riskini azaltır, kemiklerin mineral yoğunluğunu artırır.
Dozu: 31+: günde 4700 mg Kaynak besinler: Kırmızı ve beyaz et, balık, süt, bamya, muz, domates, dolmalık biber ve portakal.

DEMİR
Neye yarar?: Kandaki oksijen akışını sağlar. Vejetaryenlerin ekstra demire ihtiyacı olabilir. Dozu: 31-50 yaş: Erkeklerde günde 8 mg, kadınlarda 18 mg. Kaynak besinler: Et, tahıllar, yumurta, kabak çekirdeği, kepek ve ıspanak.

SELENYUM
Neye yarar?: Bazı kanser türlerinden korur. Özellikle prostat kanseri riski taşıyan erkeklere faydalıdır. Dozu: 31+: Günde 55 mcg Kaynaklar: Deniz ürünleri ve karaciğer.

whitesnow
23 01 2006, 18:00
Uzmanlara göre, kulak kiri, kulağı korumakla görevli normal bir sıvı olarak kabul edilmeli

Genellikle, ıslak ve kuru olmak üzere iki tip kulak kiri vardır. Kuru tip çoğunlukla Asya kıtasında yaşayanlarda görülürken, ıslak, yani yağ oranı fazla olan tip ise özellikle Batı Avrupa'dakilere özgüdür.
(23 Ocak 2006 Pazartesi)

İHA - Hani birçoğumuz banyodan çıkar çıkmaz kulak temizleme çubuklarına saldırırız ya, bunun aslında ne kadar zararlı bir alışkanlık olduğunu biliyor musunuz? Uzmanlara göre, kulak kiri, kulağı korumakla görevli normal bir sıvı olarak kabul edilmeli ve temizlik işi kulağa bırakılmalı. Aksi takdirde, işitme kaybına varan çok önemli rahatsızlıklarla karşılaşılabilir.

Öncelikle, kulak kiri olarak bilinen salgının aslında ne olduğundan bahsedelim. Kulak; deriyle kaplı olan ve yağ bezleri içeren dış kulak yolu, işitmemizde önemli bir basamağı oluşturan çekiç, örs, üzengi kemikçiklerini içeren orta kulak ve sesin algılanıp beyne elektrik sinyalleri olarak iletilmesini sağlayan salyangozun yer aldığı iç kulak olmak üzere üç kısımdan oluşur. Dış kulak yolundaki yağ bezleri tarafından üretilen ve deri döküntülerini de içeren kulak kiri, dış kulak derisini sudan ve iltihaptan koruyan, dış ortamdan gelen tozun ve diğer partiküllerin kulağın daha iç kısımlarına gitmesini önleyen bir tabaka oluşturan faydalı bir salgıdır. Serümen veya wax (mum) da denilen kulak kirinin içeriği ve miktarı kişiden kişiye değişir. Genellikle, ıslak ve kuru olmak üzere iki tip kulak kiri vardır. Kuru tip çoğunlukla Asya kıtasında yaşayanlarda görülürken, ıslak, yani yağ oranı fazla olan tip ise özellikle Batı Avrupa'dakilere özgüdür. Kulak kirinin az üretilmesi enfeksiyon riskini arttırırken, fazla üretilmesi ise tıkaç oluşumu ve buna bağlı işitme kaybı, tıkaç arasında biriken materyalin enfekte olması gibi riskler taşımaktadır.

Normalde kulak kiri, dış kulak yolu derisinde yer alan kıllar tarafından içeriden dışarıya doğru taşınarak vücut dışına atılmaktadır. Ancak, dış kulak yolu doğuştan dar olan veya geçirilen herhangi bir kaza ya da ameliyat sonrasında daralmış kişilerde bu işlem yavaşlamaktadır. Kulak temizleme çubukları ve benzeri cisimlerle kulak temizleme alışkanlığı olan kişilerde ise bu mekanizma bozulmakta ve kiri dışarı yönlendirememekte, böylece tıkaç oluşumuna yol açmaktadır. Tıkaç oluştuğunda; işitme kaybı, ağrı, anormal ses veya çınlama, yabancı cisim hissi, yüzme veya banyo sonrası kulakta tıkanıklık şikayetleri ortaya çıkmaktadır.

YANLIŞ TEMİZLEME YÖNTEMLERİ, RAHATSIZLIKLARA YOL AÇABİLİYOR

Kulak temizleme çubukları, saç tokası, tığ, araba anahtarı gibi cisimlerle kulaklarını temizlediklerini ifade eden hastalarla sık sık karşılaştıklarını vurgulayan kulak-burun-boğaz uzmanları, bu kişilerin aslında kiri içeri itip biriktirdiklerini, böylece tıkaç oluşumuna yol açtıklarını belirtiyor. Uzmanlar, dış kulak yolu derisini yırtıp kanatan bu kişilerin, yırtık bölgesinden giren bakteri ya da mantarların neden olduğu şiddetli ağrıyla kendini gösteren dış kulak yolu enfeksiyonlarına, kulak zarı yırtıklarına ve bunların yol açtıkları kronik orta kulak enfeksiyonlarına maruz kaldıklarını bildiriyor.

Peki kulak nasıl temizlenmeli? Kulak-burun-boğaz uzmanlarının verdikleri bilgiye göre, kulak kiri, kulağı korumakla görevli normal bir sıvı olarak kabul edilmeli ve temizlik işi kulağa bırakılmalı. Üzerine deri döküntüleri, toz ve partiküller yapışmış olan kir, zamanla kendiliğinden dışarı atılacaktır. Dış kulak yolu girişine gelen bu materyali, havlu kenarı veya küçük parmağınıza dolayacağınız bir parça pamukla alabilirsiniz. Tozlu ortamlarda çalışanlar, kulak tıpaları kullanabilir ve böylece dış kulak yoluna toz kaçmasını önleyip kulağın işini hafifletebilirler. Eğer kulak zarınızın yırtık ya da delik olmadığından eminseniz, haftada bir kez banyo öncesi birkaç damla gliserin veya bebe yağını kulağınıza damlatmak da uygulanabilecek metotlardan biri. Damlatma işlemi gerçekleştirilen kulak üstte olacak şekilde bir süre yan yatıp, ardından altına havlu koyarak diğer tarafa yatarsanız, yumuşayan kulak kirinizin kendiliğinden dışarı aktığını görebilirsiniz.

Kulak temizleme çubukları, saç tokası, tığ, araba anahtarı ve benzeri cisimleri kullanarak kulağınızı temizlemeye çalışmamalı, temiz olmak isterken kulağınıza hasar verebileceğinizi unutmamalı ve tıkaç oluşumu ya da herhangi bir şikayet durumunda en kısa sürede bir kulak-burun-boğaz uzmanına başvurmalısınız.

Imbat
06 02 2006, 18:00
Mucize adam

Prof. Dr. Haluk Deda, dünyada ilk kez denenen bir teknikle felçli hastalara kök hücre nakli yaptı. Ameliyatların ardından kendisini bile hayrete düşüren sonuçlar elde etti. Ölü gibi yatan felçli hastalar hareket etmeye başladı. Ünlü beyin cerrahı Deda, beşinci hastanın ameliyatından çıkmanın heyecanı ve yorgunluğuyla AKŞAM'a konuştu. Ameliyatları nasıl yaptığını, meslektaşlarının yaklaşımını, hastalarını anlattı:

Haziran ayında kendi üniversiteme başvurdum. Üniversitemde yapayım bari dedim. 'Bizim zaten projemiz var. Yeni bir proje istemiyoruz' dediler. Kendi anabilim dalım, 'Böyle bir çalışma yapamazsınız, istemiyoruz' diye yazı yazdı. 'Henüz kök hücreyle ilgili araştırma safhasındayız' denildi. Ben de araştırma yapacağım. Bilimsel çalışmaların sadece üniversite ortamı içinde olması gerekmez. Önemli olan bu bilimsel araştırmayı bilimsel kimliğe sahip kişilerin, uygun ortamlarda yapmış olmasıdır.

BAKANLIKTAN İZİN ALDIK

Sağlık Bakanlığı, kök hücreyle ilgili bu tip çalışmaları, uygun ortamlarda, tecrübeli kişiler tarafından, prosedüre uygun olarak yapıldığı takdirde destekliyor. 'Bu tip hücrenin konmasında sakınca yoktur. Sadece embriyonik hücre koymayacaksınız' diyor. Bütün hastaların dosyası açık. Biz burada gizli saklı bir iş yapmıyoruz. Bütün işlemleri prosedüre uygun şekilde, Sağlık Bakanlığı'nın izniyle yapıyoruz. Bakanlığı da, her vakadan bilgilendiriyoruz. Her kim bizden bir şey öğrenmek istiyorsa, öğretmeye de göstermeye de hazırız. Başarıya ulaşabilirsek, bütün dünya bunu prosedür olarak tanımlar ve her tarafta yapılmaya başlar. Amacımız bu.

RAHATSIZ OLANLAR VAR

Birtakım çevreler çabalarımızdan çok rahatsız. Biraz daha farklı bir teknikle yapıyorum. Bizim sonuçlar farklı. Üzerimize gelmesinler diye bu sefer videolarını çekiyorum. Beş ameliyat yaptım. Yarın (bugün) iki tane vakaya koyacağız. İki grup hasta var. Bir ALS hastaları. Bunlar bütün dünyada tedavisi imkansız kabul ediliyor. Bizim burada kullandığımız ameliyat yöntemi daha evvel bütün dünyaca tanınmış bir yöntem değil. İlk defa bu yöntemini kullandık. Hücreleri direkt olarak beyinle omuriliğin birleştiği bölgeye koyduk. Burası çok riskli ve zorlu bölge. Önümüzdeki dönemde, beyin felçli olanlara kök hücre koyacağız.

YARDIM ETMEK İSTİYORUZ

Amacımız insanlara yardım etmek. Bunlar bütün dünyadaki doktorlar tarafından 'Bir şey olmaz' denilen hastalar. Bakın başta ben de inanmadım. Önce herkes şaşırıyor, inanamıyor. Ben de inanamadım, bu kadar net. Tıbbın değiştirdiğini hissediyorsunuz. Bizim bildiğimiz daha hiçbir şey, bu bizim tıpta bize öğretilen bir şey değil, bildiklerimizin dışında. Belli ki bunun üzerine daha birçok araştırma yapmak gerekiyor. Benim kapımın önünde profesör yazsın hiç önemli değil. Biz bu konuyu bilmiyoruz. Profesör yazıyor demek, her şeyi biliyor demek değil. Ben de profesör olarak söylüyorum ki, ben bu işi henüz daha bilmiyorum.

'TİCARET YAPIYOR' DİYORLAR

Diyorlar ki bunlar ticaret yapıyor. Amerika'yla yazışmış bir hastamızdan yüz binlerce dolar istiyorlar. Buradaki maliyeti

5-10 bin dolar. Bizim çabamız inanın ki kendimiz için değil. Gerçekten hastalarımız için yazık olur, bilimsel açıdan da ülkemiz için yazık olur. Ben ne olacağını biliyorum. Gelecekler, 'Hocam bir haftada 7-10 ameliyat yapıyormuşsunuz. Bundan ne kadar kazanacaksınız' diyecekler. Siz de diyeceksiniz ki, 'Lanet olsun ya. Ben bundan para da almak istemiyorum. Hasta maddi açıdan zor durumdaysa ben para almak istemiyorum' diye söylüyorum zaten.




--------------------------------------------------------------------------------



Umut ışığı 17 yıl sonra yandı

SİBEL Kula (38) on yıl yatağa, yedi yıl da tekerlekli sandalyeye bağımlı yaşadı. Prof. Dr. Haluk Deda, yeniden yürümenin, koşmanın hayalini kuran Sibel için Deda umut oldu. Deda, 'Pamuk Prenses' diye hitap ettiği Sibel Kula'yı altı gün önce ameliyat etti. Birkaç saat sonra mucizeye tanık olan Sibel, şunları söyledi: Bu yaşadığım bir mucize. Operasyondan üç saat sonra parmaklarımı oynattım. Parmaklarımı birbirine kenetleyebiliyorum. Artık hissediyorum; hareket ettirebiliyorum. Vücudum bana 'Kalk çiftetelli oyna' diyor. Yaşadıklarıma inanamıyorum. Haluk Hoca'ya başından beri inandım. Dördüncü günden itibaren oturmaya başladım. Buradan yürüyerek çıkacağıma inanıyorum.



--------------------------------------------------------------------------------



Olanlar gerçek mi; inanamıyorum

PROF. Dr. Haluk Deda'nın ameliyat ettiği hastalardan biri de 54 yaşındaki Serdar Tengiz. Tıptaki adıyla 'ALS' hastası olan Serdar Tengiz sol ayağında başlayan bir uyuşmanın ardından zaman içinde karın kaslarını dahi hareket ettiremez hale geldi. Doktorların Tedavi edilemez dedikleri Tengiz'i, Haluk Deda, beş gün önce ameliyat etti. Olanlara inanamayan Tengiz, şöyle dedi:

Haluk Hocam adeta Tanrı'nın eli. Öbür dünyaya gittim geldim. Karın kaslarımı dahi oynatamıyordum. Şimdi elime kalem alıp çizim yapıyorum. Bunlar gerçek mi inanamıyorum.

Serdar Tengiz'in eşi Nesrin Tengiz, Haluk Deda'ya minnettarlığını kelimelere sığdıramıyor. Nesrin Hanım, Haluk Hoca için bir şey söylemiyorum. Yaptıkları her şeyi gösteriyor diyor.



--------------------------------------------------------------------------------



ENGEL ÇIKARILMASIN

Bu işi boğmak isteyecekler

PROF. Dr. Haluk Deda, ameliyatları Ankara'daki Özel Akay Hastanesi'nde yapıyor. Hastanenin Genel Müdür Yardımcısı İhsan Şahin, Deda Hoca'nın önüne engeller çıkarılmasından endişe ediyor. 'Birtakım kurumların, bu işi daha doğmadan bitirmek için çok ciddi bir lobi oluşturacaklarını' öne süren Şahin, endişelerini şöyle dile getirdi:

Bu hadiseyi Oktay Babuna hadisesine dönüştürebilirler. Kök hücre birilerinden alınıyor ya da bir yerde yetiştiriliyor da naklediliyor değil. İnsanın kendisinden alınıyor. Kendi hücrelerinden elde ediliyor. Bu iş için biz kimseden hücre almıyoruz. Biz hastalara sizi koşturacağız, yürüteceğiz diye vaatlerde bulunmuyoruz. Yurtdışında bu işler yapılıyor. Devekuşu gibi kafamızı kuma gömmeyelim. Aynen ülkemizde olduğu gibi, bu iş resmi olarak yapılıyor. Bu işi yapmaya ülkemizde yetenekli, insanlar olmadığı için bu iş tartışılıyor.

Nasıl yapılıyor

KÖK hücreler hayatın temel taşları ve insan vücudunu oluşturan ana hücreler olarak kabul ediliyor. Kök hücreler sınırsız bölünme, her türlü vücut hücresine dönüşme ve yeni görevler üstlenme yapısına sahip. Bu yetenekleri sayesinde özel şartlarda istenen tip dokuya dönüşebiliyor.

İnsan vücudunda cilt, kaslar, kemikler, sinirler ve kan hücrelerinden, organlardan bu kök hücreler alınabiliyor. Kök hücreler ne kadar gençse o kadar fazla gelişebiliyor ve farklı hücrelere dönüşme özelliği olabiliyor. İnsan yaşlandıkca kök hücrelerinin sayısı azalıyor. Prof. Dr. Haluk Deda, aldığı kök hücreyi beyin ile omurilik arasına yerleştirerek bir ilki gerçekleştirdi. Haluk Deda'nın uygulaması şöyle:

Kök hücreler, hematoloji bölümündeki hocalar tarafından kemik iliğinden alınıyor. Amerika'da uzman bir laboratuvara gönderiliyor. Burada, çalışılabilecek hücreler seçiliyor. Hastanın beyin sapıyla omuriliği arası açılıp kök hücreler yerleştiriliyor. Bu operasyon 3-4 saat sürüyor.

Lamia Ayhan / Ankara

Imbat
09 02 2006, 18:00
Herkes nar peşinde...

Sağlıklı yaşam meraklıları yüzünden nar kıymete bindi. Sanayiciler nar suyu üretmeye, çiftçiler yeni nar bahçesi kurmaya başladı, fiyatlar arttı

Narın antioksidan etkisi ile kalbi ve bağışıklık sistemini koruyucu özellikleri keşfedilince, en çok tüketilen meyveler arasına girdi. Nar tüketimi artınca, yeni nar bahçesi kuran çiftçiler ve nara yatırım yapan sanayiciler de çoğaldı.
İzmir Hal'inde 2005 Ekim ayında kilosu 50-100 kuruş arasında olan nar fiyatı, aralıkta 1.5, Ocak ayında 2-2.5 YTL'ye yükseldi. İstanbul marketlerinde ise sezona 2 - 2.5 YTL perakende fiyatla giren narın fiyatı hızla yükselerek, ocak ayında 4.5 liraya kadar çıktı.

İran'dan nar geliyor
İstanbul büfelerinde geçen yıl 2 YTL olan bir bardak nar suyunun fiyatı, bu yıl 3 YTL oldu.
İstanbul Sebze Meyve Hal'i Başkanı Burhan Er, nar üreticisinin yüzünün güldüğünü söyledi.
Er, şöyle devam etti:
Piyasaya nar yetiştiremiyoruz. İhracatta çok iyi. Yerli nar yetişmediği için piyasaya İran ve Azerbaycan'dan nar geliyor.
Şu günlerde, İstanbul Hal'inde yerli narın kilosu 170 kuruş ile 250 kuruş arasında. İran narı ise 120-150 kuruş fiyatla satılıyor. İranlı tüccarlar, nar satmak için Türkiye'ye geliyor. AB'nin talep ettiği yeni çeşitlerle, büyük nar bahçeleri kurmalıyız.

Bahçeler çoğalıyor
Mersin, Tarsus İlçesi Ziraat Odası Başkanı Ali Ergezer, medyada çıkan haberlerin ardından, narın tüketici kadar üreticinin de dikkatini çektiğini söyledi.
İlçede bin 500 dönüm olan nar bahçelerinin 3 bin 500 dönüme yükseldiğini anlatan Ergezer, Portakalı, limonu 25 kuruşa satamıyoruz. Nar ise lüks meyve oldu. Bu nedenle narenciye ağaçlarını sökerek nar ekiyoruz diye konuştu.


Narın tanesini yemek suyunu içmekten faydalı
Columbia Üniversitesi New York Presbyterian Hastanesi'nde kardiyolog Doç. Dr. Özgen Doğan, araştırmaların nar suyunun damar tıkanıklığını önleyici özelliğini ortaya çıkardığını belirtiyor. Rambam Tıp Merkezi'nde görevli Prof. Dr. Michael Aviram, nar suyunun diğer meyve suları ile kırmızı şarap ve yeşil çaydan daha yüksek antioksidan kapasitesine sahip olduğunu söylüyor.
Beslenme ve Diyet Uzmanı Dilara Koçak, Nardaki antioksidan miktarı, şarap ve yeşil çaydan fazla diyerek, narın gribe karşı koruyucu, bağışıklık sistemini güçlendirici, kolestrolü düşürücü etkisinden söz ediyor.
Koçak, kan yapıcı, idrar söktürücü, tansiyon düşürücü olan nar suyunu, sıkmak yerine, tanesinin yenilmesini öneriyor. Çünkü, antioksidan özellik çekirdeklerinde bulunuyor. Nardaki polyphenolic, tannin ve anthocyaninni adlı maddeler, serbest radikallerle savaşarak, damarların tıkanmasında etkili oluyor.


Firmalar talebe yetişemiyor
Yurtdışından nar meyvesi, danesi ve suyu için büyük talep var.
İhracatçı firmalar yeteri kadar nar bulamadıkları için talebi karşılayamıyorlar.
Türkiye'nin en büyük fidan üreticisi olan Alara Tarım, nar fidanı da üretmeye başladı. Alara, dış pazarların istediği, makina ile ayıklanabilen cinste nar fidanları üretiyor.
İki yıldan beri üreticiye nar fidanı dağıtan meyve ihracatçısı Dönüş firması, bu yıl 25 bin adet nar fidanı üretti.
Dönüş, dış pazarların istediği Hicaz cinsi nar yetiştiriyor.
Atatürk Orman Çiftliği (AOÇ) nar suyu üretti. AOÇ'nin 200 ml. cam şişe pastörize nar suyu internet sitelerinde 1YTL fiyatla satılıyor.
Dimes firması geçtiğimiz aralık ayında nar suyunu piyasaya sürdü.
Dimes'in şeftali, kayısı, vişne ve portakal suları Migros'ta 145 kuruşa satılırken yüzde 100 nar suyu 359 kuruş fiyatla satılıyor.
Nar sıkıntısı yaşayan Dimes, yeteri kadar meyve bulursa ihracat da yapacak.

İhracata başladı
Ersu firması, geçen yıl nar suyu ihraç etmeye başladı. Ersu, Antalya Belek'te kuracağı tesiste, narı danelerine ayırarak ihraç etmeye hazırlanıyor.
Süt ve peynir üreticisi Yörsan'da nar suyu yapmaya başladı. Yörsan, yurt dışına nar suyu ve ballı nar suyu satıyor.

Sansli
15 02 2006, 18:00
Kadınlarda meme kanseri
Sema Yumoto - 36 yıldır Türkiye'de doktorluk yapan, emekli olduktan sonra San Diego'ya yerleşen Dr. Mahir Nae'ye bütün kadınları yakından ilgilendiren meme kanserini sorduk. Kendisinden aldığımız yanıtları USA Turkish Times okurlarıyla paylaşıyoruz.


Dr. Mahir Nae


Bu çok güncel bir konudur. Meme kanseri Türkiye'de ve dünyada sayısal oranda bir artış gösteriyor. Batıda 8-9 kadında bir görülen meme kanserinin oranı Türkiye'de daha fazla. Hatta en çok rastlanan kanser türlerinden biri diyebilirim. Bütün dünya, estorojen estrojen hormonunun meme kanserine yol açtığı konusunda hemfikir. Başta Amerika olmak üzere bu konuda birçok araştırmalar yapıldı.


Yapılan hormon replacement tedavisinin meme kanseri ile ilişkili olduğu tespit edildi. Bu tedaviyi kullanma süresini 5 seneye indirdiler. Şimdi size sorayim; hanımların menepoza girme sürelerini maksimum 5 sene uzattınız, acaba kullanma nedenleri arasında kalça kırıklarına sebep olan osteoporozu (kemik kalsyumu boşalması) 5 sene geciktirmekle bu sorunu çözmüş olur musunuz?


Diğer nedenleri arasında, ateş basması, terleme, çarpıntı, gibi şikayetler de var. Bunları da 5 sene ertelediniz. Hanımlar 5 sene sonra daha mı mukavemetli olacaklar? Bunlara daha mı kolay karşı koyacaklar veya tolere edecekler? Bizden bir özdeyişle devam etmek istiyorum. 'Ateşle barut yanyana durmaz.'


Hanımlarda ostrojen hormonunun hükümranlığının süresini uzatacaksınız ve yukarıda ifade edildiği gibi meme kanseri olma riski artmayacak.


Bu özdeyişimize ters dusmuyor mu? Onun için batı ülkelerinde ve de Türkiye'de karşılaşılan meme kanseri görülme oranının artmış olması benim için sürpriz olmadı. Siz siz olun lütfen yoğurdu üfleye-rek yeyin.


Kalın sağlıcakla.

Sansli
15 02 2006, 18:00
Tansiyon dengeleyen özel çikolata üretildi (Nethaber)
http://www.haber.gen.tr/habera...aberemail.asp?420ECE8
(http://www.haber.gen.tr/haberadres/haberemail.asp?420ECE8
)

Sansli
15 02 2006, 18:00
Dünyada her 10 saniyede bir kiþi sigaradan ölüyor (Zaman)

http://www.haber.gen.tr/habera...aberemail.asp?420753C
(http://www.haber.gen.tr/haberadres/haberemail.asp?420753C
)

Sansli
15 02 2006, 18:00
Sağlıklı yiyecekler herkes için farklı

Brokoli, yoğurt, süt, enginar... Sizce bu besinler yararlı mı? Yanıtınız ne olursa olsun yanılıyor olabilirsiniz... Sağlıklı sanılan birçok besinin bazıları için ölümcül olabileceğini belirten uzmanlara göre herkesin yararlı besinleri ayrı. Ve bu 'ImuPro300' adlı bir testle ortaya çıkıyor

Bilim adamları şimdiye kadar herkes için sağlık kaynağı olduğuna inanılan bazı besinlerin aslında bazı kişilere faydadan çok zararı olduğunu ortaya çıkardı. Lüksemburg'daki Reunis Kutter laboratuvarı araştırmacılarının bulgularına göre, 'her gıda maddesi her bünyede aynı etkiyi yaratmıyor', kimi için iyi ve sağlıklı olan bir başkası için atom bombası kadar tehlikeli olabiliyor.

Birine yarar, diğerine zarar
Bilim adamlarının geliştirdiği 'ImuPro300' adlı kan testi ise hangi besin maddelerinin hangi bünyelerle uyumlu olduğunu, hangilerinin zararlı olduğunu ortaya çıkarıyor.
Araştırmacı gruptan biyokimyager Dr. Camille Lieners, Bugüne kadar brokoli kesin olarak herkese faydalı olarak bilinirdi. Herkesin sık sık sağlıklı olduğuna inanılan enginar yemesi önerilirdi. Ancak birisinin bünyesinde olumlu etki yapan bir besin bir başkasında kronik hastalıklara yol açabilir dedi.

Sigara içen brokoli yemesin
'Gıda intolerans (duyarlılık) testi' (ImuPro300) size faydadan çok zarar veren besinleri basit bir kan testi ile belirliyor. Test aynı zamanda kilo vermek isteyenler için de uygulanıyor.
Dr. Camille Lieners testin kişiye özel olduğunu belirterek, Test neticesinde hiç ummadığınız gıda maddelerinden uzaklaşmanız gerekebilir. Bu süt bile olabilir. Buna alternatif yoğurt ve brokoli var. Ancak o da birisine iyi gelirken bir başkasına zarar verebilir. Örneğin brokoli sigara içenler için çok zararlı. Bağışıklık sistemini provoke ediyor diye konuştu.

'Sinsice hasta ediyor'
Dr. Lieners gıda duyarlılıklarında (intolerans) temel problemin vücudun duyarlı olduğu besin maddelerinin vücuda sinsice zarar vermesi ve bunun uzun bir süre ortaya çıkmamasından kaynaklandığını belirtti.

'Alerji gibi değil'
Alınan gıdalar, bakteri, virüs, mantar ve parazitlerin yol açabileceği enfeksiyonların oluşmasını engeller, ancak vücut bu besinlere duyarlı ise alınan gıdalar bünyeyi olumsuz etkiler diyen Dr. Lieners bu noktada 'gıda duyarlılığı' adı verilen bir durumun söz konusu olduğuna dikkat çekti. Ancak Dr. Camille Lieners gıda duyarlılığının alerjik reaksiyonlardan farklı olduğunu da vurguladı.

Günler sonra anlaşılıyor
Gıda duyarlılığında zararlı etkenin gıdanın tüketilmesinden günlerce sonra ortaya çıktığına dikkat çeken Dr. Lieners, Eğer vücudun bir gıdaya karşı bağışıklık sorunu varsa, antikor dediğimiz G tipi globulinler oluşmaya başlar. Bu antikorları 'ImuPro300' testiyle yaklaşık 300 gıda maddesi için güvenli şekilde ortaya çıkartabiliyoruz dedi.
Belirli gıdalara karşı duyarlılık geliştirmenin birden fazla sebebi olabileceğini belirten bilim adamları, bunlar arasında gıdaların üretilme ve saklanma biçimleri, tek yönlü beslenme alışkanlığı, stres ve çevresel etkenler gibi pek çok değişkenin bulunduğunu bildirdi.

'Zararlı' bağımlılık yapıyor
Bu tür etkenler sonucunda kişinin sindirim sisteminin etkilendiğini, tüketilen gıdaların içindeki bileşenlerin bağışıklık sistemine yabancı gelmesiyle sürekli bir savaşın başladığını anlatan Dr. Lieners, Kişinin bağışıklık sistemi, dolayısıyla metabolizması ve organizması sürekli ve artan bir stres altına girer ifadesini kullandı.
Bilim adamları bu durumda bir kısır döngünün ortaya çıktığını, kişinin kendisine zararlı olan besin maddelerine karşı bir uyuşturucu maddeye olduğu gibi bağımlılık geliştirebildiğini kaydettiler.

ImuPro300 testi ne işe yarar?

Dr. Camille Lieners'e göre 'ImuPro300' testiyle kişinin farkında olmadan alışkanlık geliştirdiği ve aynı zamanda da zarar gördüğü besinlerin izi sürülebiliyor. Test sırasında vücut tarafından oluşturulan IgG antikorlarının oluşup oluşmadığına bakılıyor. Ve eğer bu antikorlar oluşmuşsa vücudun hangi besinlere karşı duyarlılık geliştirdiği ortaya çıkarılıp buna göre önlemler alınıyor.

Türkiye'de de uygulanıyor

Bu sistem Türkiye'de ilk defa Vivitro Sağlık ve Kozmetik firması tarafından uygulanmaya başlandı. İşletmeci Bora Eren tarafından Dr.Camille Lieners'in yardımıyla Türkiye'ye getirilen sistem bünyeye dokunan besinleri tespit ederek özel beslenme profili çıkarıyor.

Sonuç: Enginar bile zararlı!

'ImuPro300' testini Milliyet muhabiri Nevsal Elevli de denedi. Test sonucunda Elevli'nin en çok sevdiği ve sağlıklı olduğuna inandığı için bolca tükettiği marul, roka, keten tohumu, enginar, üzüm, çavdar, şamfıstığı gibi ürünlere karşı vücudunda bir duyarlılık olduğu tespit edildi.
Elevli'nin 36 gıda maddesine karşı duyarlılığı olduğu ve bu besinlerle ilişkisini bir süre kesmesi gerektiği ortaya çıktı. Bu çerçevede 1 yıl boyunca enginar yememesi önerilen Milliyet muhabiri, laboratuvar tarafından kendisine verilen listedeki gıdalardan istediği kadar tüketebilecek.

Ortaya çıkabilecek sorunlardan birkaçı

Bilim adamlarının verdiği bilgiye göre, kişinin kendisine zararlı olan maddeleri tüketmesi durumunda onlarca sorun ortaya çıkabiliyor. Bu sorunların başlıcaları ise şöyle sıralanıyor: Cilt sorunları, migren, aşırı kilo ya da aşırı kilo verme, mide ve bağırsak rahatsızlıkları, romatizma, şişmiş göz kapakları, akne, idrar bozuklukları, nefes darlığı, egzama, halsizlik, sinirlilik, kalp ve dolaşım sorunları ve depresyon ortaya çıkabiliyor.

Sansli
27 02 2006, 18:00
http://www.sabah.com.tr/2006/0...101-20060228-200.html
(http://www.sabah.com.tr/2006/02/28/gny/sag101-20060228-200.html
)
Yorgunluk birçok hastalığa karşı korur ve güçlendirir

Yorgunluk; dinlenince geçen basit bir yakınma mı, yoksa bazı ciddi hastalıkların önemli bir belirtisi mi? Bu soruların yanıtını Alman Hastanesi İç Hastalıkları Endokrinoloji ve Metabolizma Uzmanı Prof. Dr. Zeynep Oşar verdi:

Yorgunluk nedir?
Yorgunluğu; herhangi bir işi tamamlayacak güce sahip olmadığını hissetmek, gönüllü olarak bir işe başlamaya karşı isteksizlik hali, motivasyon ve enerji kaybı olarak tanımlamak mümkün. Hücrelerarası iletişimi sağlayan maddeler olan sitokinlerin stres durumunda, artarak endokrin sistem ile sinir sistemini çok yönlü olarak etkilediği ve yorgunluğu ortaya çıkardığı düşünülmektedir. Fizyolojik olarak yorgunluğu, dinlenmeye yönlendiren bir uyarı gibi kabul etmek doğrudur. Yorgunluk, aşırı fiziksel ve psişik stresten vücudu korur ve bu şekilde stresin yol açabileceği hastalıkların gelişimini önler. Ancak, kronik yorgunluk hali düşünme ve üretme kapasitesini önemli ölçüde etkiler. Yorgun kişi dikkatini toplayamaz. Bu nedenle sıkıntılı, endişeli, kaygılı ve öfkelidir. İşinde hata yapma olasılığı çoktur ve çalışma saatleri düzensiz olan mesleklerde, bu durum ciddi sonuçlar doğurabilir. Yapılan bilimsel araştırmalar yorgunluğun gerek fiziksel, gerekse ruhsal performansı önemli ölçülerde düşürdüğünü göstermektedir.

HASTALIKLARIN İLK BELİRTİSİ
Ne tarz yorgunluklardan daha çok
korkmalıyız? Pek çok hastalığın ilk belirtisi yorgunluktur. Bu nedenle aniden ortaya çıkan yorgunluğa dikkat etmek gerekir.

Şeker hastalığının yol açtığı yorgunluk nasıldır?
Altında diyabet yatabilir. Toplumun yaklaşık yüzde 10'unda görülen şeker hastalığının en erken belirtisi; yorgunluk ve halsizliktir. Vücudun ana enerji kaynağı olan glikozun kaslarda enerjiye dönüştürebilmesi için, kanda yeterli miktarlarda insulin bulunması şarttır. Diyabetli kişilerde pankreasın insulin yapımı yetersizdir ve hasta kendini sürekli yorgun hisseder. Bunun yanı sıra diyabetli sık idrara çıkar, çok su içme gereksinimi içindedir ve sürekli acıkır. Konsantrasyon güçlüğü ve görme bulanıklığı da tabloya eşlik edebilir. Yorgunluğun en sık nedenlerinden biri olan diyabete tanı koymak için açlık kan şekerinin ölçülmesi yeterlidir. Önemli olan fazla vakit kaybetmemektir.

DEPRESYON İŞARETİ DE OLABİLİR
Kalp hastalıklarının yol açtığı yorgunluk diğerlerinden farklı mı?
Yorgunluk kalp hastalığının işareti de olabilir. Kalp yetersizliğinin en önemli belirtileri eforda nefes darlığı, yorgunluk, çarpıntı ve efor kapasitesindeki azalmadır. Hem anemide hem de kalp yetersizliğinde görülen ortak özellik; kaslarla, diğer dokuların yeterince oksijen alamaması ve kullanılamamasıdır. Tıpkı anemik hastalarda olduğu gibi kalp yetersizliğinde de her zaman rahatlıkla ve nefes nefese kalmadan sürdürülebilen fiziksel aktiviteler artık yapılamaz olur. Rahat yürünebilen mesafe kısalır, çıkılabilen basamak sayısı azalır, kolayca ortaya çıkan yorgunluk, nefes darlığı ve yorgunluk durmaya ve dinlenmeye zorlar. Bu tarz yakınmalar; kalbin kan pompalama gücünün azaldığına işaret eder ve acilen hekime başvurmamız konusunda bizi uyarır.

Depresyon kaynaklı yorgunluk farklı mıdır?
Uykudan uyanmada güçlük ve uyanır uyanmaz ortaya çıkan aşırı yorgunluk hali, depresyona işaret edebilir. Depresyon, kişi tarafından farkedilmeden uzun süre sinsice seyredebilir. Yaşama karşı isteksizlik ve mutsuzluk yorgunluğa eşlik ediyorsa, depresyonda olabileceğimizi de göz ardı etmemeliyiz.

Kanser kökenli olabilir mi?
Olabilir. Üstelik kanser ve tedavisi sırasında gözlenen yorgunluk, yaşam kalitesini de bozan en önemli nedenlerden biridir. Yaşanan psikolojik sıkıntılar, tedavide kullanılan ilaçların yan etkileri, tedavi sırasında ortaya çıkan anemi ve enfeksiyonlar gibi ek sorunlar da yorgunluğa neden olabilir. Yorgunluk günlük aktivitenin sürdürülmesini engelleyecek kadar şiddetli olabilir ve tedavi bu durumdan en az ağrı kadar ciddi şikayet nedenidir. Bu yakınma hastalık iyileştikten sonra uzun bir süre daha devam edebilir ve bu durumun nedeni hâlâ kesin olarak aydınlatılabilmiş değildir.

Sansli
27 02 2006, 18:00
http://www.zaman.com.tr/?hn=26...adinaile&trh=20060227
(http://www.zaman.com.tr/?hn=260141&bl=kadinaile&trh=20060227
)
Hayat kurtaran 10 testi ihmal etme, sağlıklı yaşa

Memorial Hastanesi Dahiliye Uzmanı Dr. Soner Dileklen, yapılacak 10 testle pek çok tehlikeli hastalığın erken dönemde teşhis edilebildiğini söyleyerek testlerin ihmal edilmemesini önerdi.

Erkeklerde kalp ve dolaşım sistemi hastalıklarına yakalanma riski kadınlara göre 4 kat fazla. En çok erkekleri etkileyen bu hastalıklardan erken teşhisle kurtulmak mümkün.

Memorial Hastanesi Dahiliye Uzmanı Dr. Soner Dileklen, yapılacak 10 testle pek çok tehlikeli hastalığın erken dönemde teşhis edilebildiğini söyledi. Bunlarla ilgili bilgi veren Dileklen, kalp krizi riskine karşı tüm erkeklere yılda bir kez efor testi yaptırmalarını tavsiye etti. Özellikle 40 yaş üstü erkeklerin daha büyük risk taşıdığını hatırlatan Dileklen, Yaklaşık 10 dakika süren efor testiyle kalp ve dolaşım sistemi hastalıklarının tedavisi ciddi boyutlara ulaşmadan mümkün hale geliyor. dedi.

Erkeklerde en çok akciğer kanserlerinin görüldüğüne dikkat çeken Dr. Soner Dileklen, Bu kanser, erken safhasında doğrudan belirti vermiyor. Hasta yakınmalara başladığında genellikle geç kalınmış oluyor. Bu nedenle 40 yaş üstü erkekler her yıl düzenli olarak AC grafisi çektirmeli. tavsiyesinde bulundu. Sigaranın gırtlak kanseri riskini de 16 kat artırdığına işaret ederek, her yıl bir kez kulak burun boğaz uzmanına başvurulmasını önerdi. Prostat kanserinin PSA adı verilen bir kan testiyle kolayca tespit edilebildiğini bildirdi. Kolon (bağırsak) kanserlerinin de özellikle 50 yaş üstü erkeklerde görüldüğünü vurgulayan Dileklen, 2 ila 5 yılda bir düzenli olarak kolonoskopi yöntemiyle kolon kanserleri erken evrelerde ortaya çıkarılıyor. Yılda bir kez de cilt kanserlerine karşı dermatoloji uzmanına görünmeyi tavsiye etti. Dileklen, 35 yaşından itibaren 2 yılda bir kan tahlilinin faydalı olacağını hatırlatıyor. Bu tahlillerle, enfeksiyon ve alerjik bir durum olup olmadığı anlaşılırken, kolesterol ve kan şeker değerleri ölçülüyor. Uzmanlar, her yıl düzenli olarak diş hekimi ve göz doktoruna görünmeyi, ayrıca karaciğer ve böbrek hastalıklarına karşı da batın (karın) ultrasonu çektirmeyi öneriyor.


Erkekler için tavsiye edilen 10 test

Göz tansiyonu ölçümü (tonometre)
Efor testi
Cilt muayenesi
Rutin kan tahlilleri
Tükürük testi
Bağırsak kanserleri için kolonoskopi
Prostat kanserine karşı PSA testi
Sigara içenler için AC grafisi
Gırtlak kanserine karşı larinks endoskopi
Karaciğer ve böbrek hastalıkları için batın ultrasonu

Imbat
07 03 2006, 18:00
Mevsimlerle birlikte ruh sağlığı da değişiyor


Mevsimsel dönüşümler insan psikolojisini etkiliyor. Sert bir kış dönemine hem fiziksel hem de ruhsal olarak uyum sağlayan kişiler diğer mevsime geçişte zorlanabiliyor.

Halsizlik, yorgunluk, aşırı uyuma isteği veya uykusuzluk bu şikayetlerin başında geliyor. Özel Lokman Hekim Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Seçil Aldemir, belirtilerin şiddetlenmesi ve buna fiziksel şikayetlerin eklenmesi durumunda psikiyatriste başvurulması gerektiğini vurguluyor. Psikiyatrik rahatsızlıkları olan kişiler bu dönemden en çok etkilenenlerin başında geliyor. Seçil Aldemir, Mevsimsel değişikliklerden etkilenmemek için; düzenli uyuyun, bol bol güneşle temas edin, yürüyüşler yapın, beslenmenize dikkat edin, aile ve arkadaşlarınızla daha fazla vakit geçirin önerisinde bulunuyor.

Imbat
07 03 2006, 18:00
Kanser aşısında çamaşırsuyu umudu

Evlerde temizlik için kullanılan çamaşırsuyunda bulunan hipoklor maddesi, gelecekte kanser aşısının ana bileşeni olacak.

LONDRA - Kanser, insanın bağışıklık sisteminin kanserli hücreleri tanıyamamasından ve tanıyamadığı için de mücadele edememesinden yayılıyor. Hastalığı sinsi yapan da bağışıklık sisteminin onu tanıyamaması. Şimdiye dek geliştirilen kanser aşıları, insan vücuduna ölü kanserli hücre verilerek, bağışıklık sisteminin bunları öncelikle tanıyarak mücadele etmesini öğrenmesini amaçlıyordu. Ancak bu çabalar sonuç vermiyordu, çünkü sistem ölü kanser hücrelerini de tanıyamıyordu.

Londra'daki University College profesörü Dr. Benny Chain, hipoklor adlı bir madde ile desteklenen kanser aşısında bağışıklık hücrelerinin kanserli hücrelerle karşı çok daha güçlü mücadele edebildiklerini gösterdi. Hipoklor, çamaşırsuyunun ana bileşeni. Araştırmada hipoklordan kanserli hücrelerin bağışıklık sistemi tarafından tanınmasında yararlanıldı.

HİPOKLOR ÖLÜ HÜCRELERİ TANITIYOR
Hipoklor, bağışıklık hüclerinin aşıda verilen ölü kanserli hücreleri daha rahat tanımasını sağlıyor. Aşılanan sağlıklı bir bağışıklık sistemi, hipoklorla öldürülen hücreleri, diğer yöntemlerle öldürülen kanserli hücrelere göre 5 kat daha iyi tanıyor. Bu sayede, hücreler ölü kanser hücresiyle mücedeleye geçebiliyor.

Uzmanlar hipoklorun farkını, akyuvarların da bakterileri mikroskopik ölçekte hipoklor benzeri bir salgıyla öldürmesi sayesinde vücudun bu maddeye olan tanışıklığına bağlıyor. Vücut, aşıdaki hipoklorla öldürülmüş kanserli hücreleri daha kolay tanıyor.

'ÖĞRETİCİ' AKYUVARLAR AŞILANACAK
Bilim insanları kadınlarda rahim kanserine karşı bu yöntemle bir aşı geliştirmeyi umuyor. Uzmanlar, insanlardan alınan akyuvarlar ile hipoklorla öldürülmüş kanserli hücreleri biraraya getirecek ve akyuvarların bunlarla mücadele etmeyi öğrenmesini sağlayacak.

Kanserli hücrelerle mücadele etmeyi öğrenen akyuvarların, daha sonra aşı olarak insana geri enjekte edilerek, öğrendiklerini bağışıklık sisteminin geri kalanına öğretmeleri öngörülüyor.

whitesnow
13 03 2006, 18:00
Macaristan kuş gribi aşısı geliştirdi!

Macaristan Başbakanı Ferenç Gyurcsany, ülkesinin öldürücü kuş gribi virüsü H5N1'e karşı insanları koruyan bir aşı geliştirdiğini bildirdi.

Başbakan Gyurcsany, aşıyı geliştiren Omnivest ilaç firmasının Budapeşte yakınlarındaki Bilsborosjeno'da bulunan laboratuvarlarında, buluşu tanıtmak için basın toplantısı düzenledi.

Gyurcsany, Omnivest şirketi tarafından geliştirilen aşının insanı H5N1 virüsüne karşı bağışık kıldığını belirtti.

Gazetecilere bir aşı ampulünü gösteren Macar başbakanı, Bu ampul, 6 miligram aşı içeriyor, bu bir kişinin H5N1 virüsüne karşı korunması için yeterli bir miktar dedi.

Başbakan Gyurcsany, ilacın alüminyum ve fosfattan oluşan ve şu anda başka kimsede üretim teknolojisi bulunmayan bir viral jelden üretildiğini belirtti.

Macar başbakanı, önemli olanın şu anda Macar Ulusal İlaç Enstitüsü'nün, aşının ülkede satışına onay vermesi olduğunu belirtti.

14.3.2006

MAZI
14 03 2006, 18:00
Bağışıklık sistemimizin yardımcısı: ÇİNKO

Çinko eksikliği, en sık gözlenen mineral eksikliklerinden biri olmakla birlikte üzerinde en az durulanlardan birisidir

Birçok besinde fazlasıyla bulunan çinko bağışıklık sisteminde anahtar rol oynar, 200 civarında enzim ve bir çok hormonun üretiminde (testosteron gibi) rol alır. Başlıca işlevleri şöyle sıralanır:
Protein sentezi, insülinin aktivasyonu, Vitamin - A'nın hücrelere taşınması ve kullanımı, hücrelerin bölünerek çoğalabilmesi, tat alma, sperm yapımı. Akyuvarların, antikorların oluşmasında payı vardır. Bağışıklık sisteminin bu askerleri bizi hastalığa neden olan virüslerden koruduğu gibi zehirli maddeleri etkisiz hale getirmede yardımcı olur. Çinko eksikliğinde yaraların iyileşmesi gecikebilir, görme duyusunda problemler yaşanabilir (özellikle diyabet hastalarında), enfeksiyon hastalıklarına karşı savunmasız kalınabilir.

Gribe karşı etkili
Soğuk algınlığı ve gribe karşı çok etkilidir. Akneye karşı da çok etkili bir mineraldir.
Fakat çinkonun yararları bununla bitmiyor. Hücre yenilenmesinde payı olduğu için cildi de güzelleştirir. El tırnaklarını sertleştirir ve saçı kuvvetlendirir, nörodermitisi ve uçukları hafifletir. Âdet görme ağrılarını hafifletmesini, kısırlığa karşı etkili olmasını da diğer özellikleri arasında sayabiliriz. Amalgam gibi ağır metalleri de vücuttan atar.
Çinkoya olan ihtiyacımız birçok faktöre bağlıdır. Çocukların ve gençlerin yetişkinlere oranla daha az ihtiyacı vardır. Stresli tiplerin de sakin kişilere oranla ihtiyaçları daha fazladır. Prensip olarak ise kadınların çinkoya olan ihtiyacı erkeklerden daha fazla değildir.
Enfeksiyonlara karşı zayıf olma çinko azlığının en önemli belirtisidir. Çocuklarda öğrenme yeteneğinin sınırlı olması, büyümedeki aksaklıklar, saç dökülmesi, kısırlık, soğuk eller ve ayaklar, tat alma duygusunun sınırlı olması, tırnaklarda beyaz lekeler de çinko azlığının belirtileridir.

Önerilen miktarlar
Erkekler için: 11 mg, bayanlar için 8 mg. olarak bildirilmiştir. Üst sınır 40 mg'dır. Daha fazlası özellikle bakır gibi hayati önem taşıyan minerallerin emilimini engelleyebilir.

Haftanın öğüdü
ÇİNKO EN FAZLA HANGİ BESİNLERDE VAR?
İstiridye 7 mg ..Peynir 2 - 4 mg .. Sığır eti 5 mg .. Sütsüz çikolata 2 mg .. Kuru fasulye 3 mg ..Yumurta 1.5 mg .. Mısır 2.5 mg ..Brüksel lahanası 1 mg.. Karides 2.3 mg .. Brokoli 1 mg..
DİKKAT: Daha çok hububat proteini tüketen ülkelerde, hububattaki fazla miktardaki fitatlar ve diğer bazı organik bileşikler, demir ve çinkoyu bağlayarak emilimini azaltırlar.
TEDAVİ: Çinko eksikliği durumunda, çinko içeren ilaçların kullanımı son derece başarılı sonuçlar vermektedir.

MAZI
14 03 2006, 18:00
Burnunuzdan nefes alın!

Çünkü, ağızdan nefes alanlar 'hiç dinlenemeden uyanırlar', dudakları çatlar, dişetleri geriler, dillerinde kuruluk olur, hatta farenjit ya da bronşite yakalanırlar...

ERCİYES Üniversitesi'nden Prof. Dr. Mustafa Erkan, burun yerine ağızdan nefes alan insanlarda pek çok rahatsızlığın ortaya çıkabileceğini açıkladı. Burnun solunan havayı ısıtıp nemlendirdiğini, yabancı maddeleri süzerek akciğerlere hazır hale getirdiğini söyleyen Erkan, Geceleri burun tıkalı olduğunda ağızdan nefes alınır. Bu, horlamaya ve uyku sırasında nefes durmasına neden olabilir. Kişi devamlı yorgun, bitkin, huzursuz, asabi olur diye konuştu.

PROF. Dr. Erkan şunları söyledi: Ağızda burundaki gibi nemlendirici bir sistem yok. Bu nedenle kuru hava, dudakların, dişetlerinin, dilin, yanakların ve yutağın mukozasının nemini alarak kurutur. Burnu tıkalı olanlar bu nedenle uyandıklarında perişan olur. Dudakları çatlar, dişetlerinde gerilemeler, dillerinde kuruluklar oluşur. Sonuçta kronik farenjit ortaya çıkar. Burundan nefes alamama bronşite ya da akciğerlerde başka problemlere de yol açabilir.

Imbat
04 04 2006, 17:00
Organ nakli devrimi

Amerikalı doktorlar, laboratuvar koşullarında ürettikleri yapay bir organı insan vücuduna naklederek bir ilke imza attı. Yapılan bu ameliyatın organ nakli konusunda bir çığır açması bekleniyor

ABD'de insanların organlarının yenilenmesini sağlayabilecek bir tıp devrimi gerçekleştirildi. İlk kez bir hastaya ait bir organın tam***** yakını, yine aynı hastadan alınan hücrelerin laboratuvar fırınında dönüştürüldüğü dokuyla değiştirildi. Hastanın 16 yaşındaki Kaitlyne McNamara olduğu açıklandı. Hâlâ yaşadıklarına inanamayan Kaitlyne McNamara, şunları söyledi: Sanki vücudumun bir parçası büyümüş gibi hissediyorum ama bu benim vücudumun kendi parçası. Genç kızın annesi Anne Tracy McNamara ise, Bunu aklım almıyor. Adeta bilimkurgu gibi dedi. Doktorlar önce organın kalıbını yapıp daha sonra adım adım bu kalıbın içine hücreleri yerleştirdiklerini söylediler. Üç hafta sonra da fırına yerleştirerek kullanılabilir bir organ haline gelmesini sağladılar. Yeniden Hayat Veren Tıp Enstitüsü'nden doktor Anthony Atala, Biz aslında hücreleri kalıba her seferinde bir kat olmak üzere ektik. Kat kat pasta pişirmek gibi bir şey bu dedi. Araştırmada rol alan yedi çocuğun sağlık durumunda büyük iyileşmeler görüldü. Bilimadamları bu gelişmenin kendilerine modern tıbbın sınırlarını zorlama çabasında cesaret verdiğini söylediler. Daha önce de bilimadamları sadece deri, kemik ve kıkırdak gibi daha kolay olan dokuları yetiştirip insanlara takıyorlardı.

SIRADA DAMAR, BÖBREK, KARACİĞER VE KALP VAR

Aynı ekibin şimdi de yapay damar, böbrek, karaciğer ve kalp üretmek için çalışmalara başladığı kaydedildi. Ekibin bu organları da yapmayı başarması halinde bunun organ nakli bekleyen yüz binlerce insan için uygun organın bulunması konusunda yeni bir umut olması bekleniyor.

Uyku apnesine dikkat!

Çamlıca Medicana Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Yalçın Karakoca, obezitenin, çocuklarda okul başarısında düşmeden öğrenme güçlüğüne, ani şok ölümden kalp hastalıklarına kadar pekçok soruna yol açan uyku apnesine neden olduğunu bildirdi. Prof. Dr. Karakoca, şişman çocuğun sağlıklı olmadığını ve bu dönemde alınan kiloların erişkinlikte obezite riskini 2 kat arttırdığını vurguladı. Obezite, çocuklarda beraberinde birçok sağlık riskini de getirir. Bunlardan biri de uyku apnesidir diyen Prof. Dr. Karakoca, çocukların da uyku ile ilgili sorunlar yaşayabildiğine işaret etti. Karakoca, horlayan her çocuğun apnesi olmayabileceğini, ancak genellikle apnesi olan bütün çocukların horladığını söyledi.

YAPAY ORGAN NASIL ÜRETİLDİ?

BBC'ye göre, Boston Çocuk Hastanesi doktorları, idrar keselerinde doğuştan sorun bulunan 7 çocuktan önce hücre örnekleri aldı. Ardından hastaların idrar keselerinin birebir kalıplarını alan bilimadamları, yeni üretilen dokuları bu kalıplara aktardı. Yaklaşık iki ayın ardından üretilen idrar keseleri de hücre örnekleri alınan aynı hastalara takıldı. Doktorlar, hiçbir hastada organların reddedilmediğinin altını çizdiler.

Sansli
26 04 2006, 17:00
http://www.sabah.com.tr/2006/04/27/gun125.html


Uyurken zayıflama diyeti...

Bir Alman bilim adamı yeryüzündeki tüm kadınların rüyasını gerçekleştirdi: Uyurken zayıflamak, hem de günde üç öğün yemekten vazgeçmeden!.. Gıda uzmanı Dr. Detlef Pape, Alman basınının sansasyon olarak adlandırdığı bu yeni diyet türünün çok başarılı olduğunu iddia ediyor. Pape, basına açıklama yapmadan önce bazı kişilerin bu diyeti denediğini ve 5 ay içinde 11.5 kilo verdiğini belirtti. Pape diyeti şöyle özetliyor: 24 saatinizi dört bölüme ayırın. Her bölümde farklı beslenin, farklı egzersiz hareketleri yapın. Bu metabolizmayı her gece zayıflamayı
sağlayacak şekilde hareket etmesini sağlayacak. Günün dört bölümü farklı tarzda beslenme ve spor hareketleri öneren gıda uzmanı Pape, gün sonunda uyku sırasında, gün boyu yaptığımız vücut hareketleri ve aldığımız gıdaya bağlı olarak vücudun yağ yakmaya başladığını bunun da kilo vermemize yardımcı olduğunu iddia ediyor.

Sansli
26 04 2006, 17:00
http://www.nethaber.com/?h=53178

Aspirin, işitme kaybını da önlüyormuş

Çin'de yapılan bir araştırma, aspirinin, 60 yıldır ciddi enfeksiyonların tedavisinde sıkça kullanılan birtakım ucuz antibiyotiklerin neden olduğu işitme kaybını engellemede de etkili olduğunu ortaya koydu.
(27 Nisan 2006 Perşembe

whitesnow
27 04 2006, 17:00
Kırmızı biber birçok hastalığa deva

Gaziantep Üniversitesi (GAZÜ) Tıp Fakültesi Biyokimya Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Necat Yılmaz, acı kırmızı biberde yoğun olarak bulunan alkaloid madde kapsaisinin, kanser başta olmak üzere birçok sağlık sorununda olumlu etkiye sahip olduğunu belirlediklerini söyledi.

Prof. Dr. Necat Yılmaz, kırmızı biberin insan sağlığı üzerine etkilerini inceleyen çalışma yaptıklarını belirtti.

Çalışma sonuçlarına göre; kırmızı biberin içerisinde bol miktarda bulunan Kapsaisin maddesinin insan sağlığı üzerine birçok olumlu etkiye sahip olduğunu belirlediklerini ifade eden Yılmaz, Örneğin ağrı kesici ve iltihap çözücü etkisini P- maddesi yok ediyor, kanser önleyici etkisini ise içindeki kırmızı karotenoid maddesi sağlıyor. Ayrıca kırmızı biberin kolesterol düşürücü, mide asidini düzenleyici ve mikrop öldürücü etkilere sahip. Sanıldığının aksine kırmızı biber zayıflatıcı etki de gösteriyor diye konuştu.

Yılmaz, bu faydaların sağlıklı kurutulmuş ya da taze yenilen kırmızı biber de görüldüğünü bildirdi.

Kırmızı biberin insan sağlığı üzerindeki faydalı etkilerini gösteren birçok temel çalışmanın mevcut olmasına rağmen Türkiye'deki araştırmacıların bu konu ile yeterince ilgilenmediğini savunan Prof. Dr. Yılmaz, şöyle konuştu:

Ne yazık ki, ülkemizin araştırmacıları kırmızı biberle ilgili konuya yeterli derecede ilgi göstermemiş ve bu konuda sınırlı sayıda çalışma yapılmış. Uzakdoğu ve batılı araştırmacılar bu konuda daha fazla araştırmaya yer vermişler.

Halbuki biber üretimi ve tüketiminde ülkemiz eşsiz. Bu çalışma ile amacımız ülkemiz araştırmacılarının, halkımızın ve kamuoyunun dikkatini bilimsel veriler ışığında kırmızı biber üzerine çekmektir.

KANSERİ ÖNLÜYOR

Yılmaz, geçtiğimiz yıllarda ABD'de bilim adamları tarafından yapılan araştırma sonucuna göre, kırmızı biberin içinde etkin olarak bulunan ve acılığını veren bir maddenin, prostat kanseri hücrelerinin intiharına neden olduğunu ortaya çıkarıldığını anımsattı.

Los Angeles'teki Cedars-Sinai Hastanesi Kanser Enstitüsü ve California Üniversitesi'nde yapılan araştırmaya göre, acı kırmızı biberde yoğun olarak bulunan alkaloid madde kapsaisin, kanserli prostat hücrelerine enjekte edildiğinde, bunların parçalanarak yok olmalarını sağladıklarını anlatan Yılmaz, araştırmada, laboratuar farelerine nakledilen kanserli insan prostat hücrelerinin yüzde 80'inin kapsaisin karşısında imha olduklarının ortaya çıktığını kaydetti.

Yılmaz, sonuçları Kanser Araştırması dergisinde de yayınlanan bilgileri inceleme fırsatı bulduğunu, kapsaisinin, insanlarda kanserli prostat hücre kültürleri üzerinde, yayılmayı önleyen güçlü etkisi bulunduğunu söyledi.
Yılmaz, dünyada 700 bin erkeğin prostat kanserine yakalandığına dikkati çekti.

KIRMIZI BİBER (İSOT)-CAPSİCUM-ANİTUM

Halk arasında isot (ısı otu), bilim çevrelerinde ise capsicum anitum adıyla bilinen kırmızı acı biber, sevilerek tüketilen ve kültürü yapılan bir bitki.

Anavatanının Meksika olduğu sanılan ve Azteklerin yazılı belgelerinde söz ettikleri kırmızı acı biber, Avrupa'ya 15. yüzyılın sonlarında geldi, 16. yüzyılda kıta ülkelerine ve Osmanlı topraklarına yayıldı.
Kırmızı biberi en çok tüketen ülkelerden olan Hindistan'a ise, bu bitki 17. yüzyılda Por
tekizliler tarafından ulaştırıldı. Hint ve Meksika mutfağında çok sık kullanılan kırmızı acı biber, Türkiye'de en fazla Güneydoğu Anadolu Bölgesinde yetiştirilmekte ve tüketilmekte.

L.T. Tresh adlı bilim adamı, 1846 yılında bibere acılığı veren maddenin kristal yapısında olduğunu tespit ederek, adını capsaicin- kapsaisin koymuştu.

MAZI
20 06 2006, 17:00
İstanbul'da kenenin ısırdığı 8 çocuk hastanede

İstanbul'da, haftasonundan bu yana toplam 8 çocuk aileleri tarafından kene ısırığı şikayetiyle Haydarpaşa Numune Hastanesi'ne getirildi. Çocukların vücutlarındaki keneler doktorlar tarafından özenle çıkarıldı. Bu çouklardan ikisi tedavilerinin ardından taburcu edilirken, 6 çocuk hastanede gözetim altında tutuluyor


21.06.2006



Çocuklarını kene ısıran aileler endişe içerisinde. Haftasonu gittikleri piknikte kenelerin ısırması sonucu hastanelik olan çocukların tedavisi Haydarpaşa Numune Hastanesi'nde sürüyor. Kene ısırması sonucu Haydarpaşa Numune Hastanesi'ne 8 çocuk getirildi. Çocuk hastalıkları servisinde tutulan 9 yaşındaki Kübra'nın annesi Meryem Atak, haftasonu piknik için Ümraniye Taşdelen'e gittiklerini belirterek Akşam eve geldiğimizde kızımın gözünün altında kene gördük. Hemen hastaneye getirdik. Doktorlar burada müdahale ederek çıkardı. 4 gündür hastanedeyiz. Doktorlar herhangi bir enfeksiyon riskine karşılık bizi burada tutuyor dedi.

Yine kene ısırması nedeniyle hastanede tutulan 5 yaşındaki Tuana'nın annesi Sevim Torun da hafta sonu piknik yapmak için Beykoz Hidiv Kasrı'na gittiklerini belirterek Akşam eve geldiğimizde banyo yapmak için kızımı soyduğumda belindeki keneyi gördüm. Müdahale etmeden hemen hastaneye getirdik. Burada müdahale ederek çıkardılar. Biz de 4 gündür hastanedeyiz. Doktorlar bizi de burada tutuyorlar dedi. Hastanede sağlık durumları gözlenen çocukların isimleri şöyle:

Büşra Kor, Kübra Atalay, Duygu Parlak, Taha Şengül, İklim Güzel ve Batuhan Demir.

MAZI
20 06 2006, 17:00
İnsana benzeyen bitki kökü

Konya'da şifalı bitki satan iş yerlerinde bulunan ve şekil olarak insan vücuduna benzeyen `Ginsong' adlı bitki kökü görenleri şaşırtıyor. Güney Kore'den ithal edilen bitki kökü cinsel isteği arttırıcı, kalp kuvvetlendirici ve yorgunluğu giderici olarak kullanıyor


21.06.2006



Aktar Gültekin Uzun, şekil olarak insan vücuduna benzeyen Ginsong'un iş yerine gelen vatandaşların büyük ilgisini çektiğini belirterek, Kilosunu 250 YTL'ye satıyoruz. İnsana benzeyen bir kök 5 YTL tutuyor. Özellikle doktorlar ve sporcular bu bitkiye çok ilgi gösteriyor. Toz haline getirilip bal ile karıştırıldıktan sonra macun yapılarak yenilebiliyor. Ayrıca bir kök 2 litrelik suda kaynatıldıktan sonra, kökü yenilip suyu da balla tatlandırılarak içilebiliyor dedi.

Bitkiye, şekli nedeniyle de ilgi gösterildiğini kaydeden Gültekin Uzun, günde 4-5 kök Ginsong sattıklarını sözlerine ekledi.

whitesnow
22 06 2006, 17:00
Şişmanlığa karşı aşı



Bilimadamları, vücudun bağışıklık sistemini devreye sokarak kiloların önlenebileceği fikrinden yola çıkarak bir aşı geliştirmeye çalışıyor. Fareler üzerinde denenen bu metot, olumlu sonuç verdi. Bağışıklık sistemi, vücudu zararlı etkilerden korumak için virüs, bakteri hatta ölü hücrelerle bile savaşıyor.

Şimdi Fransız uzmanlar, modern çağın salgını haline gelen obezite ile bağışıklık sistemini devreye sokarak mücadele edilip edilmeyeceğini araştırıyor. Lille Üniversitesi'nden Laurence Macia ve arkadaşları, bu fikirden yola çıkarak fareleri, en çok kullanılan katkı maddelerinden olan glutamat içeren gıdalarla şişmanlattılar. Aşırı glutamat tüketimi beyinde de etkisini gösterirken, iştahı ayarlayan hipotalamusun bazı bölgelerinde farklılıklara sebep oldu. Sonuçta çok kısa bir sürede fareler yüzde 28 oranında kilo aldı.

Diğer bir grup fareye ise glutamatlı yemin yanı sıra Interleukin-7 diye adlandırılan bir enjeksiyon yapıldı. Bağışıklık sisteminde bazı hücrelerin gelişimini düzenleyen Interleukin-7 sayesinde iştahı düzenleyen hipotalamus'ta bir değişiklik olmadığı gibi, farelerin de kilo almadıkları görüldü.

whitesnow
22 06 2006, 17:00
Migrene mucize cihaz



ABD'de geliştirilen ve henüz deneme aşamasında olan cihaz, migren hastaları için umut oldu. Kullanımı son derece basit olan el cihazının, dayanılmaz migren ağrılarını geçirdiği ya da hafiflettiği belirtiliyor.

Ohio Devlet Üniversitesi'nde bir grup bilim adamı tarafından geliştirilen ve Neuralieve firması tarafından üretilen Transcranial Magnetic Stimulation (TMS) adı verilen cihaz, kafanın arka bölgesine bağlanıyor. Cihaz, kısa aralıklarla manyetik dalgalar gönderiyor ve böylece insanlara yaşamı zehir eden şiddetli ağrı geçiyor.

Cihazın, gönderdiği manyetik dalgalarla, nöronlardaki elektrik akımını tetikleyerek, migrene neden olan Elektronik fırtınayı engellediği belirtiliyor. Deneme aşamasındaki cihaz, uygulanan migren hastalarında önemli iyileşme sağladı. Cihaz uygulandıktan sonra iki saat içinde, hastada ya hiç ağrı kalmadı ya da çok hafifledi.

whitesnow
02 07 2006, 17:00
Nar üretiminde ve nar suyu satışında patlama

Ayşegül EKİNCİ/LONDRA

ABD'li ve İsrailli bilim adamları, nar suyundaki güçlü antioksidanların prostat kanserini tedavi ettiğini bildirdiler. Nar suyunun insan sağlığına sayısız faydalarının ortaya çıkması, narı en gözde meyve yaptı. Meyve suyu imalatçıları ve tüccarlar, nar üretim alanlarını mesken tuttu, dağ taş nar fidanlarıyla doldu.

İNGİLİZ Daily Express Gazetesi'nin manşetten verdiği habere göre, mucizevi nar suyu, her yıl binlerce erkeğin hayatına mal olan prostat kanserini de tedavi etmekte çok etkili.

Amerikalı ve İsrailli bilim adamlarının yaptığı araştırmalar sonucu, düzenli olarak nar suyu tüketen 65-70 yaşındaki prostat kanserli hastaların hastalıklarında gerilime kaydedildiği ortaya çıktı. Üç yıl süren araştırma 50 kanser hastası üzerinde yapıldı. Araştırma ekibinin başkanı Dr. Allan Pantuck, nar suyunun mucizevi etkisi için şunları söyledi:

Nar suyunun vitamin deposu olduğunu biliyorduk. Ancak prostat kanseri üzerindeki etkisi gerçekten inanılır gibi değil. Nar suyunun içindeki hangi maddenin iyileştirici özelliği var, şimdi bunu keşfetmeye çalışıyoruz. Nar suyunun içindeki maddeler, sihirli bir mermi gibi kanserli hücreleri tespit edip yok ediyor ya da yayılmasını önlüyor.

Nar suyunun kanser üzerindeki mucizevi etkisini araştıran bilim adamları, bunun tıbbi bir çare olmaktan daha çok etkin bir geriletme ya da hastanın yaşam süresini uzatma biçimi olarak da açıkladılar.

whitesnow
02 07 2006, 17:00
Dalyan çamurunda 'gençlik' banyosu



Caretta carettalarıyla da ünlü olan Muğla'nın Dalyan İlçesi son dönemde çamur banyosu için gelen turistleri de ağırlıyor. Romatizma, siyatik ve kireçlenme gibi birçok rahatsızlığa iyi geldiğine inanılan çamur banyosunu özellikle de yabancı turistler tercih ediyor.

Sultaniye Kaplıcası'nda çamur keyfi yapan bu turist de onlardan biri. Bir hafta, 40-45 dakikadan günde üç seans çamur banyosu yapanlar, kendilerini daha zinde ve genç hissettiklerini ifade ediyorlar.

Imbat
07 07 2006, 17:00
Kanser tümörünü öldüren virüsler

Birsel SANCAR/İSTANBUL

BilimadamlarıLARI doğada bulunan bazı virüsleri, sadece tümör hücrelerini öldürecek şekilde laboratuvarda değiştiriyor. Değiştirilmiş bu virüsler, özel maddelerin içinde ilaç gibi vücuda enjekte ediliyor. Öldürmeye programlı virüsler tümör hücresini bulup yok ediyor. Bu yönteme viroterapi deniyor.

ABD'nin 20 yıllık kanserle savaş programında ilk sıralarda yer alan viroterapi, kanser tedavisinde geliştirilmiş en yeni silah olarak görülüyor. Viroterapinin normal hücrelere zarar vermediği öne sürülüyor. Viroterapi konusunda araştırmalar yapan Alabama Üniversitesi Gen Terapisi ve Kanser Araştırmaları Bölüm Başkanı Prof. Dr. David Curiel, Kanser hastalarına kemoterapi uyguladığımızda normal hücreler de zarar görüyor. Bizim viroterapiyle en büyük hedefimiz, normal hücrelere zarar vermemek dedi.

Kale Şirketler Grubu'nun davetlisi olarak Türkiye'ye gelen Curiel, viroterapiyi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nde düzenlenen toplantıda Türk doktorlarına anlattı. Viroterapi uygulamaları sırasında şimdiye kadar yumurtalık kanseri ve ağız içi kanserlerinde olumlu sonuçlar alındı. Prof. Curiel, bu yönteme destek için geliştirdikleri özel görüntüleme yöntemleri sayesinde virüslerin insan vücudunda tümörleri nasıl yok ettiklerini izlediklerini söyledi. Prof. Curiel, şöyle konuştu:

Viroterapinin dışında gen terapisi de uyguluyoruz. Virüsleri genlere yükleyerek enjeksiyonla vücuda veriyoruz. Bu genler hedeflediğimiz bölgede çoğalarak kanseri yok etmemize yardımcı oluyor. Her iki tedavi yöntemi de geleceğin kanser silahları.

whitesnow
17 07 2006, 17:00
Akciğer kanserini önceden teşhis edecek kan testi



ABD'de geliştirilen yeni bir kan testi sayesinde akciğer kanseri, ortaya çıkmasından yıllar önce tespit edilebilecek. Kan testi, vücudun bağışıklık sisteminin tümörlere verdiği tepkinin analizine dayanıyor.

Akciğer kanserinin X-ray veya CT taramayla teşhis edilebildiği döneminden yıllar önce belirlenmesini sağlayan yeni sistem için, ABD'deki 20/20 GeneSystems Inc. firması tarafından lisans alındı. Testin güvenilirliği teyit edildiği takdirde, prostat kanserinin ardından, akciğer kanseri de artık kan testiyle teşhis edilebilecek.

Yeni kan testini geliştiren Kentucky Üniversitesi bilim adamlarından oluşan ekibin başkanı Li Zhong, hiçbir belirti vermediği erken döneminde, akciğerde gelişmeye başlayan tümöre tepki olarak vücudun salgıladığı bir proteine baktıklarını söyledi. Zhong, akciğer kanseri tedavisi gören hastaların yüzde 90'ında bu proteine rastladıklarını belirtti ve Akciğerdeki tümörün radyografik araştırmalarda rastlanacak kadar büyümesi için, üç ya da beş yıla ihtiyaç vardır. Ancak bu aşamadan sonra da, geç kalınmış olunuyor dedi. Akciğer kanseri, dünyadaki en yaygın ve en ölümcül kanser türlerinden biri olarak biliniyor. Dünyada her yıl 10 milyon kişiye akciğer kanseri teşhisi konuyor. X-ray veya CT taramayla teşhis konulduktan sonra tedavi gören hastaların yüzde 40'ı, ortalama beş yıl daha yaşıyor.

MAZI
26 07 2006, 17:00
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=194023

Kolesterol, tansiyon ve şeker (5) 27/07/2006

Şeker hastalığının en belirgin belirtileri çok su içme, özellikle geceleri sık tuvalete gitme, sık sık acıkma, halsizlik, ciltte kuruluk ve kaşıntı hissi, bulanık görme ve gözlük numarasının aniden değişmesi. Ancak mantar ve diş etleri, idrar yolu gibi enfeksiyonlar da şekeri önceden haber verir




ÖZGÜR GÖKMEN ÇELENK (Arşivi)

Kolesterol ve tansiyonun ardından, kalbin üçüncü düşmanı olan diyabet yani şeker hastalığıyla devam ediyoruz. Şeker hastalığını, İstanbul Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Diyabet Bilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. İlhan Satman anlatıyor.
Şeker hastalığı nedir?
Şeker, çok sık görülen bir metabolizma hastalığıdır. Ülkemizde 3 milyona yakın diyabetli var. Hastalık insülin hormonunun ya hiç bulunmaması ya da bulunmasına rağmen kullanılmaması halinde ortaya çıkar.
İnsülin hormonu vücutta ne yapar?
İnsülin pankreastan salgılanır. Görevi vücudumuzdaki tüm hücrelere, organlara ihtiyaçları olan enerjiyi ***ürmektir. Hücreler enerji ihtiyaçlarını besinlerden alınan şekerle karşılar. Normalde yediklerimizin yüzde 55'ini karbonhidratlar yani şeker oluşturur.
Şeker derken sadece basit çay şekeri aklınıza gelmesin. Karbohhidrat olarak adlandırılan ekmek, pilav, makarna, süt-yoğurt türevleri, meyveler, patates gibi bazı sebzeler de şekerdir. Bunlar sindirildikten sonra kana şeker olarak geçerler. Eğer kanda yeteri kadar insülin olmazsa ya da olduğu halde etkisizse o zaman şeker hücrelerin içine giremez. Giremeyince hücrede bir enerji açlığı olur, kanda yoğun miktarda şekerli sıvı birikir.
Şekerli kan da vücudumuzda dolaşırken bulaştığı her organda hasarlar meydana gelir. Hastalık iyi tedavi edilmeyince de büyük ve küçük damarlarda sorunlar oluşturur.
Şeker damarlara nasıl hasar verir?
Fazla şekerli kan dolaştığı, suladığı, kanlandırdığı tüm organlarda yapısal sorunlara neden olur. Masanın üzerine bal damlattığımızı düşünelim. Bal yoğun kıvamından dolayı akmaz. Kandaki damarın içinde de fazla şeker olması kanın akışkanlığını bozar, daha yapışkan olmasına neden olur. Bunun sonucunda da damar içinde birtakım plaklar oluşur, kolesterolün çökmesi kolaylaşır ve pıhtılaşma eğilimi artar. Sonuçta da tıkanıklıklar oluşur. Hastalık iyi tedavi edilmezse hem büyük, hem de küçük damarlara zarar verir.
Büyük damarlarda olduğunda kalp, beyin ve ayak damarlarında hasara yol açar. Bu tablo unutkanlıktan ayakların kesilmesine kadar önemli sonuçlara neden olabilir.
Küçük damar hasarı gözde olursa körlüğe kadar gidebilir. Sinirlerde olursa his kaybı, ağrı ve duyarsızlık, böbrek damarlarında olursa böbrek yetmezliği ortaya çıkabilir.
Diyabetin belirtileri nelerdir?
En belirgin belirtileri çok su içme, çok idrara çıkma, özellikle geceleri idrara kalkma. Ayrıca aşırı acıkma hissi ve yemek yeme, halsizlik, ciltte kuruluk ve kaşıntı (özellikle kadınlarda mantar), bulanık görme veya gözlük numarasında ani değişme, ayaklarda yanma, karıncalanma, yaraların geç iyileşmesi, yüksek şeker koması (karın ağrısı, bulantı, kusma, şuur bulanıklığı), cinsel işlev bozuklukları (iktidarsızlık) gibi belirtileri de vardır.
Enfeksiyonlar da belirti olabilir mi?
Evet, özellikle kadınlarda rahim ağzında akıntı, kaşıntı gibi şikâyetlere neden olan genital enfeksiyonlar, idrar yolları enfeksiyonu ya da diş etleri enfeksiyonları da şeker hastalığının habercisi olabilir. Bir de meme altlarında, ayaklarda görülen mantar enfeksiyonlarına dikkat etmek gerekir. Bu belirtiler şekerin hafif yükseldiği dönemlerde çıkar.
Şeker hastalığının kaç tipi var?
İki farklı çeşidi var. Tip 1 ve tip 2 diyabet. Vücutta insülin hormonunun hiç bulunmamasına bağlı olarak ortaya çıkan tip 1 diyabet, genellikle gençlerde ve çocuklarda görülür. Vücutta insülin olmadığı için hasta yaşamı boyunca insülin enjeksiyonu (iğne) olmak zorundadır. Tip 2 diyabet de vücutta insülin hormonu bulunmasına rağmen insülinin hücre düzeyinde kullanılamamasına bağlı ortaya çıkar. Çoğunlukla 40 yaşın üzerinde ve kilolularda görülür. Bu hastalar ilk 10 yıl insülin rezervleri olduğu için insülin iğnesi olmak zorunda değil. Ama 10. yıldan itibaren insülin hormonunun azalmasına bağlı olarak insülin tedavisine ihtiyaç duyabilirler.
Tip 1 diyabet neden ortaya çıkar?
Vücudumuzu mikroplardan, hastalıklardan koruyan şey bağışıklık sistemimizdir. Bağışıklık sistemi kendi organlarını, dokularını yabancı olarak algılar ve ortadan kaldırmak için çalışır. İşte bilmediğimiz bir nedenle, bağışıklık sistemi pankreas içindeki bazı proteinleri böyle algılar ve onlar için tahrip emri verir. Bu proteinler yok edilince ortada insülin üreten hücre kalmaz. Sonuçta şeker hastalığı ortaya çıkar. Tip 1 diyabet bazı doku gruplarını taşıyan kişilerde daha sık görülür. Diyelim ben X doku grubunu taşıyorum, bu benim daha anne karnındayken diyabet riski taşıdığımı gösterir. Ama doğduktan sonra yüzde 100 diyabetli olmayacağım. Bunu tetikleyecek bir olay lazım. İşte o tetikleyicileri bugün biliyoruz.
Tetikleyicileri neler?
En önemli sebeplerinden biri stres. Mesela 1999 depreminden sonra şeker hastalığı biraz daha arttı. Yine çocuklarda özel okullara giriş sınavı dönemlerinde bakıyoruz, pat diye hastalık artıyor. Bir diğer tetikleyici enfeksiyonlar. Örneğin hamile bir kadının kızamıkçık ya da kabakulak geçirmesi şekerin ortaya çıkmasına yol açabiliyor. Ama bunlar tek başına etken değil. Her zaman için tetikleyici olaydan önce genetik olarak uygun bir yapının olması lazım.
Tip 1 diyabetin görülme sıklığı nedir?
Türkiye'de her 100 diyabetliden yaklaşık yüzde 7-8'i tip 1 diyabet hastasıdır. Ülkemizdeki şeker hastalarının neredeyse yüzde 90-95'i ise tip 2 diyabetlidir.

Tip 1 diyabeti sınav stresi de tetikliyor
Tip 2 diyabetin nedenleri neler?
Pankreasta görünüşte bir sorun yoktur. Yani hücreler çalışarak insülin hormonu üretir. Ancak insülinin çeşitli dokularda, özellikle adale, yağ, karaciğer ve damarlardaki etkileri yetersiz kalır. Sinsi başlayan ve bu nedenle geç fark edilen bu tip diyabette kalıtımın rolü önemlidir. Tip 2 diyabet genellikle 40 yaşından sonra ortaya çıkar. Tip 2 diyabetliler kalorisi yüksek, doymuş yağlardan daha fazla beslenen balık eti, hatta şişman kişilerdir. Yağları genellikle göbek çevresinde toplanır. Hareketsiz bir yaşamları vardır. Yine bu kişilerin büyük çoğunluğunda hipertansiyon, kan yağlarında yükseklik görürüz. Başlangıçta sağlıklı beslenme, egzersiz gibi yaşam biçimdeki değişikliklerle hastalık kontrol altına alınabilir.
Tip 2 diyabet riski kimlerde yüksektir?
Fazla kilosu olan, 45 yaş üstü kişiler, anne, baba, kardeş veya çocuklarında şeker hastalığı olanlar, normalden iri (dört kilonun üzerinde) bebek doğurmuş veya daha önce 'gebelik diyabeti' geçirmiş olan kadınlar, yüksek tansiyonu olanlar, kan yağları (kolesterol ve trigliserid düzeyleri) yüksek olanlar, daha önce gizli şeker saptananlar, yumurtalık kisti (polikistik over hastalığı) bulunan kadınlar, insülin direnciyle ilgili başka klinik hastalığı olanlar, kalp-damar hastalıkları olan kişiler risk grubundadır.
Risk grubu hangi testleri yaptırmalı?
Kilo fazlası olan 45 yaş üstü bireylerde, açlık kan glikoz (şeker) ölçümüyle diyabet aranmalı. Sonuç normalse, yani açlık glikoz düzeyi 100 mg/dl'nin altındaysa, test üç yılda bir tekrar edilmelidir. Diğer risk faktörlerini taşıyan kişilerde de 30'lu yaşlardan itibaren diyabet aranması, açlık kan glikoz düzeyleri normal bulunsa bile, OGTT (şeker yükleme testi) yapılması gerekir.
Şekerde kalıtım ne kadar etkili?
Biz hastalara anne-baba, kardeşler, teyze-hala, büyükanne-büyükbabada şeker olup olmadığını sorarız. Erişkinse çocuklarında ya da torunlarında var mı yok mu, diye araştırırız. Bir ailede ne kadar çok diyabetli varsa, sonraki nesillerde de ortaya çıkışı o kadar fazlalaşıyor. Bir de ailede ne kadar çok diyabetli varsa, sonraki nesillerde diyabetin ortaya çıkış yaşı daha erken. Diyelim, benim baba tarafında diyabet beş-altı kişide var. Babam ve halamda diyabet aşağı yukarı 60 yaşında ortaya çıkmış. Ama diyabetin bende ortaya çıkış yaşı 40. Biz buna genetik yük diyoruz.
Bunda iki faktör etkili. Bir, sonraki nesillere daha hastalıklı genler aktarılıyor, iki, sanayileşme ve bunun getirdiği hareketsizlik ve stres yaşamımıza egemen oluyor.



YARIN: İlaçlar şekeri tetikliyor

Sansli
01 08 2006, 17:00
Lyme hastalığı belgelendi

Köpeklerde bulunan ve kenelerle insanlara geçen Lyme hastalığı İzmir ve çevresinde görüldü. Yapılan tahliller sonucu hastalık ilk kez resmi olarak belgelendi. İzmir'in Ödemiş ve Foça ilçelerinde görülen hastalığın insanın günlük yaşamını olumsuz yönde etkilediği bildirildi


02.08.2006



ABD'de ilk kez 1975 yılında çocuklarda görülen Lyme hastalığının, düşmeyen ateş, eklemlerde tutulma, ciltteki kabarma ve kızarıklarla etkisini gösteriyor. Bu hastalığın yayılmasına neden olan kenenin (ixodes Ricinus) köpek tarafından taşındığını belirten veteriner hekim Murat Sabuncu, Bulaşıcı olduğu için gittikçe yaygınlaşan hastalığın öldürücü etkisi olmasa da günlük yaşamı çok olumsuz etkiliyor. Biz İzmir ve çevresinde bu hastalığı ilk kez resmi olarak belgeledik. Ödemiş ve Foça'dan, bu tür rahatsızlıkları taşıyan iki sahipli köpek kliniğimize getirildi. Biz de yaptığımız çalışmalar sonucu aldığımız kan tahlillerini Ankara'da özel bir labaratuvara gönderdik. Sonuç pozitif çıktı dedi.

Bu hastalığın Ege Bölgesi'nde görülmediğinin sanıldığını belirten Sabuncu, Öldürücü olmayan bu hastalığın kendileri tarafından belgelendiğini de açıkladı. Hastalıktan korunma yollarının bulunduğunu belirten Sabuncu, Fibroline isimli damla her yıl belli dönemlerde kullanılmalı. Köpeğin ensesine damlatılır. Bu arada, marketlerden alınan pire ve kene tasmalarının hiç bir yararı yok. İlaç ve tasmalar mutlaka veterinerlerden temin edilmeli. Bu tür rahsızlıklarda hayvan sahipleri mutlaka veterinerlere başvurmalı. Hastalık belirtileri, insanda ve köpekte aynı diye konuştu.

Sansli
01 08 2006, 17:00
Sigaraya son veren ilaç



İlaç üreticisi Pfizer sigara tiryakiliğine son vermeye yarayan Chantix isimli ilacı ABD'de piyasaya sürdü. Üç ay önce Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) tarafından onaylandıktan sonra Salı gününden itibaren eczanelerde günlük dozu 3,20 dolardan satılan ilaçla tiryakilikten kurtulma tedavisi ortalama 12 hafta sürüyor ve hastalara yaklaşık 269 dolara maloluyor.

Chantix'in etkin maddesi varenicline, nikotinin beyindeki haz merkezlerini harekete geçirmesine mani olarak sigarayı bırakmayı kolaylaştırıyor. En sık rastlanan yan etkisi mide bulantısı olan Chantix'le yapılan klinik deneylerde, ilacı kullanan tiryakilerin yüzde 44'ü 12 hafta sonunda sigara içme alışkanlığından kurtulmayı başardı. ABD'de sigara tiryakisi olan 45 milyon yetişkinin yüzde 70'i sigarayı bırakmak istediğini söylüyor.

whitesnow
06 08 2006, 17:00
Bir klozet kapağı mı, yoksa bir cep telefonu mu daha çok 'mikrop' barındırır?

CEP TELEFONLARI KLOZET KAPAĞINDAN ÇOK BAKTERİ BARINDIRIYOR : Doktorlar, günlük yaşamın ayrılmaz parçası cep telefonlarının klozet kapağından daha çok bakteriye ev sahipliği yaptığı uyarısında bulundu.

AA - İngiltere'nin Manchester Metropolitan Üniversitesinden mikrobiyologlar, her bir santimetrekaresinde onbinlerce mikrobun yaşadığı cep telefonlarının, bir tuvalet kapağı, ayakkabı tabanlığı veya kapı kolundan daha çok bakteriyi barındırdığını belirterek, sürekli el altında olması ve telefonların yaydığı ısının, normalde cildimizde bulunan tüm bakteriler için cep telefonlarını ideal bir üreme ortamı haline getirdiğine işaret ediyorlar.

Mikrobiyolog Joanna Verran, bu bakteriler arasında hastane enfeksiyonuna yol açan MRSA'nın yakın akrabası ve sivilceden, zatürree ve menenjite kadar birçok hastalığa neden olan ''staphylococcus aureus''un da bulunduğuna dikkat çekti.

Çanta ve ceplerde tutulan mobil telefonların sürekli el altında olduğuna ve yüze yakın tutulduğuna işaret eden Verran, ''Başka bir deyişle cep telefonları vücudumuzla en çok temas eden ve tuvalet kapaklarından daha çok bakteri barından eşyalar. Bu durum, sıcak ve uygun ortamlarda tuttuğumuz cep telefonlarının bu tip mikropların rahatça üremesi için uygun bir ortam yaratıyor'' diye konuştu.

Bazı cep telefonu üreticileri, kullanıcılara mobil telefonlarını antibakteriyel mendillerle silmelerini salık veriyorlar.

whitesnow
06 08 2006, 17:00
Kobay kanser oldu

İngiltere'de para karşılığı yeni bir ilacın klinik deneylerine katılan deneklerden biri kanser oldu. 35 yaşındaki gönüllü denek David Oakley, lenf bezi kanseri teşhisi konuldu. Oakley, ayrıca merkezi sinir sistemi hastalığı Multiple Skleroz'a (MS) da yakalandı. Alman TeGenero firması tarafından geliştirilen 'TGN1412' ilacının İngiltere'de insanlar üzerinde yapılan ilk klinik deneylerine katılan 6 erkek deneğin de organları iflas etti.

whitesnow
06 08 2006, 17:00
Denizanasına dikkat

Uzmanlar, denizanası tehlikesine karşı uyardı.Deniz anasının temas ettiği yeri tatlı suyla yıkamayın, zehrin tüm vücuda yayılmasına neden olursunuz İşte denizanasından korunmanın yolları.

Avrupa Acil Tıp Birliği Başkan Vekili Ülkümen Rodoplu, Akdeniz'de denizanası sayısının artığını ifade ederek, deniz anasının temas ettiği yeri tatlı suyla yıkamayın, zehrin tüm vücuda yayılmasına neden olursunuz diye konuştu.

Özellikle Afrika'dan ve okyanus üzerinden geldiği belirlenen denizanalarının, Cebelitarık Boğazı yoluyla Akdeniz'e giriş yaptıklarının tespit edildiğini belirten Rodoplu, İspanya Bilimsel Araştırmalar Merkezi Deniz Bilimleri Sorumlusu Joseph Mania İli'nin konuya ilişkin çalışma yaptığını ve denizanalarının bu yıl tüm Akdeniz sahillerinde artarak görünmesini iklim değişikliklerine bağladığını söyledi.

Rodoplu, Cara bela Portuguesas adı verilen denizanalarının çok zehirli ve tehlikeli olduğuna dikkat çekerek, şunları söyledi:

Bu denizanalarını ölü olarak görseniz bile dokunmayın. Çünkü denizanalarında bulunan bazı maddeler insan derisine zarar veriyor ve şiddetli ağrılara neden oluyor. Kazara denizanasıyla temas ederseniz, temas eden bölgeyi sakın tatlı suyla yıkamayın. Aksi takdirde buradaki zehir tüm vücuda yayılabilir.

Denizanasının, Ege ve Akdeniz'de her mevsimde görüldüğünü belirten Rodoplu, dalış sonrası denizanasının mayo veya elbiseye bulaşmış olan yakıcı vantuzlarının yanma ve kaşıntıya yol açabildiğini, çıplak tenle temas halinde ise değdiği bölgede yüksek yanma ve kaşıntıya neden olduğunu kaydetti.

İLKYARDIM

Rodoplu, korunmak için en geçerli yöntemin, denizanasının çok olduğu zamanlarda tişört giyerek yüzmek olduğuna dikkat çekerek, deniz suyunun kişinin dayanabildiği sıcaklığa kadar ısıtılıp, temas eden bölgelerin sıcak deniz suyuyla yıkanmasının, en etkili ilkyardım yöntemi olduğunu kaydetti.

Rodoplu, etkilenen kısmın sıcak tuzlu su dolu kabın içine sokulması, üzerine sıcak havlu konulmasının etkili uygulamalar olduğunu belirterek, denizanasının deriye yapışan kollarını ayırmak için, deniz suyu ile yemek sodası karışımının bu bölgeye sürülebileceğini söyledi.

whitesnow
06 08 2006, 17:00
Bir güzellik reçetesi daha: Üzüm çekirdeği cildi güzelleştiriyor

Bir çok rahatsızlığa iyi gelen üzüm çekirdeğinin, cildi de güzelleştirdiği bildirildi. Kalbi kuvvetlendiriyor, kanı temizliyor. Şişmanları
zayıflatıyor...
(6 Ağustos 2006 Pazar)

İHA'nın haberi

Üzüm çekirdeğinin her derde deva olduğunu belirten uzmanlar, Üzüm
çekirdeği, beden ve zihin gücünü artırıyor, kan yapıyor, vücutta
biriken zararlı maddelerin dışarı atılmasını sağlıyor. Yüksek tansiyonu
düşürüyor. Mide ülseri, gastrit, karaciğer hastalıkları, dalak
hastalıkları, romatizma ve mafsal iltihabına iyi geliyor.
Kabızlığı gideriyor.

Kalbi kuvvetlendiriyor, kanı temizliyor. Şişmanları
zayıflatıyor. Hamilelerin mide bulantısını önlüyor. Nekahet devresinin
kolayca atlatılmasına yardımcı oluyor. Böbreklerdeki kum ve taşların
düşürülmesine yardımcı oluyor. Ayrıca üzüm çekirdeği, hücreleri
yenileyerek cildin güzelleşmesinde de önemli role sahip dedi.

Üzüm çekirdeğinin bilinen en güçlü antioksidan olduğunu belirten
uzmanlar, E vitamininden 50, C vitamininden 20 kat güçlü olduğunu,
vücuda sigara gibi maddeler veya kirli havayla giren zararlı maddeleri
etkisizleştirdiğini belirtti. Uzmanlar ayrıca üzüm çekirdeğinin
öneminin yeterince anlaşılmadığını vurgulayarak, antioksidanların
yardımı ile hastalıkların oluşumunun önlenebildiğini, hormonal dengenin
korunabildiğini, yaşlanma sürecinin geciktirilebildiğini kaydetti.

Üzüm çekirdeğinin antioksidan olmasının yanı sıra bağ dokusunu
güçlendirdiğini, cildi daha sıkı ve elastiki yaptığını belirten
uzmanlar ayrıca, yaşlılık lekelerinin tedavisinde, daha az kırışıklığa
neden olan kan damarlarının genişlemesi ve kasları rahatlatma konusunda
etkili olduğunu vurguladılar.

Imbat
21 09 2006, 17:00
RealAge Sağlık İpuçları beslenme, egzersiz, tedavi seçenekleri, sağlık katkıları ve diğer pek çok konuda yapılmış en son bilimsel araştırmaları temel almaktadır.


Küçük Faydalı Canlılar



Sağlıklı bakterilerle güçlendirilmiş bir yoğurt sizi belirgin hastalıklara karşı koruyabilir.
Araştırmacılar bir bilimsel çalışma amacıyla 80 gün boyunca bazı deneklere faydalı bir bakteri olan Lactobacillus reuteri, bazılarına ise placebo vermişlerdir. Lactobacillus reuteri alan deneklerin sadece % 10'u solunum veya sindirim sistemi infeksiyonlarından kaynaklanan bir nedenle işgücü kaybına uğrarlarken plasebo alan deneklerde hasta düşenlerin oranı % 26'dır.

RealAge Önerisi: Bağışıklık sisteminizi etkin bir biçimde korumanız sizi 6 yaşa kadar gençleştirebilir.

Faydalı bakteriler barsaklarınıza yerleşirler, zararlı bakterilerin neden olduğu infeksiyonları önlerler, sindirime yardımcı olurlar. Antibiyotik kullanımı veya ishal veya kusma barsaklarda bulunan faydalı bakteri dengesini bozabilir, sizi hastalıklara karşı daha duyarlı hale getirebilir. Lactobacillus reuteri faydalı bir bakteri türüdür, zararlı bakterilerin sindirim sistemine yerleşmesini engelleyebilir, bağışıklık sağlayan hücrelerin fonksiyonlarını güçlendirip viral infeksiyonlarla mücadeleye rqadımcı olabilir. Bütün yoğurtlar Lactobacillus reuteri içermezler, özellikle bu bakteriyi içeren yoğurtlar tüketilmelidir.

Imbat
21 09 2006, 17:00
Kas Hücrelerinde Yeni Bir Buluş


Çeviren: Gülşah Balaban
editor@realage.com.tr

Georgia Tıp Fakültesi'nde yapılan bir araştırmaya göre, kas hücrelerinde BAG3 adlı proteinin yokluğu, kas hücresinin kendi kendini yok etmesine neden oluyor.

Bu buluşlar, BAG3'ün iskelet kaslarının korunmasında çok önemli bir role sahip olduğunu gösteriyor. Bu bilgiler, özellikle müsküler disrofi, kalp yetmezliği ve miyofibril miyopati rahatsızlıkları olan insanlarda kas atrofisini önlemek için yapılan araştırmalarda bilimadamlarına yardımcı olabilir.

Araştırmacılar, BAG3 proteininden yoksun farelerin doğdukları anda gayet sağlıklı olduklarını, ancak kas hücrelerinin hızlı bir şekilde dejenere olduğunu ve fare nefes almak ve ayakta durmak için kaslarını kullanmaya başladığında, kas hücrelerinin yeniden oluşma yeteneğinin olmadığını belirlediler. Farenin öldüğü gözlemlendi.

American Journal of Pathology'nin Eylül sayısında bu çalışmaya yer verilmiştir.

Hücre ve moleküler biyolojist Dr. Shinichi Takayama: Kaslarda kasılma oluştuğunda, doğal olarak sitoskeletal dejenerasyon ortaya çıkıyor, dedi.

Normalde, bu dejenerasyon kas hücresindeki rejenerasyonu uyarıyor. Ancak, BAG3 proteini olmayan farelerin kas hücrelerinde yenilenme olamıyor. Bundan dolayı, kas hücreleri kendi kendini yok ediyor.

Sansli
01 10 2006, 17:00
Mucize yaratan bir annenin hikáyesi

Fuat KARS

Bursa'da 30 Aralık 2001 tarihinde şofbenden zehirlenen ve beyin hücrelerinin büyük bölümünü kaybeden üniversite öğrencisi Neslihan Köse, doktor annesinin sabırlı ve bilinçli çabaları sayesinde yaşama döndü. Dr. Hale Köse, 6 ay boyunca bitkisel hayatta kalan kızını, uyandıktan sonra yeni doğan bir bebek gibi yeniden bakıp eğitti.

ESKİŞEHİR Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik Bölümü'nde okuyan, İngilizce ve Almanca bilen Neslihan Köse yılbaşı tatilini annesi Radyoloji Uzmanı Dr. Hale Kabacaoğlu Köse ve babası Üroloji Uzmanı Dr. Ahmet Köse ile geçirmek için 30 Aralık 2001 tarihinde Bursa'ya geldi. Akşam duş almak için banyoya giren kızının uzun süre çıkmamasından şüphelenen Dr. Köse, yerde hareketsiz halde yatan kızının kalbinin durduğunu fark etti. Yaptığı masajla kızının kalbini yeniden çalıştıran anne ambulans çağırdı.

BEYİN HÜCRELERİ ÖLDÜ

Karbonmonoksit zehirlenmesi nedeniyle komaya giren Neslihan, Bursa Devlet Hastanesi'ndeki ilk müdahalenin ardından Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne kaldırıldı. Ardından Haydarpaşa GATA'da 2 ay kalan Neslihan, annesinin isteğiyle Ankara Bilkent TSK Rehabilitasyon ve Bakım Merkezi'ne yatırıldı. Neslihan'ın çekilen MR'ında tıpta atrofi diye tanımlanan beyin hücrelerinin tam***** yakınının ölü olduğu görüldü. Yaşamından umut kesilen ve beyin ölümünün gerçekleştiği bile söylenen Neslihan Köse'nin bu durumu doktor olan annesinin umudunu kırmadı.

YOĞUN BAKIMDA YAŞAM

Doçentlik tezini, mesleğini ve özel yaşamını bir kenara bırakan Köse, insanların beyninin yüzde 5'ini kullandığı düşüncesinden hareket etti. 6 ay boyunca parmağını bile oynatmadan bitkisel hayatta kalan Neslihan, yavaş yavaş uyanmaya başladı. Dr. Hale Kabacaoğlu Köse, doktor olduğu için iki yıl boyunca yoğun bakımda kızıyla yaşadı.

KULAKLIKTAN MOZART

Bitkisel hayatta olduğu için vücudu kasılan, etkiye tepki göstermeyen, gözlerinde herhangi bir ışık görülmeyen çocuğuna, şarkılar, hikayeler okuyan, Mozart'ın parçalarını kulaklıkla dinleten anne her şeyi günlüğüne yazdı. Çocuğuyla yoğun bakımda geçen günlerde, kendisini duymayan kızıyla içgüdüsel iletişim kurmaya çalıştı.

KOCASI TERK ETTİ

Kızının vücudunda, sürekli yatmadan kaynaklanan yaralar çıkmaması ve felç olmaması için sürekli pozisyon değiştiren, ayaklarına ve kollarına masaj yapan, geri çekilen dilini dudaklarına sürdüğü çikolata ile çözdüren Dr. Köse, bu arada Dünyaya bir kere gelinir diyen eşi tarafından terk edilince ikinci büyük darbeyi yedi.

YENİ DOĞAN ÇOCUK GİBİ

Buna rağmen yıkılmayan Dr. Hale Kabacaoğlu Köse, hiçbir şeyden haberi olmayan kızını yeni doğan bir çocuk gibi bakıma alarak eğitmeye başladı. Fedakár anne, çocuğuna önce ayakta durmayı öğretti, ardından söylediği kelimelerin tekrarını sağlattı.

Eşi tarafından terk edildiği için evinin ve çocuğunun masraflarını karşılamak için mesleğine geri dönen Dr. Hale Kabacaoğlu Köse, çocuğunun şu anda geçmiş dönemdeki hafızasını yavaş yavaş kazandığını, anlık hafızada büyük gelişme olduğunu belirtti.

GEÇMİŞİ HATIRLAMIYOR

Eski dönemi hatırlamayan ve ikinci hayatını yaşayan kızının şu anda anaokulunda eğitim gören öğrencilerden biraz daha iyi durumda olduğunu belirten Dr. Köse, Onun tekrar üniversiteye gireceği inancını taşıyorum. Kızım bunu başaracak dedi. Neslihan'ın şu anda okuyabildiğini, ancak yazmada zorluk çektiğini söyleyen Dr. Köse, şöyle dedi:

LİSEYE DE GİDECEK

Kendisini şu anda hazırlık sınıfına hazırlıyorum. Sonra evde sırasıyla ilköğretim ve lise eğitimini görecek. Son olarak da onu yeniden üniversiteye başlayacak duruma getireceğim. Üniversiteye tekrar başladığı günü kurbanlarla kutlayacağım.

Kızımı mezardan çıkardım

Çocuğuna yürümeyi, tuvalet alıkanlığını, konuşmayı, okumayı yeniden öğrettiğini anlatan Dr. Köse, Ben onu mezardan çıkardım. Onu ana rahminde yeniden büyüttüm ve ikinci hayatını yaşatıyorum. ABD'deki uzmanlar dünyada böyle bir olaya ikinci kez rastlandığını söylediler. Bunu da daha önce seyrettiğim ve otistik oğlunu yaşama kazandıran 'Lorenzo'nun Yağı' filminden esinlenerek gerçekleştirdim diye konuştu. Neslihan Köse'nin bu durumu iki kez uluslararası tıp dergilerine de konu oldu. Neslihan'la aynı durumu daha önce de Güney Koreli bir çocuğun yaşadığı belirtildi.

Imbat
18 10 2006, 17:00
http://www.sabah.com.tr/2006/10/18/gun122.html

Alman doktordan yeni kanser ilacı

Gunther Hartmann kanser ilacı geliştirdi, Pfizer firması patentine 380 milyon Euro ödedi. AIDS'e karşı da başarı sağlayan ilaç 5-10 yıl içinde piyasada.



Kanserle AIDS'e ilaç buldu

Alman profesör kansere ve ölümcül virüslere karşı ilaç geliştirdi. Pfizer firması buluşa 380 milyon Euro ödedi.

Almanya'da Bonn Üniversitesi Kliniği Farmakoloji Bölümü'nü yöneten Prof. Dr. Gunther Hartmann, kanser ile virüslerin yol açtığı AIDS gibi hastalıklara karşı etkili olacak ilaç geliştirmeyi başardı. Amerikan ilaç şirketi Pfizer buluşun patentini satın alabilmek için 380 milyon Euro ödedi. Bild gazetesinin haberine göre, Almanya'da 1.6 milyon Euro değerindeki 2005 yılı bilim ödülü Bio-Future'yi de kazanan Prof.Dr. Hartmann'ın buluşu sayesinde, vücutta gizlenip hızla çoğalan virüs ve kanser hücreleri tanınıp, yok edilebilecek. Ölümcül virüs ve kanser hücreleriyle mücadelenin zorluğu, bu tip oluşumların vücudun savunma mekanizmasına karşı kendilerini çok iyi gizleyebilmesinden kaynaklanıyor. HIV gibi ölümcül virüsler ve kanser hücreleri, sağlıklı hücrelerin içine girerek kendilerini gizliyor ve sonsuz şekilde çoğalarak ölüme sebep oluyor. Prof. Dr. Hartmann ve Münih Üniversite Kliniği'nden Dr. Veit Hornung'un ortaklaşa geliştirdikleri suni virüs, artık gizlenen kanser hücreleriyle ve ölümcül virüslerin yerlerini tespit edecek ve bağışıklık sisteminin bunları tek tek bulup imha etmesini sağlayacak.

AKCİĞER KANSERİNDE ETKİLİ
İlacın piyasaya sürülmesinin 5 ile 10 yıl alacağı hesaplanıyor. Prof. Dr. Hartmann, Amerikan İova Üniversitesi'nden Dr. Arthur Krieg ile birlikte Hepatit C virüsüne karşı ilaç geliştirmişti. Pfizer'in piyasaya sürmek için izin beklediği PF3512676 numaralı ilacın, özellikle akciğer kanseri hastalar üzerinde çok etkili olduğu ve başarılı sonuç verdiği belirtildi.
ALMANYA

whitesnow
25 10 2006, 17:00
Beyin sağlığını korumak için balık yiyin!

Sağlıklı bir beyne sahip olmamızı sağlayan, bilimsel olarak ispatlanmış tek yiyecek balıkta bol miktarda bulunan omega 3 yağıdır. Yedikleriniz yalnızca beden sağlığınızı değil, akıl sağlığınızı da etkiliyor. Bilim adamları beyin sağlığının korunmasında en etkili yiyecek maddesinin balıkta bulunan uzun-zincir omega-3 yağ asitleri olduğunu söylüyor.

Uzun zincir Omega-3 yağ asitleri kadar zihinsel sağlığa yararlı olduğu kanıtlanmış başka bir gıda maddesi yoktur.

Uzun zincir omega-3 yağ asitlerinin içinde özellikle eicosapentaenoic asit (EPA) ve docosahexaenoic asit (DHA), ton ve somon gibi yağlı balıklarda bol miktarda bulunur.

Bunların potansiyel yararları çok fazladır. En büyük yararı depresyonu engellemeleridir. Dünyada en fazla iş kaybına neden olan hastalıkların başında depresyon gelir.

Yalnızca İngiltere'de 10 kişiden biri yaşamının bir döneminde depresyona yakalanmıştır ve 20 kişiden birinde depresyon yaşam boyu süren bir sağlık sorunudur.

Depresyon artışı

1998 yılında Maryland, Bethesda'da bulunan Ulusal Alkol Bağımlılığı ve Alkolizm Enstitüsü'nden (NIAAA) psikiyatrist ve biyokimyacı Joseph Hibbeln, Tayvan ve Japonya gibi, insanlarının bol miktarda yağlı balık yediği ülkelerde, ABD ve Almanya gibi insanlarının daha az miktarda balık tükettiği ülkelere göre depresyonun yüzde 60 oranında daha az görüldüğünü tespit etmiş.

Hibbeln, insanların bol miktarda balık tükettiği ülkelerde özellikle manik-depresif bozukluğa, doğum sonrası depresyonuna ve mevsimsel depresyona daha az rastlandığına dikkat çekiyor.

1998'den bugüne kadar Hibbeln ve meslektaşları omega-3 alımındaki farklılıklar ile depresif hastalıkların görülme sıklığı arasında çok yakın bir ilişki olduğunu ortaya çıkartmış.

Ve bu hastalara omega-3 hapları verildiğinde semptomların şiddetinin azaldığını fark etmiş. Hibbeln, Bu psikiyatrik hastalıkların çifte-kör, plasebo-kontrollü deneylerde omega-3 ile belirgin bir iyileşme kaydettiklerini gördük diyor.

Yedikleriniz beyninizi şekillendirir

Omega-3'ten yarar sağlamanız için klinik olarak depresyonda olmanız gerekmiyor. Colorado, Denver'da mart ayında gerçekleştirilen Amerikan Psikosomatik Derneği toplantısında bir sunum yapan Pittsburg Tıp Fakültesi'nden Sarah Conklin, kanlarında düşük düzeyde omega-3 bulunan sağlıklı insanların, kanlarında yüksek oranda omega-3 bulunanlara göre orta derecede depresif, karamsar ve tepkisel olduklarını bildirdi.

Bu beklenmedik bir sonuç değil diye konuşan Hibbeln, Bunlar omega-3 eksikliğinin beyindeki psikiyatrik işaretleridir diyor.

Omega-3 beyni nasıl etkiliyor? Beyin yüzde 60 oranında yağdır.

Bu yağların büyük bir kısmı sinir hücrelerini saran zarları oluşumunda yer alır. Yediğimiz yağlar bunların bileşimini etkiler ve omega-3 özellikle zarın oluşumunda çok önemli bir rol oynar.

Akıcılık ve esneklik

Son yapılan araştırmalara göre omega-3, zarları daha akıcı ve esnek yapar. Dolayısıyla hücreleri gelen sinyallere karşı daha alıcı bir hale getirir. Bunun nedeni, nörotransmiterlerin zardaki reseptör proteinlerine bağlanması durumunda reseptörlerin şekil değiştirmesi ve bir dizi kimyasal reaksiyonu tetiklemesidir. Zar ne kadar sulu ise, sinyal o kadar hızlı yol alır.

Tarihsel olarak yiyeceklerdeki omega-3'lerin omega-6 gibi diğer yağ asitlerine oranı 1:1 idi. Oysa geçen yüzyılda, bu oran batılıların yedikleri yiyeceklerde 1:10 veya 1:15 gibi oranlara çıktı.

Bunun nedeni soya fasulyesi gibi tohumlardan elde edilen yağların beslenmemize ilave edilmesidir.

Bilim adamları yediğimiz yiyeceklerde omega-3 miktarı düştüğü zaman, beynin bu eksikliği omega-6 ile kapattığına inanıyor. Omega-6 da zarların fiziksel özelliklerini değiştiren bir yağdır.

Görsel sinyalleri bozuyor

Bu omega-6'lar, karbon zincirinde omega-3'lere oranla daha az sayıda çift-bağ içerir. Bu da zarları sertleştirir. Nöron zarı fazla miktarda omega-6 içerdiği zaman, reseptörler kolaylıkla şekil değiştiremezler ve sonuçta sinyallere daha az tepki verirler.

Son yapılan bir deneyde, NIAAA'dan zar biyofizikçisi Burton Litman, omega-3 açısından yetersiz gıdalarla beslenen sıçanların, retinal hücre zarlarındaki DHA'nın yüzde 80 oranında kaybolduğunu keşfetti.


Bu durum sıçanların gönderdikleri görsel sinyallerin bozulmasına yol açtı (The Journal of Biological Chemistry, vol 279, p 31098). Retinalarda bulunan ışığa duyarlı radopsin moleküllerinin kolayca şekil değiştiremedikleri görüldü.

Omega-3'ün diğer yararları

Daha az sayıda radopsin molekülü tepki verdiği zaman, beyinde sinir impulslarını oluşturan kimyasal yolların yetersizleşmeye başladığı ve nihai sinyalin zayıfladığı ortaya çıktı.

Hibbeln, aynı şeyin merkezi sinir sisteminin diğer bölümlerinde de olabileceğine dikkat çekiyor:

Bana kalırsa diğer nöral sistemlerdeki benzer durumlar, sistemi yavaşlatıyor olabilir. Bunun iyi bir şey olmadığını herkes kabul ediyor.

Omega-3'ün başka bir yararının daha olduğu görülüyor. Omega-3 sinir hücrelerinin büyümesini sağlar ve bu şekilde beynin hasarları onarmasına yardımcı olur.

Birinde kayıp diğerinde artış

Nisan ayında Imperial College London'dan nöropsikiyatrist Basanti Puri'nin yayımladığı bir çalışmada, şizofreni ve Huntington hastalığı tanısı konan insanlara EPA veya plasebo tedavisi uygulandıktan önce ve sonra MRI taramaları yapıldı (International Review of Psychiatry, vol 18, p 149).

Altı ay sonra plasebo grubundakilerin beyin dokusu kaybı belirginleşirken, EPA hapları verilen hastalarda gri ve beyaz madde miktarında büyük bir artış olduğu tespit edildi.

Puri, Bu da beynin bu yağ asitlerini kullanarak, kütlesini artırdığını gösteriyor. Ayrıca bu hastaların bilişsel yeteneklerinde de büyük gelişmeler kaydettik. Kısa vadeli bellekleri, aritmetik yetenekleri ve dikkatleri belirgin şekilde düzeldi diyor.

Umut verici sonuçlar

Omega-3 hapları üzerinde yapılan bu öncü çalışmalar ayrıca şizofreni, sınır kişilik bozukluğu, disleksi, otizm, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, obsesif-kompulsif bozukluk gibi pek çok hastalığa da iyi geldiğini gösteriyor.

Ancak Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden psikiyatrist Bruce Kohen bu konuda temkinli olmayı öneriyor, çünkü bu hastalıkların pek çoğu için çok az sayıda çalışma yapıldığına dikkat çekiyor.

Cohen, omega-3'lerin beyne destek olmasının bir nedeninin de antienflamatuvar özelliğe sahip olmasından kaynaklandığını ileri sürüyor. Hem EPA'nın, hem de DHA'nın kalp-damar hastalıklarında iltihaplanmayı azalttığı biliniyor.

Bu nedenle omega-3 beyindeki iltihaplanma sürecini de baskılayabilir. Kaldı ki pek çok psikiyatrik hastalığın ve bunamanın en önemli işareti enflamasyondur.

Bilişsel çöküş

Canlı renklere sahip sebze ve meyvenin beyni iyileştirme özellikleri ile ilgili varsayım da bu yiyeceklerin enflamasyonu giderdiği tezine dayanıyor.

Bilim adamlarına göre bunun nedeni bu yiyeceklerin içerdiği antioksidanlardır. Pek çok akıl hastalığına, beyindeki serbest radikallerin yol açtığı oksidatif stres zemin oluşturur. Bu da beyin dokusunu fiziksel olarak yok eder. Bütün bunların sonucunda bilişsel çöküş tetiklenir.

Sıçanlar üzerinde yapılan çalışmalar, antioksidan açısından zengin yiyeceklerin yaşa bağlı olarak ortaya çıkan davranışsal, bilişsel ve motor çöküntülerini yavaşlattığını ortaya koyuyor.

New Scientist'te yayımlanan (23 Eylül 06) yazıya göre, örneğin ABD'deki Tufts Üniversitesi'nde yapılan bir dizi çalışma ıspanak, çilek ve yaban mersininin bilişsel çöküşü belirgin bir şekilde yavaşlattığını gösteriyor. Ayrıca zencefil, yeşil çay, kahve ve zerdeçal gibi antioksidan açısından zengin yiyeceklerin de yararlı olduğuna ilişkin bilimsel kanıtlar giderek artıyor.

Bütün bu bulgulara karşın, bilim adamları sağlıklı bir beyin için tek bir süper yiyeceğin ön plana çıkartılmasına sıcak bakmıyorlar. Bilim adamlarının önerisi değişik ve çeşitli gıdaların birlikte yenmesi ve dengeli bir beslenmedir.

whitesnow
25 10 2006, 17:00
Virüslerle tedavi, en amansız bakterileri bile öldürüyor


Fagoterapi! Bu sözcüğü anımsayın!... Bizde ve Batı tıbbında pek bilinmez, ama Gürcistan'da, hiçbir ilacın iyileştiremediği stafilokok veya hastane bakterilerini yok eden virüslerle tedavi yöntemini anlatıyor.

Tiflis'teki bir hastanenin ameliyathane-sinde derin bir uykuda olan Davut, iki yıl içinde beşinci ameliyatına hazırlanıyor. Hukuk öğrencisi olan Davut 19 yaşındayken bir kazada kalçasını ve baş parmağını kırmış. Bir cerrah kırıkları sabitlemek amacıyla metalik parçalar koyuyor; ancak ne yazık ki bu uygulama sırasında hiçbir antibiyotiğin yerinden kımıldatamayacağı korkunç bir bakteri de metallerle beraber vücuda yerleşiyor.

O zamandan beri her ameliyat başarısızlıkla sonuçlanıyor. Bir staphylococcus (çeşitli enfeksiyonlara yol açan bir tür bakteri) yavaş yavaş kemiklerini kemiriyor; bunun sonucunda da kronik osteomiyelit (kemik enfeksiyonu) ortaya çıkıyor.

Şimdiye kadar hiçbir antibiyotik çare olamadığı için David sonunda kendisini, eski komünist ülkelerde cerrahi enfeksiyonlara son derece başarılı müdahaleleriyle tanınan Dr. Guram Gvasalia'nın sihirli ellerine teslim ediyor.

Dr.Gvasalia mucize gerçekleştirmediklerini ancak Batı biliminin yenilgiye uğradığı pek çok vakada başarılı olduklarını kaydediyor.

1910'lara dayanan bir keşif!

Cerrrahın odası Sovyetler'in çöküşünden beri kaynak sıkıntısı çeken, son derece düzensiz bölge hastanesinin on birinci katında yer alıyor.

Ancak yine de bu kötü koşullarda, pek de iyi aydınlatmayan sarı ampullerin ışığında Batı kimyasının en iyi moleküllerine bile meydan okuyan, en korkunç enfeksiyonlarla mücadelenin belki de geleceği belirleniyor.

Guram Gvasalia'nın sırrı mı? Savaş öncesi döneme ait, daha sonra antibiyotikler ortaya çıktığı için hiç ilgilenilmemiş ama Gürcistan'ın üzerine eğilip geliştirdiği eski bir reçete: fagoterapi.

Fago/faj ya da daha akademik bir adla bakteriyofaj, bakterilerin virüslerini tanımlıyor. İnsan hücreleri için tamamen zararsız olan bu virüsler, enfekte ettikleri bir bakteriyi en az otuz dakikada yok edip burada yüzlere varan sayıda çoğalıyorlar.

Olağanüstü başarılar

İlaçların hiçbir etki göstermediği vakaların gittikçe arttığına dikkat çeken Guram Gvasalia, fajların son derece etkili bir seçenek sunduklarını kaydederek, bunların kullanımından son yirmi beş yıldır olağanüstü sonuçlar elde ettiklerini belirtiyor.

Fagoterapi Batı'da gözardı edilse de, fajlar Kanada kökenli Felix d'Herelle ve Gürcü arkadaşı Georges Eliava tarafından 10'lu yıllarda keşfedilmelerinden beri tüm biyologlar tarafından biliniyorlar.

d'Herelle ve Eliava keşiflerinin tüm sırlarını ortaya koymadan çok önce bu olağanüstü potansiyeli belirlemiş ve Gürcistan'da tamamen bu küçük yaratıklara adanmış bir araştırma merkezi kurmayı başarmış.

ABD yardımı da var

Şimdiki adı Georges-Eliava olan mikrobiyoloji enstitüsü tüm krizleri atlatabilmiş. Kuşkusuz günümüzde, kapitalist dünyanın antibiyotiklerinin yasak ve fagoterapinin tek çözüm olduğu, 800 kişinin günde 1 ton bakteriyofaj ve Sovyet ülkeleri için diğer ilaçları ürettiği komünist yıllar özlemle anılıyor.

Ancak yine de neoklasik tarzdaki hastane binasının sütunları artık sallansa da, 90 araştırmacı tüm yokluklara rağmen azimle çalışıp uluslararası kuruluşların taleplerine başarıyla cevap veriyorlar.

Hatta Amerikan hükümeti bakteriyolojik silahlara karşı bir çözüm bulmak umuduyla Gürcü enstitüye son derece sofistike laboratuvar malzemeleri yolluyor.

Her faj bir bakteriye özgüdür

Faj morfolojisi laboratuvarı sorumlusu Zemphira Alavidze, bu bakterileri bir Petri tabağında toplayıp daha sonra değişik bakteriyofaj preparatlarını buraya yerleştirdiklerini kaydediyor.

Birkaç gün beklemesi gereken antibiyotiklerin etkililik testinin tersine sonucun ortaya çıkması için birkaç saat yeterli. Bir preparat etkiliyse, yerleştirildiği yerde hiçbir bakteri varlığını sürdürmüyor.

Enstitünün moleküler biyoloji laboratuvarı sorumlusu Mzia Kutatcladze, fajlardan her birinin bir bakteriye özgü olup diğerlerini göz ardı ettiğini belirtiyor.

Belli bir patojeni hedef alıp da organizmadan beslenen, ama ona zarar vermeyen bakterileri yaşatmak gerektiğinde büyük bir avantaj.

Gürcü bilim adamları, antibiyotiklerden farklı olarak, fajların ağız ya da bağırsak florasını tahrip etme riskinin çok az olduğunu belirtiyor.

Peki suçlu bakteriyi hedefleyecek doğru faj nasıl bulunacak?

Etkili bir kokteyl

Enstitüde çalışan uzmanlar laboratuvarlarında yüzlerce değişik fajdan oluşan bir koleksiyona sahip. Ancak iyi olanı bulmak için hepsi içinde arama yapmak gerekmiyor; genellikle en yaygın görülen mikroplara karşı etkililiğini kanıtlamış olan pek çok fajlı bir kokteyl kullandıklarını ifade ediyor.

Yaklaşık altı ayda bir kokteyle, kesin olarak tanımlanmış ve üretimi istikrara kavuşturulmuş yeni fajlar ekleniyor.

Bu Gürcü enstitünün çalışmalarıyla ilgili olarak Kiril alfabesinde o kadar çok makale yazılmış ki, Rusya günümüzde kendi faj preparatlarını hazırlamak ve geliştirmek için enstitüyle olan bağını koparmış bulunuyor.

Her bakterinin fajı var

Yeni fajlar bulmak amacıyla enstitü çalışanları laboratuvarların birkaç yüz metre ilerisinde akan nehirden biraz su alıyorlar. Bakteri virüslerinin biyoçeşitliliği o kadar büyük ki, suyun içindeki bakterileri kültive eden uzmanlar, her defasında o zamana kadar rastlanmamış fajları bulmayı başarıyor.

Mikroorganizma genetiği laboratuvarı sorumlusu Nino Chanishvili, şimdiye kadar yok etme kapasitesine sahip fajı olmayan hiçbir bakteriye rastlamadıklarını kaydediyor.

Gürcistan'ın en modern oftalmoloji birimine sahip olan bölge hastanesinde de, hastane enfeksiyonlarının önlenmesi amacıyla sistematik olarak bir faj kokteyli uygulanıyor.

Sokak çocukları, anne babasız çocuklar ve kalabalık ailelerle ilgilenen bir sivil toplum kuruluşu olan Genesis kliniğinden cerrah Rupen Gazarian da, fajları günlük olarak kullandığını kaydediyor.

Gürcü ve Polonyalı başka doktorlar da septisemi (kan iltihabı) hastalarının kanına faj enjekte etmek suretiyle hastaları kurtardıklarını kaydediyor.

Fajlar, bağışıklık sistemi tarafından durdurulmadan önce, işlerini hallediyorlar.

Batı tıp kültürüne aykırı

Peki fagoterapi bu derece iyi işliyorsa o halde niçin Batı Avrupa'da ve ABD'de tamamen göz ardı edilmiş bulunuyor?

Bunun nedeni bilgisizlik değil unutma.

Bu ülkeler 30'lu yıllarda, kullanımı ve saklanması kolay antibiyotikler piyasaya çıkmadan önce bu yönteme başvurdular.

Günümüzde Pasteur Enstitüsü'nde antibiyodirenç uzmanı Patrice Courvalin'e bu tedavi yöntemiyle ilgili düşüncesi sorulduğunda şöyle cevaplıyor:

Hiçbir yararı yok. Kontrol edilemeyecek kadar hassas ayrıca bakteriler de bakteriyofajlara direnirler.

Atlantik'in öte yakasında, Washington'daki Evergreen State Gollege'dan mikrobiyolog Elizabeth Kutter ise bu fikri paylaşmıyor.

Batı tıbbı gözlüyor

Ona göre, bakterilerin direnci sorun değil, çünkü daha etkili yeni bir faj bulmak için birkaç gün yeterli. Kendisi bununla birlikte, bir bakteri direnç gösteremediğinde antibiyotiklerin önemini koruduğunu da sözlerine ekliyor.

Ancak Batı kriterlerine göre, fajların özelliklerinin belirlenmesi, seçme, arıtma, etkili klinik deneylerinin yapılması prosedürlerinin standardizasyonu fagoterapinin kabulünün önündeki başlıca engeller.

Araştırmayı genişletmek amacıyla Elizabeth Kutzer sık sık Doğu Avrupa'ya seyahat ediyor.

Ancak Batı dünyasının her şeye rağmen bu yöntemle ilgili ciddi çekinceleri var: Hastayı hareketsiz bir molekülle değil de canlı bir organizmayla tedavi etmek, gerçekçi sayılabilecek kaygılar uyandırıyor.

Bu da kuşkusuz hiçbir klinik deneyin tatmin edici bir sonuç ortaya koymamasından kaynaklanıyor.

Kuzey Amerika'ya

Ayrıca hangi eczacılık kuruluşu doğrudan doğadan gelen, hiçbir teknik uygulamadan geçmemiş bir ilaca yatırım yapmak ister ki? Üstelik çok fazla getirisi de olmayan bir uygulama... En azından antibiyotikler kadar karlı olmadığı kesin.

Batı'da durumun değişmesini beklerken umutsuz hastalar dertlerine derman bulmak amacıyla yüzlerini Gürcistan'a çeviriyorlar.

Fransa'da yayımlanan bilim dergisi Science et Vie'nin Ocak 2006 sayısından size unduğumuz bu habere göre:

Bu arada fajlar çoktan Kuzey Amerika'yı fethetmeye çıkmış bile ancak şimdilik Meksika sınırında bloke edilmiş durumdalar. Bu da yanki bakterileri için iyi bir haber. Batı Avrupa'dakilere gelince onlar rahatlıkla direnç göstermeyi sürdürsünler: Kimse onların karşısına amansız düşmanlarını çıkarmaya niyetli değil.

Bakteriyofajlar Batı'ya geçecek

ABD'de Intralytix kuruluşu gıdalara Listeria monocytogenes bulaşmasını engelleyebilecek bir gıda katkı maddesinin onayını bekliyor. Bu, Doğu Avrupa dışında bir ilk. İnsan tedavisinde fajların kullanımına onay verilmesi zayıf bir ihtimal olsa da, bakteriyolojik tehditlerle mücadele bu yaklaşımı tersine çevirebilir. Nitekim Amerikalılar teröristlerin potansiyel olarak kullanabilecekleri şarbon v.b. dirençli mikroplara karşı bu yönteme başvurma olasılığını araştırıyor. Ve bu konuda bir alternatif de Vincent Fischetti'nin, fajların kolonize ettikleri bakterileri yok etmek için kullandıkları enzimleri izole ettiği Rockefeller Üniversitesi'nden (New York) gelebilir. Ancak klinik deneylerin hemen yapılacağı söylenemez... Kuruluşlar bunları enfeksiyon tanısında kullanmayı da planlıyorlar: Bir fajın bir ortamda çoğalması seçtiği bakterinin varlığına işaret ediyor.

Fajlar, bakterilere karşı Truva atları

Bakterilerin özgül virüsleri olan bakteriyofajların sayısı ev sahiplerinkinin on katı kadar. Dünya üzerindeki bakteriyofaj sayısı yaklaşık 10 __; böylece biyoçeşitliliğin büyük bir bölümünü oluşturuyorlar. 5 bini aşkın, 30 grupta sınıflandırılan bakteriyofaj söz konusu. Fajlar genleri devretmek ve bakterileri tanımlamak amacıyla biyoteknolojide kullanılıyor. Fajların büyük bir bölümü DNA'larını içeren yirmi yüzlü bir baş ve bir kuyruktan oluşuyor. DNA'larını bir kanal aracılığıyla bakterilere enjekte ediyor; fajlar bu kanalın ucundaki lifler sayesinde bakterilere asılıyorlar (dipteki fotoğraf). Bakteri enfekte edildikten sonra çoğalıyor ve fajın değişik bileşenlerini topluyor. Böylece zarı kesilerek komşu bakterileri enfekte etmeye hazır bir yeni faj ordusunu serbest bırakıyor.

whitesnow
25 10 2006, 17:00
Hastalıksız bir kış için 6 kural

Havaların soğuduğu şu günleri sağlıklı geçirmek için yapılması gerekenlerin bir listesini hazırladık

- Baklagilleri ihmal etmeyin: Kuru fasulye, nohut, mercimek, barbunya gibi türleriyle iyi birer protein kaynağı olan baklagiller, et veya kıyma eklenmeden de tüketilebilecek bir besin grubudur. Haşlama olarak sebze yemeklerinize ve salatalarınıza da ilave edebilirsiniz. Haftada 2-3 kez tüketilmelidir.
2- Gribe karşı C vitamini: Vücut direncinin azalmasıyla baş gösteren gripten korunmak için kuşburnu, maydanoz, kırmızı ve yeşil sivri biber, roka, kivi, portakal, mandalina ve limon gibi C vitamini yönünden zengin meyve ve sebzeler daha fazla tüketilmelidir.
3- Bağışıklık için sebze tüketin: Sebze ve meyveler, önemli vitamin ve mineral kaynağı olmalarının yanı sıra antioksidan özellik gösterirler. Toksinlerin uzaklaştırılmasında önemli rol üstlenen A, C, E vitaminlerinin kaynaklarıdır. Özellikle koyu yeşil, sarı, turuncu, kırmızı ve mor sebze ve meyveler beslenme düzeninde sıklıkla yer almalıdır. Her gün en az 5-6 porsiyon sebze ve meyve tüketilmelidir.
4- Kahve yerine kuşburnu: Soğuk kış günlerinde çay, kahve, kola, kakao gibi kafein içeren içecekler yerine C vitamini yönünden zengin olan kuşburnu çayı gibi bitki çayları, yeşil çay, rezene, melisa, papatya ve ısırgan otu çayı gibi rahatlatıcı ve bağışıklık sistemini güçlendirici bitki çayları tercih edilmelidir. Su tüketimine de yaz dönemindeki kadar önem verin, 2.5-3 litre suvı tüketin.
5- Sıvıyağ kullanın: Kış aylarında fazla miktarda yağ tüketimi, kilo artışlarına neden olur, vücudun bağışıklık sistemini olumsuz etkileyerek hastalıklara yakalanma riskini artırır ve hastalık süresini uzatır. Bu nedenle tereyağı ve margarinlerden kaçınılmalı, sıvı yağlar kullanılmalı.
6- Güneş ve süt ürünleri şart: Kış mevsiminde güneş, yüzünü daha az gösterdiğinden, güneşten alınan UV ışınları ile deride sentezlenen D vitamininden bu mevsimde yoksun kalınır. Özellikle kemik ve diş gelişimi için önemli olan kalsiyumun vücutta kullanılmasını, depolanmasını sağlayan D vitamini gereksinimini karşılamak için güneş ışınlarından yararlanılabildiği ölçüde yararlanılmalı, süt ve süt ürünleri, balık gibi diğer D vitamini kaynakları da tüketilmelidir.

Haftanın yemeği
Sebze çorbası
Malzemeler: Bir orta boy lah*****n 4'te biri, 2 adet kabak, 1 adet kereviz (sapıyla), 1 pırasa, 1 paket brokoli, 4 adet domates, 1 yemek kaşığı sıvıyağ ve baharat.
Hazırlanışı: Malzemeleri bir tencerenin içine doğrayın. Yağı, dilediğiniz baharatları, 5-6 bardak suyu ekleyerek pişirin. Piştikten sonra limon ve pul biber de eklenebilir.

Sansli
29 10 2006, 18:00
'45 gün yaşar' dediler babası hayata bağladı

Kalbi ve damağı delik Koray, doktor babası sayesinde ölüme direndi. Koray, şimdi ABD'de tedavi görüyor.

Trizomi 13 adlı çok nadir rastlanan bir genetik bozuklukla dünyaya geldiğinde, Türk doktorların 45 gün ömür biçtiği, doğduğunda damağı ve kalbi iki yerden delik olan minik Koray, mucizevi biçimde hayata tutundu. 2.5 yaşına kadar dört kez kalbi duran Koray Kutlay Kebir, 2 ay sonra 4 yaşına basacak. Bu hastalığı taşıyanların yüzde 50'den fazlası bir yıl içinde yaşamını kaybederken, Kutlay'ın nasıl bu kadar uzun süre yaşayabildiğini merak eden Standford Üniversitesi de, aileyi ABD'ye davet etti. Koray, 7 aydır ABD'de tedavi görüyor. Tüm masraflar ise üniversite fonundan karşılanıyor. Koray'ın hayata tutunmasındaki en büyük pay ise kendisi de doktor olan babasına ait. Dr. Koray Kebir Koray'a, delikler açtığı karton kutudan, oksijen tüpünün hortumlarını geçirip oksijen çadırı yaptı. Elektrikli süpürgenin ucuna bağladığı ince bir hortumla biriken tükürükleri 75 gün boyunca her 15 dakikada bir ağız ve burnundan çekti. Sonunda da, Türk doktorlar onun yaşamasından ümitsizken, Kaliforniya Stanford Üniversitesi, Koray Kebir'i bu mucizeyi nasıl başardığını anlatması için Amerika'ya davet etti

16 KİLOYA KADAR ÇIKTI
Minik Koray, ABD'de 2 ameliyat geçirdi. Beyne hasar veren epileptik nöbetleri de kontrol altına alınan Koray, 11 ayda 6 kilo alarak 16 kiloya çıktı. Kebir çiftinin en büyük hayali ise, çocuklarının koşup oynayabildiğini görebilmek. Ayakları içe doğru olduğu için yürüyemeyen Koray, seneye ortopedi cerrahları tarafından ameliyat edilecek.

Sansli
29 10 2006, 18:00
Kök hücre tedavileri geri geliyor

İki yıl önce çok sayıda kök hücre tedavisinin durdurulmasına neden olan bir olay, yeniden gözden geçiriliyor. Amaç bu kez, kemik iliğinden alınan kök hücrelerinin, vücudun başka yerlerindeki hücrelerle kaynaşmalarını sağlamak.

Bir insan vücudunda yer alan yetişkin kök hücreleri bölünerek, aksi takdirde tükenecek dokuları yeniden oluştururlar. Ancak yapılan kimi deneylerde, kök hücrelerinin bazı şartlar altında bu dokulara yerleştikleri ve bu yeni bölgelerinde yeni hücreler oluşturmak üzere değişime uğradıkları saptandı.

Bunun üzerine de tıp alanında bu hücrelerin tedavi amaçlı kullanılması durduruldu. Öte yandan bu olay, kemik iliğinde bulunan ve hemapoetik kök hücresi (HSC) denilen çok sayıdaki hücrenin, farklı tür hastalıkların tedavisinde kullanılması olasılığını yarattı.

2003'te yapılan araştırmalardaysa, HSC'lerin değişime uğramak yerine, yerleştikleri bölgelerdeki dokularla kaynaştıkları saptanınca bu olasılıklar çöpe gitti.

Stanford Üniversitesi'nden Helen Blau, Herkes bunu, 'alt tarafı bir kaynaşma' diyerek küçümsedi. İyi bir gelişme olabileceğini hiç aklına getirmedi. Ama belki de bu birleşme, vücudun kendini tedavi etmesi için kullandığı bir şeydi diyor.

Fare deneyleri

Oregon Sağlık ve Bilim Üniversitesi'nden Markus Grompe ve ekibi, tirosinemi tip 1 adlı bir hastalığa yakalanmış fareler üzerinde deneyler yürüttü.

Tirozin amino asidini parçalayan enzimin az olmasıyla ortaya çıkan hastalığın semptomları arasında sarılık hastalığı, uyuşukluk ve karaciğerde siroz görülmesi yer alıyor.

Farelerin karaciğerlerine, sağlık farelerden alınan HSC'lerin aşılanmasıyla hastalık tedavi edilebiliyordu. Grompe'nin ekibinin 2003'te yayımladığı sonuçlara göre, tedavinin nedeni HSC'lerin karaciğer hücreleriyle kaynaşmaları ve az olan enzimi üretecek geni oluşturmalarıydı.

İşte bu bulgu, artık füzyon tedavisinin doğruluğunu kanıtlayan bir temel olarak kabul ediliyor. Kaliforniya Üniversitesi'nde kök hücreleri alanında uzman Arnold Kriegstein da, bu alandaki pek çok bilginin umut verdiğini, ancak kanıtlanmadığını belirtirken, Bu kanıt ise, önemli bir potansiyelin olduğunu ortaya koymuştur diye söylüyor.

Her 100 bin bebekte bir

Füzyon tedavisinin, her 100 bin bebekte görülen tirosinemi tip 1 hastalığına yakalanan çocukların iyileştirilmesinde kullanılması beklenmiyor, çünkü hali hazırda çok etkili bir ilaç var.

Kaynaşacak hücre sayısının veya kaynaşmış hücrelerin çoğaltılmasıyla, füzyonun kullanım alanları artacak ve diğer hastalıklarda kullanılabilecektir. Bu hücrelerin kromozom sayısı normalin iki katıdır.

Bu kimi şartlarda anomalilik olarak kabul edilse de, bazı organlarda Ğörneğin karaciğerde- kromozomlar çifter halde yer alır. Ancak buradaki dezavantaj da, bu hücrelerin normal bölünme sırasında zorlanmalarıdır; bu da çoğalmalarının istenmesi halinde sorun yaratır.

San Francisco'da, Amerikan Hücre Biyolojisi Vakfı'nda düzenlenen toplantıda Grompe, kaynaşmış hücrelerde, normal kromozom sayısının korunduğu, azaltma amaçlı bölünmeler yaşanabileceğine ilişkin kanıtlar sundu. Bu da, hücrelerin çoğaltılmasının füzyonun ardından da gerçekleşebileceği anl***** gelir. Grompe'ye göre, bu amaçlı bölünmeler zaten rutin olarak gerçekleşmekte.

Virüs proteinleri

Toplantıya katılanlar, bu konuda tam ikna olamasalar da Grompe ile Blau'nun ekipleri birleşerek, hücre birleşmesi oranını arttıracak yöntemler üzerinde çalışıyorlar.

Blau, insülin benzeri büyüme faktörü 1 adlı bir maddenin, farelerde kas lifleri ile HSC'lerden elde edilen hücreler arasında yaşanan kaynaşmayı dört katına çıkardığını saptadı.

Öte yandan bazı hastalıkların etkin şekilde tedavi edilmesi için, hücre kaynaşmasının çok daha fazlalaştırılması gerekiyor.

Örneğin karaciğerde kanın pıhtılaşmasını sağlayan faktörlerin az olması nedeniyle ortaya çıkan hemofili hastalığının tedavisi için, Grompe'nin farelerinde görülen kaynaşma oranlarının neredeyse 200 katına çıkması gerekiyor.

Grompe ve Blau, bazı virüslerin yüzeylerinde bulunan ve memeli hücrelerinin birleşmelerini sağlayan proteinler üzerinde deneyler yürütüyorlar. Ancak bu virüs proteinleri, hücrelerin kansere dönüşmesine neden olabilir.

whitesnow
31 10 2006, 18:00
Az ye çok yaşa

Amerikalı bilim adamları, ömrü uzatmanın yolunun günlük kalori miktarını azaltmak olduğunu kanıtladı


01.11.2006

Yaşlanmanın etkilerini sadece birkaç yıl daha geciktirebilmek için milyarlarca dolarlık araştırma yapan ABD'li bilim adamları, insan ömrünü uzatmanın en etkili yolunun kalori kısıtlaması olduğunu açıkladı. Michigan, Washington ve Wisconsin üniversitelerinin 5 yıl süren araştırmasında, insanla benzer fiziksel özellikler gösteren maymunlar incelendi. Wisconsin Maymun Araştırma Merkezi'nde iki ayrı diyete tabi tutulan hayvanlar arasındaki fiziksel farklılıklar, düşük kaloriyle beslenenlerin, diğerlerinden dinç kaldığını gösterdi. İşte New York Times gazetesinin yayımladığı araştırma sonuçları:

GÖRÜNÜŞÜ ETKİLİYOR
En büyük fark 25 yaşındaki Canto ile 26 yaşındaki Owen adlı maymunlar arasında gözlendi. Canto, 5 yıl boyunca günde 445 kaloriyle, yani alması gerekenin yarısı kadar kaloriyle beslendi. Owen 885 kalori aldı. Aralarında 1 yaş olmasına rağmen Canto'nun tüyleri çok daha parlak, duruşu çok daha dik, cildi elastik, genel görünüşü sağlıklı ve çok daha enerjik. Normal kaloriyle beslenen Owen ise dökülmüş tüyleri, kırışmış cildi ve kambur duruşuyla yaşlılığın tüm belirtilerini sergiliyor. Owen ayrıca yüksek tansiyon ve eklem rahatsızlıklarına yakalandı.

HÜCRE GEÇ YIPRANIYOR
Michigan Üniversitesi, kalori kısıtlamasının insanda da benzer etkiler yarattığını açıkladı. Yüzde 33 kalori azaltımı, damar tıkanıklığı, kalp krizi ve kanser riskini düşürüp DNA hasarını azaltıyor. Düşük kalori düzeyi metabolizmayı da yavaşlatarak, hücre yıpranmasını önlüyor. Böylece insan ömrü 110 ila 140 yıla kadar uzayabiliyor.

Saircon
13 11 2006, 18:00
Herkese selam,

Bircok bilginin bulundugu guzel bir arsiv olmus. Ancak yazilarin bircogu yorumsuz. Ben de daha once spor forumunda yazdigim kanser ile ilgili bir yorumumu kopyalamak istedim. Sorulara ve tartismaya acigim:

Kanser, bir kronik hastaliktir ve ortaya cikisi, biyolojik dengenin bozulmaya baslamasindan yillar sonra ortaya cikar. Bazilarinin inanmamizi istedigi gibi oyle bir ya da bir gurup kotu mikrop gelip de kisa surede bir organi iflas ettirmez. Hayat standartlarimizda aldigimiz kararlar, sectigimiz beslenme, sectigimiz is ve iliskinin stresleri ve benzeri butun streslerin akumulasyonu sonucunda kanser ortaya cikar. Kanserin en iyi ilaci da, haplar ya da kemoterapi degil, hastalik olusmadan once ilerlemeyi geriye cevirecek aliskanliklari edinmeye baslamaktir.

Bunu nasil mi bilebiliriz? Bilemeyiz elbette. Modern tibbin bunu ilk safhalarda yakalamasina imkan yoktur cunku degismeler hucresel boyutlardadir, sistemler tam fonksiyonla calisiyor olsa bile. Okudugum bir yerde her hucrenin kendi akli oldugu yaziyordu. Yani milyonlarca kucuk insandan olustugumuzu dusunmeliyiz. Bu her kucucuk insanin tam fonksiyonla calisiyor olmasi mukemmel butun insani yaratacaktir. Doktorlarin X-ray'de yakaladigi kanserli hucreler, ya da tumor diyelim, bir bakima bir buz daginin su uzerindeki son kirintisidir. Halbuki o buz daginin su altinda kalan kismi bizlere aylardir, yillardir baska mesajlar vererek (modern tibbin dikkat etmedigi ya da yara bandi politikasi uyguladigi mesajlar) durumu anlatmaya calisiyordu.

Bu mesajlar surekli yorgunluk olabilir, sindirim sistemi problemleri olabilir, hormon regulasyonlarinda yasanan inis cikislar olabilir ya da kas agrilari olabilir. Her ne ise biz onlari gormemezlikten gelerek ya da yorgun oldugumuzda efedrin icerek, kas agrisinda sadece o kasi ya da eklemi terapisyene tedavi ettirerek, stresten bunaldigimizda psikiyatrisin kapisina dadanarak, hormon dengesi normalden saptiginda hormon duzenleyici haplar alarak, sex hayatimiz iyi olmadiginda viagra alarak, ya da yuksek kolesterolu asagi cekecek haplar alarak o kucuk mesajlarin altinda yatan buyuk mesaji kacirdik ve kaciriyoruz.

Bu durumda ne mi yapilabilir, ya da yapilabilirdi? Bir ogretmenimin su sozunu cok begeniyorum. Herkeste kanser var! Canim tabii ki bu soz kanserin faal oldugu hastalik konumunu anlatmak icin soylenmiyor. Demek istiyor ki kanserin cok uzun bir gelisme sureci oldugu icin eger her bir birey sanki icinde bir miktar kanser baslangici varmis gibi su andan itibaren hayatindaki degisiklikleri baslatir ise, saglikli bir hayatin meyveleri toplanacaktir.

Merak edenler icin kronik bir hastalik olan kanserin gelisme evrelerini buraya aktariyorum:

1) Excretion: (Ifrazat) Normal bosaltim ve temizleme organlarinin cikarttigi dogal toksinlerin birikmeye baslamasi. (Islemden gecmis besinler, duygusal stresslerin yarattigi etkiler, cevre kirliligi, hareketsiz yasam, dinlenme ve uyku azligi, vs. vs.)

2) Reaction: (Reaksiyon) Diger adi iltihap evresidir. Bahsettigimiz toksinler, artik dogal kanallar vasitasiyla elimine edilme hizindan daha fazla bir hizda birikiyor ise bu evreye girilir. (En cok sindirim sisteminde kendini hissettirir. Modern tibbin hemen NSAID, yani Non-steroidal Anti-imfammatory Drugs denilen ilaclarla sadece semptomu tedavi ettigi durumdur)

3) Deposition: (Kumulasyon) Artik toksinler vucudun belli bolgelerinde, eklemlerde, kan damar ceperlerinde ya da adipoz (yag) dokuda birikmeye baslamistir. (Kendisini eklem rahatsizliklari, yuksek tansiyon ve kolesterol, bobrek ya da safra taslari, sismanlik ve diger modern hastaliklarla gosterir. Hayat tarzini kokten degistirmek yerine, ilaclar, sentetik vitaminler ya da lokal ameliyatlarla tedavi edilmeye calisilir. Halbuki gercek sorun derinlerde buyumeye devam etmektedir.

4) Impregnation: (Saturasyon, doymusluk) Toksit birikimleri artik saturasyona ulasmistir ve kronik yorgunluk belirtileri de baslar. Oto-immun problemleri bu evrede basgosterir.

5) Degeneration: (Dejenerasyon) Artik vucudun toksit arindirma islemleri tamamen durmustur. Kalp hastaliklari bu evrede baslar. Tabii yine organ ameliyatlari ve ilaclar.

6) Neoplasm: (Neoplazma) Ilk 5 evrenin yarattigi gelismelerin meyvesidir. Vucudun bir yerinde tumor/kanser olusumu baslar.

7) OLUM!

Ne yazik ki oylesine merkeze bagli, bir profesyonele ihtiyac duyan bir sistemle buyutulmusuzdur ki kendi vucudumuzun bize verdigi ilk 4-5 safhadaki o yuzlerce mesaji onemsemeden son safhaya kadar bekler ve ondan sonra doktorlarin kapisini zorlariz. O nedenle bence hata sadece doktorlarda ya da modern tipta degil. Bizde de var. Inkar ve ihmalkarlik oyle seviyededir ki birak 2000'lerin teknolojisi, 3000'lerin teknolojisi bile boylesine sorumsuz beslenen ve sagligina onem vermeyen bir toplumun hastaliklarina care bulamaz, bulamayacaktir da.

Sistemin yanlisligina cok kucuk bir ornek vereyim. Hepimiz ates'in ne oldugunu biliyoruz degil mi? Hani hastalik baslangicinda vucut sicakliginin birden yukselmeye baslamasi olayi. Bize ates oyle bir anlatilmistir ki, ocu gibi korkulur ondan. Terli terli su icme!! ya da Aman islak t-shirt'le durma! sozleriyle buyumeyeniz var mi? Bizlerin boylesine korkutularak buyutuldugu bu ates olayinin aslinda vucudumuzun savunma ve bagisiklik sisteminin saglikli calisabilmesi icin COK onemli oldugunu biliyor muydunuz? Atesinin cikmasina izin verilmeyen cocuklarin bagisiklik sistemlerinin ne kadar zayif oldugunu? O yukarida bahsettigim 7 safhanin bu nedenle bu bireylerde cok daha cabuk gelisebilecegini? Homeopatik ya da alternatif doktorlar bu nedenle cocuklara sik sik sicak banyolar almalarini soylerler. Ates kabiliyetinin, dolayisiyla bagisiklik sisteminin fonksiyonunun gelismesi icin. Bizi atesten, mikroptan, bakteriden boylesine korkutan sistemin hangi sistem oldugunu siz gayet iyi biliyorsunuz.

Yazimin son bolumunde sunu belirtmek istiyorum. Benim gercekten hastaligin o son evrelerine gelmis insanlarin doktorlarina bir zitligim yok. Cunku o zavalli doktorun zaten pek de yapabilecegi bir sey yok. Artik o kisiyi hayatta tutabilmek, son zamanlarini en acisiz sekilde gecirtebilmek vs. vs. elinden gelen herseyi yapacaktir. Ancak acil doktorlariyla, o sagligi artik son evrelere gelmis insanlarin doktorlari arasinda bir yerlerde anlayista ve sistemde bir kopukluk var. Bence bu iki ucun arasindaki guruba giren hastalarin buyuk bir cogunlugu homeopati ya da alternatif terapiden buyuk bir fayda gorebilir ve evreleri geri cevirebilir. Bu ne yazik ki ates dusuruculer, kolesterol dusuruculer, anti-imflammatory ilaclar ya da agri kesiciler ile olacak sey degil. En azindan tek baslarina hic degil.

Tipki dunyaca unlu Turk doktoru Mehmet Oz'un dedigi gibi: Insanin en iyi doktoru, yine insanin kendisidir, yani sizsiniz.

Sansli
20 11 2006, 18:00
Saircon;

Yazina soyle bir goz attim. Cunku zamanim cok kisitli.
Guzel seyler yazmissin. Dogrudur veya dogruluk yuzdesi yuksektir.
Musait bir vaktimde, insaallah, yazini tekrar okuyacagim.
Simdi sadece sunu sorayim: Aklima gelen su;
Kanser; uzun bir surecin sonucundaki birikimler oluyor ya. Kucuk cocuklarin kanser olmalarina ne diyorsun? Bu konudaki yorumlarini, bilgilerini de bizimle paylasir misin?

Saircon
21 11 2006, 18:00
Sansli,

Zaman verip okudugun ve yorum belirttigin icin tesekkur ederim. Guzel de bir soru sormussun. Musait bir zamanda ben de buna daha uzun cevap vermek isterim. Ancak simdilik cevap olarak su kisa dusuncemi soyleyeyim. Her bir cocuk, anne/babasinin hucrelerinden yogrulmustur. Derler ya You are what you eat yani ne yerseniz osunuz diye, bu olguya sunu da ekleyebiliriz: You are also what your parents ate, yani ayni zamanda sizler ebeveynlerinizin yediklerisiniz. O nedenle hayat boyu kendisine dikkat etmemis, kotu beslenmis, stres altinda buyumus, cevresel ve kimyasal toksinlere maruz kalmis bir ebeveynin hucrelerinden sekillenen bir bebegin, daha hayatinin basinda kansere karsi zayif bir bunye ile dogmus olma olasiligi cok yuksektir. Bu benim kisisel gorusum, muhakkak ayri dusunenler olacaktir.

Tekrar tesekkurler ve iyi calismalar.

Imbat
27 11 2006, 18:00
Ağrısız teşhis ve tedavi: Quantum
http://www.hurriyet.com.tr/yasam/5510415.asp

Kış hastalıklarına karşı limon
http://www.hurriyet.com.tr/yasam/5510385.asp

Zatürree yaşlılar için daha ölümcül
http://www.hurriyet.com.tr/yasam/5510225.asp


Kalp hastalarına ömür boyu aspirin tavsiyesi
http://www.hurriyet.com.tr/yasam/5516721.asp

Yüksek tansiyon aort damarında genişlemeye neden oluyor
http://www.hurriyet.com.tr/yasam/5516666.asp

MAZI
29 11 2006, 18:00
İnsan tükürüğü uyuşturuyor!

Araştırmacılar, insan tükürüğünde deneylerde kullanılan morfinden çok daha güçlü bir ağrı kesici maddesine rastladı. Opiorfin adlı maddenin insanlar üzerinde kullanımı araştırılacak.
http://www.ntvmsnbc.com/news/391794.asp

NEW YORK - İnsan vücudu, dertleri için çarelerini de birlikte barındırıyor. Fransız bilim insanları, insan tükürüğünde bulunan ve 'opiorfin' adını verdikleri maddenin morfin bazlı ağrı kesicilere göre çok daha etkili. Paris'te bulunan Pasteur Institute (Pastör Enstitüsü) uzmanları, insanda doğal olarak bulunan 'opiorfin' molekülünün tükürük dışında beyin veya kanda da olacabileceğini tahmin ediyor. Opiorfin'in salgılanma koşulları araştırılacak.

Pasteur Institute uzmanları, genetiği insana yüzde 99 oranında benzeyen fareler üzerinde deney yaparken ağrı kesici fonksiyonu olan bir molekülün farkına vardı, insanlar üzerinde de deney yapılarak opiorfin denen aynı molekülün varlığı saptandı. Fareler üzerinde yapılan deneyde, 1 miligram opiorfinin uyuşturucu etkisinin, kilogram başına 3 ila 6 milligram'lık morfine eşit olduğu tespit edildi. Opiorfin, kimyasal bazlı ve fiziksel ağrılara karşı morfinden daha etkili çıktı.

İNSANLAR ÜZERİNDE KULLANIMI ARAŞTIRILACAK
Araştırmayı yürüten Catherine Rougeot, 'oporfin'in nasıl üretildiğinin henüz gizemini koruduğunu, insandaki başka dokularda da bulunmasının insanlarda kullanımını mümkün kılabileceğini vurguluyor. Rougeot ve ekibi şimdi opiorfin ve bu maddeyi üreten molekülü mercek altına alıyor, bu sayede bu doğal ağrı kesicinin üretilmesi mümkün olabilecek, zira böyle bir ağrı kesicinin çok önemli getirileri olabilir.
Kaynak: Araştırma Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayımlanmıştır.

MAZI
29 11 2006, 18:00
'Halkımızı uyarıyoruz: Sakın ha sakın, 1 Nisan'a kadar piyasada satılmakta olan YAZ sebze - meyvelerini YEMEYİN'

1 Nisan'a kadar yaz sebze-meyvesi yiyen, sağlığıyla oynuyor demektir: LÖSEV, tüketiciyi 10 Kasım-1 Nisan tarihlerinde yaz sebze-meyvesi yememesi konusunda uyardı. Vakfın açıklamasına göre doğal olmayan koşullarda yetişen ürünler kanser riskini yüzde 70 artırıyor

Doğal olmayan koşullarda yetişen sebze ve meyvelerin kanser riskini yüzde 70 oranında artırdığı belirtilen uyarıda, 'Bu ürünler raf ömrü uzun olsun diye erkenden toplanıp sandıklanıyor. Vitamin ve minarelleri eksik oluyor'; ifadesi kullanıldı.

LÖSEV tüketicilere 10 Kasım ile 1 Nisan tarihleri arasında salatalık, domates, patlıcan, biber, şeftali, karpuz, erik, muz gibi yaz sebze ve meyvelerini yememelerini, bu tarihlerde yaz sebze ve meyvelerinin naylon örtü altındaki seralarda, kalorifer, hormon ve böcekten korunmak için aşırı miktarda tarım ilacıyla yetiştirildiğini belirtti.

LÖSEV, hamilelerin yediği sera ürünü bu meyve ve sebzelerden aldığı hormon ve tarım ilaçlarının doğrudan anne karnındaki bebeğe ya da emziren annenin sütünden bebeğe geçtiğini vurguladı. LÖSEV açıklamasında, 'Hem kanserojen, hem de pahalı olan bu meyve ve sebzeler yerine kışın yetişen ve vitamin, mineral yönünden zengin ıspanak, pırasa, karnabahar, yerelması, elma, portakal, mandalina gibi kış sebze ve meyvelerini tercih ediniz. Sizi kanserden korumak istiyoruz' ifadelerine yer verdi.

MAZI
29 11 2006, 18:00
Kalp hastalarına ömür boyu aspirin tavsiyesi

ABANT İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Cihangir Uyan, kalp hastalarının yaşam boyu düzenli olarak kan sulandırıcı aspirin veya covmadin kullanmalarının yayarlı olacağını söyledi.


Ritm bozukluğu olan ya da kalbine kalp kapağı takılmış hastaların kanlarındapıhtı oluşma riskinin arttığını belirten Prof.Dr. Uyan, Bu nedenle ritm bozukluğu olan veya kalbine kalp kapağı takılmış hastaların, ömür boyu kanı sulandırıcı aspirin veya covmadin kullanmaları gerekir dedi. Hastaların kan sulandırıcı ilaçları kullanırken kanama riskinin ortaya çıkabileceğini kaydeden Prof. Dr. Uyan şöyle konuştu:

Bu hastalarımızda zaman zaman ortaya çıkan kanamalarda ilacın dozunu ayarlamak ve kanama oluşan odaklarda kanayan bölgeye koruyucu ilaçlar uygulamak gerekir. Hastalarımızın mide, 12 parmak bağırsağı, bağırsak sistemi, burun ve diş etlerinde kanamalar ve idrardan kan gelme durumunda, kanı sulandırıcı aspirin ya da covmadin türü ilaç alımını bırakmaları son derece yanlış olur.

ÖMÜR BOYU KULLANILMALI

Kanama durumunda kan sulandırıcı ilaçların alımının bırakılmasının sonu ölümle bitebilecek vakaların ortaya çıkmasına neden olabileceğini vurgulayan Prof. Dr. Uyan konuşmasını şöyle sürdürdü;

Kanı sulandırıcı ilaçların alımını bırakmak, pıhtı oluşumuna yol açar. Oluşan pıhtı, ya kalp kapağını tıkayarak hastanın ölümüne yol açar, ya da düzensiz ritmi olan hastalarda kalbin küçük boşluklarında pıhtı birikimine yol açarak oradan vücuda atılmasıyla hastanın sağ veya sol tarafında kısmi felç oluşumuna veya ölüme neden olabilir. Bu nedenle, bu grup hastalar, kan sulandırıcı ilaçları doktor kontrolünde ve yaşam boyu kullanmaladır.

MAZI
29 11 2006, 18:00
Düşük kolesterol için portakal suyu

Amerikalı bilim adamları portakal suyu içilerek kötü kolesterol miktarının yüzde 5 düşürülebileceğini belirtti. Ülkenin saygın eğitim kurumlarından Kaliforniya Üniversitesi tarafından yapılan araştırmada, denekler 8 hafta boyunca portakal suyu içti. Deneklerin portakal suyu içmesinden önce kolesterol miktarını kaydeden araştırmacılar, bu rakamları 8 hafta sonra karşılaştırdı Ve sonuçta kötü kolesterolün düştüğü sonucuna ulaşıldı. Bilim adamları, kolesterol miktarında meydana gelen artışın ilerleyen dönemlerdeki kalp hastalıklarına bir işaret olduğunu belirtti.

Saircon
29 11 2006, 18:00
Kolesterol Konusu Ile ilgili:

1) Acaba kolesterolun iyisi kotusu olur mu?

2) Dusuk ya da normal kan kolesterolune sahip olmak, bizi kalp hastaliklarindan koruyabilir mi?

3) Yukaridaki arastirmada oldugu gibi, diyet veyahut ilac yardimi ile kan kolesterolunde dusme gozlemi yapilan deneylerde bireylerin; metabolik bireysellikleri, egzersiz miktarlari, sigara icip icmemeleri, ya da toplam yasam stresleri (is/para, iliski, bir yakini kaybetme vs.) gibi degiskenlerin ne kadari kontrol edilebiliyor?

Bu gibi sorularin yanitlarini merak edenler icin, www.beslenmebulteni.com adresinde yayinlanan kolesterol ile ilgili makalemi oneririm. (Yuksek Kolesterol Kalp Enfarktuslerinin Nedeni Olabilir mi?)

Putlarin kirilma zamani geldi.

Sevgiler ve saygilar,

Saircon
01 12 2006, 18:00
Whitesnow,

Tesekkur ederim. Bilgi ve yorum paylasmak guzel. David Grotto isimli diyetisyenin verdigi aciklamalara yorumlarim:

1) Bir insanin besini, diger bir insanin zehiridir. (Romali filozof Lucretius) Insanlar, farkli iklim ve tabiat kosullarinin olanak verdigi farkli besin guruplarina adapte olmuslardir. O nedenle herhangi bir besinin bir ya da bir gurup insanda olumlu bir tarafinin kesfedilmesi, o besinin butun organizmalarda yararli olacagini beyan etmeye yeterli degildir.

2) Stresi yok ettigi soylenen kortizon hormonu, ayni zamanda vucudun uyanik kalma ve mucadele hormonudur. O nedenle bu hormonun salgisinda artma, uyku duzenini olumsuz etkileyerek adrenal beslerin tukenmesini de korukleyebilir. Gunumuz cikolatalarinin icerisindeki basit sekerler, dislerimizden ve kemiklerimizden kalsiyum emilimini azaltarak kan sekerinin ani yukselmesine neden olurlar. Bircok cikolatanin icerisine konan trans yaglar kanserojen icerikleri nedeniyle fizyolojimize buyuk zararlar verirler.

3) Simdiye kadar yapilan arastirmalarda, kesinligi en cok kanitlanan kanser ve kalp hastaligi ile savasan besinler, koyu sari ve koyu yesil mevsimlik sebze-meyvelerdir. (yesil biber, marul, semiz otu, brokoli, sari kabak, sari dolmalik biber, havuc, domates vs.) Bunlarin hepsi toprak ustu sebzeleridir ve glisemik indeksi patatese gore daha dusuktur. Eger patates tuketilecek ise, diyetisyenin soyledigi gibi haslanmasi ya da kozlenmesi elbette daha iyi, ancak bol bol tereyagi ile glisemiginin dusurulmesi ve haftada 1-2 seferden cok yenilmemesi sarti ile.

4) Tereyaginin, ya da herhangi bir hayvansal besinin kan kolesterol seviyesine olan etkisi %4'u gecmez. Cunku kolesterolun buyuk bir kismi vucudumuzda bazi sindirim organlari ve karacigerde uretilir. ( Bkz. www.beslenmebulteni.com )O nedenle bence tereyaginin miktarina limit konulmamali, ancak turune limit konulmali. Otlayan inekten yapilan tereyaglari, yemlenen ineklerden yapilan tereyaglarina tercih edilmeli. Ayrica yag gurubuna giren bir besinin, nasil protein kaynagi oldugunu anlayamadim!!!

5) Caydan caya buyuk farkliliklar bulunur. Cayin yetistigi yorenin iklimi, yagis durumu, organik tarimin kullanilip kullanilmadigi, paketlenme ve depolama islemlerindeki olumlu ya da olumsuz kosullar, kisinin kullandigi suyun temizligi, icine seker, yapay seker vs. koyup koymadigi ve bunun gibi daha bircok faktor, o cayi birisine yararli ya da zararli yapabilir. O nedenle boylesine genel iddialarda bulunmak ve her cayin kansere ya da kalp krizine iyi geldigini soylemek bence asiri olumlu davranmak oluyor.

6) Kahve bence bir toksin. Hamilelikte kesinlikle tavsiye edilmiyor. Az miktarlari bile zararli cunku estrojen seviyesini arttiriyor. Felc ve romatizmal eklem iltihablariyla baglantili. Ayrica sizlerin cok iyi bildigi gibi bagisiklik yapici bir maddenin azi cogu olur mu?

7) Baharatlar konusuna katiliyorum. Mumkun oldugunca kisinin yoresine ve beslenme aliskanliklarina yakin baharatlarin kullanilmasi sartiyla. Mesela kori daha cok Hint kokenli bir baharattir, bizim geleneklerimizde pek bulunmaz.

Tesekkurler, iyi hafta sonlari herkese.

whitesnow
01 12 2006, 18:00
Saircon;

Verdigin bilgiler icin cok tesekkurler.
Devamini diliyorum.

whitesnow
01 12 2006, 18:00
Zarardan çok yararları var!

Diyetisyen David Grotto yıllardır zararlı görülen bazı besinlerin faydalı olduğunu söyledi. İşte, David Grotto'nun faydasını ortaya koyduğu bazı besinler:

ÇİKOLATA: Stresi yok eden kortizon hormonunun salgılanmasını sağlar. Kan basıncını ve kolesterolü düzenler. Son bir araştırmaya göre de beynin işlevini artırır. Derslere girmeden veya işe gitmeden önce çikolata yemeniz, daha verimli bir gün geçirmenizi sağlar.

PATATES: Kızarmış patates, yoğun yağ içinde yapıldığı için sağlık açısından pek de yararlı değil. Ama közde yapılan kumpir ve haşlanan patates sağlık açıdan oldukça yararlı. Akciğer kanseri ve kalp krizine karşı korur.

TEREYAĞI: Kolestrol seviyesi yükselttiği için tercih edilmeyen tereyağı, E vitamini içerir. Normal düzeyde tükeldildiği takdirde birçok yararı vardır. Cilde iyi gelir. Ayrıca, protein sağlamada önemli bir besin kaynağı..

ÇAY: Öncelikle çaylar arasında büyük farklar bulunmaz. Siyah, yeşil veya bitkisel çayların hepsi, fazla tüketilmediği takdirde vücuda iyi gelir. Kansere karşı korur. Ayrıca, Alzheimer ve kalp kirizi riskini azaltır.

KAHVE: Fazla kahve tüketimi diyabet ve Parkinson riskini artırır. Ama, az miktarda kahve içmek başağrısını azaltır ve vücuttaki çürüklerin daha çabuk iyileşmesini sağlar. Kahveyle birlikte süt de tüketildiğinden kalsiyum ve D vitamini alınır.

BAHARATLAR: Tarçın, kandaki şeker oranını ayarlamada yardımcı olur. Köri de ağrıları azaltır.

whitesnow
01 12 2006, 18:00
LOSEV


http://www.losev.org.tr/turkce/index.html

MAZI
07 12 2006, 18:00
Kadına kanser aşısı geliyor

Dünyada her iki dakikada bir kadının ölümüne neden olan rahim ağzı kanserine karşı geliştirilen aşının beş yıllık koruma sağladığı belirtiliyor. Uzmanların umut bağladığı aşı 2007'de Türkiye'de


HER YIL 270 bin kadının yaşamını yiitirdiği, kadınlarda en çok görülen ikinci kanser türü olan rahim ağzı kanseri geliştirilen bir aşıyla tarihe karışacak gibi görünüyor. ABD, İngiltere ve Avustralya aşıyı kullanmaya başladı. ABD Sağlık Bakanlığı dokuz yaşından itibaren kızların bu aşıyı yaptırmasını da önerdi.


2007 MİLAT

Bunun üzerine Sağlık Bakanlığı harekete geçti. Uzmanların aşıyla ilgili görüşlerini alan Bakanlık, Kanserle Savaş Dairesi'nden de istatistiki veri toplamasını istedi. Yetkililere göre 2007 haziranında aşı Türkiye'de de kullanılmaya başlanacak. Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı, Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği Başkanı Prof. Dr. Bülent Tıraş, kansere neden olan HPV virüsünün cinsel yolla bulaştığını belirterek 'Yeni geliştirilen bu aşılar koruma amaçlı. Aşılarda mevcut olan HPV tiplerine maruz kalmamış kadınlarda yüzde yüz koruma sağlıyor' dedi.


5 YILLIK KORUMA

AŞININ iki türlü üretildiğini vurgulayan Tıraş şöyle devam etti: MSD firmasına ait aşının 9-26 yaş grubuna yapılması planlanırken, GlaxoSmithKline firmasının aşısı 10-55 yaşları arasındaki kitleyi hedefliyor. Aşının virüsle temastan önce uygulanması öneriliyor. İlk veriler yaklaşık beş yıllık bir korumayı vaat ediyor.

Sağlık Bakanlığı Kanserle Savaş Dairesi Başkanı Prof. Dr. Murat Tuncer de 'Rahim ağzı kanserini önleyici aşılar için ruhsat başvurusu yapan ülkeler arasında Türkiye'de bulunuyor. Gerekli taramalardan sonra Türkiye de bu aşıyı kullanmaya başlayacak' dedi.


'ÇIĞIR AÇACAK'

Jİnemed Hospital Kadın Doğum Uzmanı Teksen Çamlıbel ise aşının tıpta çığır açacağını vurgulayarak ekledi: Cinsel hayata başlamadan bu aşılar yaptırılmalı. Kadınlar böylece kendilerini güvende hissedecek.

Sansli
10 12 2006, 18:00
Kafası koptu ama ölmedi!

Kazada sadece boyun damarlarıyla yaşama tutunan 12 yaşındaki yarışçı mucize bir ameliyatla hayata döndü.

İngİltere'nİn Fareham kentinde yaşayan 12 yaşındaki Chris Stewart, amatör olarak otomobil yarışlarına katılıyordu. 2 ay önce, bir yarışta Mini marka aracıyla 80 kilometre hızla giderken virajı alamadı ve metal bariyerlere çarptı. Boyun bölgesindeki kemik kırıldı ve kafası ile omuriliği birbirinden ayrıldı. Chris'in kafasını bedeninin üzerinde tutan tek şey derisi ve damarlarıydı. Hemen hastaneye kaldırılan küçük yarışçı, 6 saat süren zorlu bir ameliyata alındı. Kafatası çelik vidalarla tekrar omuriliğine tutturuldu. Kaza sırasında dişlerinin arasında kalarak kopan dili, yerine dikildi, boynundaki camlar çıkarıldı. Chris, 19 gün yoğun bakımda kaldıktan sonra hastaneden çıktı. Şimdi tekrar okula gitmeye başladı.

Imbat
14 12 2006, 18:00
Takma elli ilk kadın

47 yaşındaki bir İspanyol, tıp tarihinde iki eli birden nakledilen ilk kadın oldu. Doktorlar, 28 yıl önce yaptığı bir kimya deneyi sırasında iki elini de kaybeden kadının ismini Alba olarak açıkladılar. Alba, 1 Aralık'ta yapılan 10 saatlik ameliyatın ardından ellerine kavuştu.

Organ bağışını yapan kişinin Alba ile aynı ırk, yaş ve cinsiyetten olduğu ve operasyondan birkaç saat önce bir trafik kazasında hayatını kaybettiği açıklandı. Alba, ellerini ilk görüşünde, Çok güzel görünüyorlar dedi. Alba'nın altı ay içerisinde yeni ellerini hissetmeye başlayacağı bildirildi. Daha önce Fransa, Avusturya ve Çin'de tamamı erkek altı kişiye çift el nakli yapılmıştı.

Sansli
16 12 2006, 18:00
Ölüme terk edilen dört kardeş 5 YTL'lik ilaçla ayağa kalktı

Tıbben 'çaresi yok' denilerek adeta ölüme terk edilen 4 kızı için büyük mücadele veren bir baba, sonu mutlu biten bir hikayenin kahramanı oldu.

Niğde'de yaşayan baba Sahir Coşkun, yıllarca yatalak yaşayan kızlarını 'son bir umut' diyerek Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi'ne ***ürdü. Üniversite, dikkatli bir çalışma ile İstanbul ve Ankara'daki ünlü hastanelerin teşhis koyamadığı hasta kardeşlerde 'Segawa' hastalığını tespit ederek önemli bir başarıya imza attı. Teşhisten emin olmak için doku ve kan örnekleri Japonya'ya gönderildi. Bulguları Japon Profesör Segawa da doğrulayınca tedavi sürecine geçildi. Sürprizler bununla da bitmedi; 4 kız kardeş, her eczanede bulunabilecek 5 YTL değerindeki ilaçla tedavi edildi. 4 yıl boyunca uygulanan tedavinin sonunda çocuklarının cenazesini alma korkusuyla hastaneye gelen anne Tenzile Coşkun'u kızları merdivenlerde koşarak karşıladı. Tarif edilmez bir mutluluk yaşadığını belirten baba Sahir Coşkun da eşinin gördüğü bir rüyanın tesiri ile 4 yıl önce Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne başvurduğunu kaydetti. Erciyes Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları-Çocuk Nörolojisi Uzmanı Prof. Dr. Sefer Kumandaş, tedavi sürecini şöyle anlattı: İlaç kullanımıyla birlikte çocuklarda düzelme gördük. İlacı kestiğimizde çocukların eski hallerine döndüğünü izledik ve Segawa hastası olduklarına kanaat getirdik. Yeniden hastalara ilaç tedavisi uygulamaya devam ettik. İlaç tedavisinin ardından bir ay sonra yürümeye ve konuşmaya başladılar. ifadesini kullandı.
Yedi çocuklu Sahir ailesinin 4 kızında dünyada ender görülen Segawa hastalığına rastlandı. Uzun süre yatalak kalan Fatma (21), Türkan (17), Elif (16) ve Şükran Coşkun (13) kardeşlerin hastalığına, yıllarca teşhis konulamadı. Kardeşlerden en küçük olan Şükran henüz 4 aylıkken farklı bir teşhisle ameliyat edildi. Ancak Şükran ameliyattan sonra hiç yürüyemedi ve ablaları gibi yatağa mahkum oldu. Baba Sahir Coşkun, 4 hasta kızı ile gittiği hastanelerden, 'bu çocukların hastalığının tedavisinin olmadığı, tıbben yapılabilecek bir şeyin kalmadığı' sözleriyle evine gönderildi. Fatma 14, Elif 7, Türkan 5 ve Şükran ise 8 yıl boyunca yatalak kaldı.

Umudunu yitirmeyen baba Sahir Coşkun, 14 yıl boyunca çocuklarının hastalıklarına çare aradı. Eşi Tenzile Coşkun'un gördüğü bir rüyanın tesiri ile 4 yıl önce Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne başvurdu. Burada iki yıl süren inceleme ve tetkiklerin ardından 4 kız kardeşin ilk kez bir Japon bilim adamı tarafından 1971 yılında isimlendirilen Segawa hastalığına yakalanma ihtimali belirdi. Tehşisin kesinleşmesi için hastalardan alınan doku ve kan örnekleri Japonya'ya ***ürülerek bulgular Japon Profesör Segawa'ya da doğrulatıldı. Teşhisin kesinleşmesinin ardından Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi uzmanları, 4 kız kardeşe ilaç tedavisine başladı.

İki yıllık bir çalışma sonucunda 4 kardeşi kurtaran süreci Erciyes Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları-Çocuk Nörolojisi Uzmanı Prof. Dr. Sefer Kumandaş şöyle anlatıyor: İlaç kullanımıyla birlikte çocuklarda belirgin bir düzelme olduğunu gördük. Acaba yanılıyor muyuz diye ilacı kestiğimizde çocukların eski hallerine döndüğünü izledik ve Segawa hastası olduklarına kanaat getirdik. Yeniden hastalara ilaç tedavisi uygulamaya devam ettik. Daha önce ***ürüldükleri hastanelerde ölüme terk edilen hastalar ilaç tedavisinin ardından bir ay sonra yürümeye ve konuşmaya başladı.

Anne Tenzile Coşkun, Hastaneden telefon açıp 'Gelin çocuklarınızı alın!' dediklerinde 'öldüler mi' diye korkmuştuk. Kızlarımın cenazeleri ile karşılaşacağım korkusu yaşarken beni merdivenlerde koşarak karşıladılar. Heyecandan bayılıp düşmüşüm. diyor. Teşhis için iki yıllık bir süreç geçtiğine dikkat çeken Prof. Dr. Kumandaş, Segawa'nın genetik bir hastalık olduğunu ve 1-15 yaşları arasında görüldüğünü anlattı. Prof. Dr. Kumandaş, 6 yaşından itibaren belirgin bir şekilde kendisini gösteren bu hastalığın çocukluk döneminde görülen beyin felci ve parkinson gibi hastalıklarla karıştırıldığı için teşhisinin çok güç olduğunu vurguladı. Türkiye'de yapılan kan veya idrar tahlilleri yahut MR bulgularıyla bu hastalığa tanı konulmasının mümkün olmadığını vurgulayan Prof. Dr. Kumandaş, Coşkun ailesinde görülen hastalığın da Türkiye'de bir ilk olduğunu aktardı. Segawa'nın genetik mutasyon hastalığı olduğunu ve bu zamana kadar 85 çeşidinin görüldüğünü kaydetti.

Artık kızlarımı görmeye bile dayanamıyordum

Baba Sahir Coşkun: Çocukların o halini görünce kahroluyordum. Elimden de bir şey gelmemesi yüzünden evimden kopmuştum. Gece yarılarına kadar evime giremiyor, onların çaresizliğini görmeye dayanamıyordum. Allah'a şükür tedavi olup iyileştiler.

Hayal bile kuramazken çocuk sahibi oldum

Fatma Coşkun (Vezir): 14 yıl boyunca hayal bile kuramadım. Sadece dudaklarımla annemle iletişim kurabiliyordum. 9 yaşına kadar hep bir köşede oturdum, insanlara dışarıdan baktım, içlerine giremedim. O zamanlar hayal bile kuramıyordum Tedaviden sonra evlenip yuva kurdum, şimdi bir çocuğum var.

14 yaşında okula başladım alay edilince bıraktım

Elif Coşkun: Tedavi görünce 14 yaşında okula başladım. 7 yaşındaki çocuklarla bir arada okumak çok zordu. Herkes yaşımın büyüklüğü ile alay ediyor, dalga geçiyordu. Aşağılanmalara daha fazla dayanamadım ve okulu bırakmak zorunda kaldım.


--------------------------------------------------------------------------------

Erciyes Tıp Fakültesi'nin büyük başarısı

Yedi çocuklu Coşkun ailesinin 4 kızında dünyada ender görülen Segawa hastalığına rastlandı. Yıllarca yatalak yaşayan kız kardeşlerin rahatsızlığına, Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi'ne gidene kadar bir türlü teşhis konulamadı. Fakültedeki 4 yıllık tedavi sürecinin ardından Coşkun ailesinin hayatı normale döndü. Hastalığı sebebi ile okula gidemeyen Fatma Coşkun (Vezir) yaşadıklarını ve duygularını şöyle özetliyor: 14 yıl boyunca hayal bile kurmaya cesaret edemedim. Yaşıtlarım evlendi, yuva kurdu. Şu anda her şey normal. Evlendim ve bir çocuğum var, eşimle çok mutluyum.

Musa Özyürek
17/12/2006

whitesnow
17 12 2006, 18:00
Üzümdeki mucize: Resveratrol

Üzüm çekirdeğinin faydalı olduğunu biliyorduk. Ancak bazı bölgelerdeki üzümlerin çekirdeğindeki 'resveratrol' adlı maddenin çok daha etkin olduğu saptandı. Bu madde kanser hastalarında bağışıklık sistemi güçlendiriyor, damarları koruyor, cildi güzelleştiriyor, görmeyi iyileştiriyor.

İSTANBUL - Fransız araştırmacı Cartier 1930'lu yıllarda ekibiyle birlikte New York dolaylarında yiyeceksiz olarak mahsur kalır. Bir süre sonra skorbit denilen ve C vitamini eksikliğine bağlı olarak gelişen rahatsızlığa yakalanırlar. Bir Kızılderili onlara çam yapraklarını kaynatıp içmelerini önerir, tükettikleri çam yaprakları onları hayatta tutar.
Yıllar sonra Cartier ve arkadaşlarını hayatta tutan şeyin üzüm çekirdeğinde çok daha fazla bulunduğu ve etkili olduğu anlaşıldı. Siyah üzüm çekirdeğinde son nokta 'resveratrol' denilen madde. Hasat edilen üzümün kalitesini belirten madde, kanser tedavisi görenler, bağışıklık sistemini güçlendirmek, zehirli maddelerden temizlenmek isteyenlerce yaygın olarak kullanılıyor.

C ve E vitaminlerinden daha etkili
Resveratrol, üzümün yetiştiği toprak, nem koşulları ve güneş miktarına bağlı. Hep iyi üzümleriyle ön planda olan Fransızlara şimdi kaliteli üzümleriyle Kırım bölgesi rakip olmak üzere. Bu bölgede yetiştirilen üzümlerde resveratrol düzeyi çok yüksek. Ticari bir markaya dönüştürülen ve besin takviyesi olarak sunulan bir ürünün antioksidan özelliğiyle, beyin hücrelerini koruduğu İstanbul Tıp Fakültesi Nöroloji Bölümü'nde, Prof. Dr. İhsan Kara yönetiminde yapılan bilimsel araştırmayla da kanıtlandı. Amerikan Hastanesi Dahiliye Kliniği'nden Dr. Pınar Akan, yaygın olarak kullanılan üzüm çekirdeğinin farklı formları tüketilecekse, mutlaka 'resveratrol' adıyla aranması gerektiğini söylüyor. Peki bu madde ne yapıyor? Akan, yanıtlıyor:
Üzüm çekirdeği C vitamininden 20, E vitamininden ise 50 kat daha etkili bir madde. Vücuttaki oksidasyonu gidermede çok etkili. Ürün aranırken yetiştiği bölgeye, içindeki madde miktarına mutlaka bakılmalı.
Üzümü çekirdekleri yutarak, hatta çekirdekleri kırarak yemeniz gerekiyor. Ekstre olarak alacaksanız günde 100 miligram yeterli. Kanser gibi hastalığı olup tedavi görenler kullanırken mutlaka doktora danışmalı. Çünkü ilaç etkileşimi olabilir. Herhangi bir hastalığınız yoksa 100 miligram tüketebilirsiniz. Resveratrolu kullanmaya başladıktan üç hafta sonra etkilerini görebiliyorsunuz.


Kimler kullanabilir?


Cildiniz cansız ve solgun görünüyorsa

Kırışıklarınız fazlaysa

Kalp-damar riskiniz varsa

Görme sorununuz varsa

Vücudunuzda ödem veya şişlik varsa

Varis, hemoroid sorununuz bulunuyorsa

Şeker hastasıysanız

Sigara içiyorsanız

Saçınız dökülüyorsa

Uzun süre bilgisayar ekranına bakıyorsanız

Mause kullanmaya bağlı karpat tünel sendromunuz varsa

Sansli
23 12 2006, 18:00
Zeytinyağı kanser riskini azaltıyor.

Danimarka'da yapılan bir araştırma, yemeklerde zeytinyağı kullanmanın kalbi korumaktan başka, kanser hastalığına yakalanma riskini azalttığını da ortaya koydu.

Kopenhag Üniversitesi Hastanesi araştırmacıları, 20 ile 60 yaş arası 182 Avrupalı erkek üzerinde yaptığı deneyde, her gün 25 mililitre zeytinyağı tüketen kişilerde, hücre harabiyetine neden olan kimyasalların seviyesinde azalma tespit ettiler.

Böylece zeytinyağının kansere yol açan hücre harabiyetine karşı koruma sağladığı kanıtlandı. Araştırmada, güney Avrupalı erkeklerin, kuzeylilere oranla daha az kanser hastalığına yakalanmalarının nedeninin de, Akdeniz tipi beslenmede kullanılan zeytinyağı olduğu ortaya çıktı. Zeytinyağındaki birçok yararlı bileşimden fenolün güçlü bir antioksidan olduğunu belirten Dr. Henrik Poulsen, Zeytinyağı tüketiminin kuzey ve güney Avrupa'da görülen kanser vakalarının farklılığı konusunda belirleyici unsur olduğunu gözlemledik dedi.

Sansli
23 12 2006, 18:00
Meyveyle gelen sağlık

Kış mevsimine özgü meyvelerin, içerdikleri vitaminler ile vücut direncini artırıp insanı hastalıklardan koruduğu bildirildi. Erciyes Üniversitesinde görevli Dr. Diyetisyen Nurten Budak, meyvelerin insan sağlığı için her mevsim ve her gün mutlaka tüketilmesi gerektiğini söyledi.

Kış mevsiminde mikroorganizmaların neden olduğu çeşitli hastalıkların arttığını belirten Budak, bu hastalıklara karşı vücudun korunması için C ve A vitamini içeren meyvelerin büyük önem kazandığını vurguladı.

Kış mevsiminde sık görülen nezle ve grip gibi hastalıklara karşı limon, mandalina, havuç, elma ve portakalın veya sularının tüketilmesini tavsiye eden Budak, şu bilgileri verdi:
Tüm meyveler, insanların sıvı alımına katkıda bulunur. Havuç ve elma gibi meyveler, cilt ve diş sağlığının korunmasına yardımcı olur. Meyve ve sebzelerde bulunan C vitamini, vücudun demir gibi birçok besin ögesinden daha iyi yararlanmasını sağlar.

A vitamini içeren meyveler, kanser yapıcı maddelerin zararlı etkilerine karşı vücudu korur, kalp-damar hastalıklarının önlenmesine yardımcı olur. Havuç, portakal, mandalina, domates ve kuru kayısı A vitamini bakımından en zengin kış meyveleridir. Posalı meyveler de kanda şeker ve kolesterol düzeyinin ayarlanması ve bağırsakların düzenli çalışmasını sağlar. Tok tutma özelliği taşıyan meyveler, ayrıca bu özellikleri ve besin bileşimlerinden dolayı kilo kaybı diyetlerinin ayrılmaz yiyecekleridir. Potasyum bakımından zengin olan muz ise kalp sağlığının korunmasına ve yüksek tansiyon riskinin azaltılmasına yardımcıdır.
Bebek, çocuk, genç ve yetişkin herkesin her gün düzenli olarak meyve tüketmesi gerektiğini kaydeden Budak, bebeklere 6. aydan itibaren taze olarak ve cam rende ile hazırlanmış elma, portakal, mandalina, şeftali püresi veya suyu verilmeye başlanması gerektiğini, öğrencilerin beslenme çantaları ve sabah kahvaltılarından meyve ve meyve suyunun eksik edilmemesi gerektiğini söyledi.

Meyvelerin mutlaka iyice yıkandıktan sonra yenmesini öneren Budak, sert meyvelerin kesilmeden yenilmesi ve meyve sularının sıkıldıktan sonra bekletilmeden tüketilmesinin faydalı olacağını belirtti.

Sansli
23 12 2006, 18:00
Kalp krizi vurduğunda telefon ve ambulansla zaman kaybetmeyin!

Kalp krizi geçiriyorsunuz. Peki hayatınızı kurtarmak için ne yapmalısınız? İşte. Doç. Dr. Besim Yiğiter'in formülü: Hemen ağzınıza bir Aspirin atıp çiğneyin ve varsa, bir dil altı hapı alın. İkisi de kanı sulandırır ve dolaşımı kolaylaştırır
Şimdi tek çareniz zamanında hastaneye yetişmek. Saniyeler bile çok önemli. Bu yüzden sakın telefonla ve ambulansla zaman kaybetmeyin. Kendi imkanlarınızla en yakın sağlık merkezine ulaşmayı deneyin!

İman tahtasının hemen arkasına bir yumruk çöküyor... Müthiş bir sıkıntı ve ağrı duymaya başlıyorsunuz. Böyle bir ağrı yok. Keskin değil ama tarifsiz... Soğuk terler birikiyor alnınızda. Sol ya da sağ koldan başlayıp serçe parmağınıza doğru inen, boynunuza doğru çıkan bir ağrı... Nefesiniz daralıyor...

Maalesef kalp krizi geçiriyorsunuz! Peki hayatınızı kurtarmak için ne yapmalısınız? İşte Anadolu Sağlık Merkezi Kalp Damar ve Göğüs Cerrahisi Uzmanı ve Kalp Sağlığı Koordinatörü Doç. Dr. Besim Yiğiter'in formülü: Hemen ağzınıza bir Aspirin atıp çiğneyin ve varsa, bir dilaltı hapı alın. İkisi de kanı sulandırır ve kan dolaşımınızı kolaylaştırır. Ama sakın birden fazla dilaltı hapı almayın. Çünkü damarları çok genişletip 'kan göllenmesi'ne yol açabilir. Bu durum da beyne daha az kan gitmesine sebep olabilir... Şimdi tek çareniz hastaneye zamanında yetişmek. Saniyeler bile çok önemli. Bu yüzden sakın telefonla ve ambulans çağırmakla vakit kaybetmeyin. Hemen kendi imkanlarınızla, yani yakınlarınızın yardımıyla en yakınınızdaki sağlık merkezine ulaşmaya bakın. Zira kalp krizi öldürür. Saniyeler, dakikalar ise hayat kurtarır.

Saniyeler gerçekten hayat kurtarıyor. İşte rakamlar: Her 100 kalp krizi vakasında eğer hasta hastaneye ulaşmamışsa yüzde 35 ölümle sonuçlanıyor. Hastaneye ulaşanlarda ise bu oran yüzde 5'in altına iniyor.

Peki kalp krizi sırasında başka ne yapmak ya da yapmamak gerek? Cevabı Doç. Yiğiter'de...

BİRDEN FAZLA DİLALTI HAPI ALMAYIN SAKIN

* Hocam kalp krizi anında eğer etrafta doktor ve hastane yoksa ne yapacağız?
Ne yapacağız, dua edeceğiz... Şaka bir yana, eğer enfarktüs trajik bir şekilde ortaya çıkmadıysa, yani şuur kaybı yoksa, uzak da olsa, yakın da olsa muhakkak hastaneye gitmeniz gerekiyor. Yani sizin kendi başınıza evde yapacağınız bir şey yok. Bir defa enfarktüsün teşhis edilmesi lazım. Bu şunun için önemli. Belki o anda kriz kalpte kalıcı bir hasara neden olmaz, ama daha sonraki günlerde sıkıntı olabilir. Onun için enfarktüs geçirmiş kişiler daima yoğun bakımda takip edilir. Belki anjiyo gibi müdahaleler yapılmasına gerek kalmaz. Ama en azından aynı durum olursa müdahale etmek için... İşte bu yüzden 'Hastaneye uzağız, nasıl olsa atlattı, biz evde takibini yapalım' demek söz konusu olamaz. İlk günler önemli!

* Peki İlk kez kalp krizi geçiren birine, eğer o anda elimizin altında dilaltı hapı varsa, verebilir miyiz? Bunun bir yararı ya da sakıncası olabilir mi?
Genelde daha önce kalp krizi geçirmiş hastalar yanlarında hep dilaltı hapı taşırlar, onlar krize girdiklerini de anlarlar zaten. Bu durum sürpriz olmaz. Ama ilk kez kriz geçirenler için de dilaltı hapının alınmasının yararı var tabii... Kimi hastalarımızda oluyor. Kalp hastası anne, çocuğunun kalp krizi geçirdiğini anlıyor, 'Alın benim haplarımdan verin, ferahlasın' diyor. Tabii eğer böyle ciddi şüpheler varsa, enfarktüs olabilir diye dilaltı hapı verilebilir... Başka bir sebepten dolayı, 'Eyvah bu hap daha kötü yapar' diye bir şey yok. Daha önce de belirtiğimiz gibi bir Aspirin'le birlikte dilaltı hapı da verilebilir. Yalnız kalp krizinden kuvvetle şüpheleniliyorsa... Bir de hemen uyarayım, birden fazla dilaltı hapı vermemek lazım.

* Neden hocam?
Bu haplar damar genişlemesi yapıyor, tansiyonu düşürüyor... Birden fazla alındığı takdirde bizim 'Vazodilatation' dediğimiz, kan göllenmesine neden olarak, beyne az kan gitmesine yol açabiliyor.

* Yani kalpten kurtarırken, beyinde başka bir hasara yol açabilir...
Evet, dikkat edilmezse... Ayrıca bu hapların hastaya oturur vaziyette verilmesi gerekir. Hastanın ayakta olmaması lazım... Beyne az kan gittiği için şuur kaybına neden olabilir. Onun için dilaltı haplarını mümkünse oturur vaziyette vermek ve birden fazla vermemek lazım.

* Aspirin'i de mi birden fazla vermemek lazım?
Tabii... Bir tek Aspirin'in, 24 saat etkisi var zaten. Hatta iki gün. Yani arkası arkasına vermenin faydası yok.

* Peki kriz anında hasta yakınları ne yapmalı
Gereksiz müdahalelerde bulunmamalılar. Hastayı hemen hastaneye yetiştirmek dışında yapabileceğiniz hiçbir şey yok. Kalp krizi geçiren bir hastayı oyalamak onun canına kastetmektir... Ama asıl en önemlisi en kısa zamanda hastaneye ulaşmak. Hemen gelebiliyorsa ambulansla ya da en iyisi kendi imkanlarınızla... Çünkü İstanbul gibi büyük kentlerde ambulans trafiğe takılabilir, adresi bulamaz, ya da bunlar olmaz, ama bu sefer de sokak dardır, giremez... Onun için ambulans beklememeli, en yakınınızdaki hastaneye kendi imkanlarınızla ulaşmayı denemelisiniz... Tabii aracı kendiniz kullanmayın.

Sansli
30 12 2006, 18:00
Sağlıklı yaşamanın pratik yolları

Günde kaç adım attığınızı saymaya, nabzınızı, kan şekerinizi ve kandaki yağ oranınızı ölçmeye
var mısınız? Şaka değil gerçekten de yeni yeni hayatımıza giren pratik aletler hayatımızı kolaylaştırıyor.
İnsan hayatında en önemli şey şüphesiz ki sağlıklı yaşamak. Dolayısıyla sağlığa yatırım her zaman kutsal bir hizmet olarak görülüyor. Modern çağın hastalıkları arasında gösterilen diyabet, obezite ve kalp hastalıklarının tedavisi için sağlık sektörü de var gücüyle çalışıyor. Artık sadece basit bir derece ile ateşimizi ölçüp, tansiyon aletini kullanmıyoruz. Sektör, hastalara birbirinden ilginç cihazlar üreterek sağlıklarını kontrol altına almayı teşvik etmeye çoktan başladı. Örneğin bir diyabet hastası kan şekeri ölçüm cihazı ile şekerini kontrolü altında tutabiliyor. Kalp hastasına doktorunun tavsiye ettiği yürüyüş adım sayar cihazı ile kolayca sayılabiliyor. Bir tansiyon hastasının tansiyon cihazı bulundurması neredeyse şart. Ayrıca obez hastaları yağ ölçer ile vücudundaki yağ durumunu sık sık ölçebiliyor. Bunun gibi daha birçok pratik cihaz. Hele bir de orta yaş sınırını geçmiş ve yaşlılığa adım atmışsanız sektör fazlasıyla sizin hizmetinizde. Bu cihazları eczanelerden elektronikçilere kadar hemen her yerde kolayca satın alabiliyorsunuz. Üstelik kolay taşınabilir olması ve uygun fiyatlarda satılması da hastaların cihazlara olan ilgisini artırıyor.

Sürekli kendini yenileyen tıp sektörü sadece bilindik bu cihazları geliştirmekle kalmıyor. Farklı hastalıklardaki pek çok hastanın yardımına koşuyor. Felçli hastalar için özel imal edilen lazımlıklı sandalye bunlardan biri. Hava temizleme cihazı da astım ve alerji hastalarının oda nemini ayarlamak için kullandıkları bir cihaz. İdrar kaçırmayı önleyen cihazı özellikle prostat hastaları tercih edebilir. Nabız ölçer ile özellikle kalp hastaları spor yaparken nabzını kontrol altında tutabilir. Çeşit çeşit hazırlanan hap saklama kutuları ise özellikle alzheimer hastaları için vazgeçilmez bir ürün. Kalori ölçerli atlama ipi, duman savar kül tablası ve ayıcıklı sıcak su torbaları da hastalar için cazip hale getirilmiş diğer ürünler.

Hastanın ve doktorun işini kolaylaştırıyor

Artık doktorlar bir kan ölçümü yapmak için hastaları ayaklarına çağırmak zorunda kalmıyor. Hasta kan şekerini kendisi evde cihazıyla ölçüp doktoruna telefonla bildiriyor. Doktorlar ilaç dozlarını ve hastaların ne yapmaları gerektiğini rahatça söyleyip yönlendirebiliyor. Anadolu Sağlık Merkezi Dahiliye Uzmanı Dr. Sadi Rüştü Vural, şeker hastalarının hemen hemen tam***** kan ölçüm cihazı, hipertansiyon hastalarına da tansiyon aleti önerdiklerini söylüyor. Vural, bu tür cihazların hastaya büyük kolaylık sağladığı ve hastanede kalma süresini azalttığı görüşünde. Acıbadem Kocaeli Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Dr. Şevket Görgülü ise özellikle kalp yetersizliği hastalarının adım sayar, nabız vb. cihazları kullanmasının önemine dikkat çekiyor. Bu hastaların her daim hastaneye gidemeyecekleri için de kendi durumlarını bu cihazlarla kontrol altına alabildiklerini belirtiyor. Görgülü, ayrıca hastaların cihazlardaki dereceleri ile kendi derecelerinin uyumlu olması gerektiğinin de altını çiziyor.


***


Sürekli egzersiz yapması önerilen hastalar adım sayarile kaç adım attıklarını ve kaç km yol yaptıklarını kolayca hesaplayabiliyor, nabızlarını ölçebiliyor.


***


Özellikle alzheimer hastaları, âmâlar ve yaşlılar için düşünülen hap saklama kutuları birbirinden şık ve hepsi farklı özellikler taşıyor. Haftalık ve günlük olarak hazırlanan kutular sabah-öğle-akşam alınacak ilaçların unutulmamasını sağlıyor.



Hangi cihaz ne işe yarar?


Kan şekeri ölçüm cihazı: Bu cihaz diyabet hastalarının kan şekeri ölçümü için gerekli. Özellikle insülin kullanan hastaların sabah ve akşam yemeklerinden önce kan şekerlerini ölçmesi gerekir. Doktorlar diyabet tedavisinde bu cihazın son derece etkili olduğu görüşünde birleşiyor. Glikometri adı verilen bu cihazla kısa sürede sonuç alınabiliyor ve laboratuvar masraflarından çok daha ucuz. Kullanılan diyabet ilaçlarının doz ayarını kolaylaştırıyor. Hastanın yaşam kalitesi artıyor ve hastaneye yatış süresi azalıyor. Ayrıca hipoglisemi ve hipegliseminin erken fark edilmesini sağlar. Şeker komalarını önleyebilir.

Nabız ölçer: Bu cihaz özellikle kalp hastalarının egzersizlerinde önemli bir yer tutar. Yapılan egzersizlerin süreleri, kalori miktarları ve nabız aralıklarını haftalık olarak gruplamasını sağlar. Vücudunuzun yağ oranını da verir. Ayrıca birçoğunun gece ışığı, kronometre, tarih ve saat göstergeleri de mevcut.

Adım sayar: Hastanın kaç adım attığından kaç kilometre yürüdüğüne hatta kaç kalori yaktığına kadar hesaplayan farklı türleri bulunuyor. Herhangi bir olumsuz duruma karşı (kalp krizi vs.) çevresini uyarabileceği alarm sistemli olanları bile var. Özellikle kalp kapakçığı rahatsızlığı olanlara doktorlar tavsiye ediyor.

Yağ ölçer: Yağ oranı ölçüm cihazını daha çok obez hastaları, spor yapanlar ve kilo vermek isteyenler tercih ediyor. Vücudunuzun yağ oranı, yağ ölçere baş parmaklarınızı dokundurarak hesaplanıyor. Cihaz vücut yağ dengesini ölçmekle kalmıyor, aynı zamanda oda sıcaklığını da ölçüyor. Kişiye ağırlık ve nabız bilgilerini de anında veriyor.

Tansiyon ölçme aleti: Diyabet, hipertansiyon ve kalp başta olmak üzere pek çok hastalıkta tansiyon büyük önem taşır. Büyük ve küçük tansiyon ölçümü bu cihazlarla kolay ve kısa sürede yapılır.

Hava temizleme cihazı: Özellikle alerji ve astım gibi kronik rahatsızlıkları bulunan hastalar daha çok tercih ediyor. Sigara dumanı, polen, virüs, bakteri, akar ve tozların hastalık oluşturmasını önleyici etkisi olduğu biliniyor.

whitesnow
05 01 2007, 18:00
Kendi göbekbağı kanıyla kanserden kurtuldu

CHICAGO (A.A)

Kan kanserine yakalanan 6 yaşındaki kız çocuğu, vaktiyle dondurulmuş kendi göbekbağından elde edilen kanın nakledilmesi yoluyla hastalıktan kurtuldu.


Amerikan Pediatrics dergisinin son sayısında yayınlanan makaleye göre, Illinois eyaletindeki bir hastanede üç yıl önce kendi göbekbağından elde edilen kanın nakledildiği kanserli çocuğun hayatı kurtuldu. Uzmanlar, ilk kez bir kişinin lösemiye yakalanıp da kendi kendine verici olduğuna işaret etti.

Hasta çocuğu tedavi eden Doktor Ammar Hayani, Bu yöntem hayatını kurtarmış görünüyor. Hastamız iyileşiyor dedi.

Kimliği açıklanmayan kız çocuğuna 2003 yılında kan kanseri teşhisi kondu ve ilaç tedavisi uygulandı. Hasta tedaviye derhal cevap verdi, ancak on ay sonra kanser nüksedince tekrar ilaç tedavisi uygulandı.

Kanserin yine nüksedebileceğini düşünen uzmanlar, hastalığın üzerine daha amansız şekilde gitmeye ve bu amaçla çocuğa kan nakli yapmaya karar verdi. Ancak ailede uygun verici bulunamayınca çocuğun doğumdan sonra dondurularak muhafaza edilen göbekbağından yararlanılması kararlaştırıldı. Genç hasta, kan naklinden evvel yeni bir ilaç tedavisine tabi tutuldu ve bütün vücudu ışın tedavisinden geçirildi.

Doktor Hayani, kalem aldığı makalede, Ameliyatın ne sonuç vereceğini hiç bilmiyorduk. Elimizde somut veriler yoktu. Ama hastanın anne babası bize güvendi ve işe giriştik diye yazdı.

Hastada nüks riskinin şu aşamada muhtemel gözükmediğini anlatan doktor, Hayat kalitesi yükseldi. Bir vericiden kök hücre alsaydık, bu kadar iyi olmayabilirdi ifadesini kullandı.

Sansli
12 01 2007, 18:00
Yamyam bakteri İngiliz profesörü 24 saatte öldürdü

Ender rastlanan ancak kurbanlarının yüzde 30'unu bir anda ölüme ***üren yamyam bakteri, İngiltere'nin en önemli ekonomistlerinden birini yedi

Geçen haziran ayında karın ağrısı, yüksek ateş ve vücudunun çeşitli yerlerinde oluşan kabarcıklar sonucu Cheltenham'da hastaneye kaldırılan Prof. David Walton'un 24 saat içinde gerçekleşen ölümüne, streptococcus pyogenes adlı et yiyen bakterinin yol açtığı, yeni yapılan bir soruşturma sonucunda ortaya çıkarıldı. Doktorlar, çok ender rastlanan bu hastalığın tanısını koymakta zorlanmış ve bakterinin hızla yayılması sonucu Walton bir anda gözlerinin önünde ölüp gitmişti. Et yiyen bakteri, İngiltere Merkez Bankası Komisyonu üyesi Walton'un eline bir kıymıkla girdi. Bakteri, 12 saatte kollarına, sırtına ve böbreklerine yayıldı. 24 saat sonra iç kanamadan öldürdü.

Sansli
12 01 2007, 18:00
Beyin felci tedavisinde büyük aşama

Ege Üniversitesi (EÜ) Tıp Fakültesi Nöroloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Emre Kumral, beyin felçlerini tedaviye yönelik İzmir'de hastalara trombolitik tedavi isimli yeni bir yöntem uygulamaya başladıklarını, bu sayede beyin felçlerinin düzeltilebildiğini ifade etti.

EÜ Tıp Fakültesi Nöroloji Ana Bilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Kumral, ABD'de son 3-4 yıldır deneysel olarak kullanılan ve 2006 yılının sonundan itibaren ABD ile AB ülkelerinde kliniklerde yaygınlaşan bu yöntemi Türkiye'de uygulamak için altyapı çalışmalarını tamamladıklarını söyledi.

Sağlık Bakanlığı, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesinin ortak çalışma başlattığını ve bu konuda doktorların eğitildiğini kaydeden Kumral, Ortak bir organizasyon kuruldu. Herhangi bir vaka bize ulaştığı andan itibaren trombolitik tedavi yöntemiyle kalpten atılan ya da damarda oluşan pıhtıları eriterek yok edebiliyoruz diye konuştu.

Beyin damarının tıkanıklığına bağlı olarak hastalarda beyin krizi (beyin felci) olarak adlandırılan inme hastalığının ortaya çıktığını belirten Kumral, bu hastalarda beyin damarının içine rt-PA adı verilen ilacı enjekte ettiklerini, bu ilacın damar içindeki pıhtıyı erittiğini ve tıkanıklığı açtığını anlatarak, Bu sayede beyin felçleri büyük ölçüde düzeltilebiliyor, hasta sağlıklı haline dönebiliyor görüşünü bildirdi.

İlk aşamada İzmir'de Ege Üniversitesi, Dokuz Eylül Üniversitesi ve Yeşilyurt Devlet Hastanesi'nde bu yöntemin uygulanabildiğini ifade eden Kumral, olumlu sonuç alınabilmesi için müdahalenin ilk 2-3 saat içerisinde yapılması gerektiğine dikkati çekerek, 3 saati geçen vakalarda kanama meydana gelebileceği için çok geç kalınmış oluyor ve bu yöntemi uygulamak mümkün olamıyor bilgisini verdi.

Tedavinin yaygınlaşması gerektiğine dikkati çeken Kumral, bu tür hastaların zamanında hastaneye yetiştirilmesi konusunda vatandaşları duyarlı olmaya çağırdı.

Sansli
12 01 2007, 18:00
Böbrek kanseri için yeni umut


ABD'DE yapılan deneyler, iki yeni ilacın böbrek kanserinin ileri safhasındaki hastaların yaşamını uzatabileceğini gösterdi. Pfizer'in Sutent adlı ilacının 6 ay süreyle verildiği 750 hastanın yarısında tümörün ilerlemediği ve bu kişilerin yaşam süresinin ortalama 11 ay uzadığı görüldü. Bayer'in ürettiği Sorafenib adlı ilaç da kemoterapiye cevap vermeyen 903 hastanın yarısının yaşam süresini ortalama 5 ay uzattı.

Imbat
17 01 2007, 18:00
Göz tansiyonu gözler için büyük tehlike

Selçuk Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mehmet Okka, halk arasında `Göz Tansiyonu' ya da `Karasu' adıyla bilinen glokomun dünyada ve Türkiye'de çok sayıda insanı etkileyen bir hastalık olduğunu belirtti


18.01.2007



Her insanda ortaya çıkabilecek bir hastalık türü olan glokomun ilerleyen yaş, ailede glokom olması, ciddi bir göz yaralanması, sigara, şeker hastalığı, kan basıncının normalden yüksek veya düşük olması, migren ve kansızlık gibi hastalıkların artmasına paralel olarak artış gösterdiğini söyleyen Doç. Dr. Okka, göz sağlığı sorunu olmayanların bile yılda en az bir kez göz muayenesi yaptırması gerektiğine dikkat çekti.

Glokomun önce çevreyi görme kaybıyla başladığını, daha sonra hastanın görme alanının giderek daralıp en son merkezi görmenin bozulduğunu belirten Doç. Dr. Mehmet Okka, Bu hastalarda `Bu tarafımdan, yandan gelenleri göremiyorum' gibi şikayetler oluşur. Glokomun son döneminde yakın anahtar deliğinden bakıyormuş gibi bir görme düzeyi, ardından da merkezi görmenin kaybolması ile tamamen körlük başlar dedi.

40 YAŞN ÜZERİNDEKİLER DİKKAT
Hastalığın belirtilerinin hissedilmemesi nedeniyle Türkiye'de kaç kişide görüldüğünün bilinmediğine dikkat çeken Doç. Dr. Okka, Genellikle orta yaşın üzerinde ortalama olarak 40 yaşın üzerinde oluşan glokom, yıllar içinde çok sinsi ilerler. Fark edileceği ana kadar gözün iç tabakası olan retinanın sinir liflerine ve göz sinirine zarar verir ve sinir ölümlerine neden olur. Göz siniri hücreleri öldüğü zaman da kalıcı körlük oluşur diye konuştu.

ERKEN TANI ÖNEMLİ
Glokom tanısı konulduktan sonra hastalığın tamamen iyileştirilip ortadan kaldırılamayacağını kaydeden Doç. Dr. Mehmet Okka, şöyle devam etti:

Ancak birçok hastada uygun tedavi ile başarılı olarak göz içi basıncı normal sınırlar arasında tutulabilir ve sinir hücresi ölümüne bağlı olarak gelişecek görme kaybının ilerlemesi durdurulabilir. Bu hastalıkta erken tanı önemlidir. Hastalık herhangi bir belirti vermediğinden ve oluşan görme kaybı geri dönmediğinden, bu hastalık ne kadar erken tespit edilir ise, görme kaybı da o kadar azalacaktır.

40 yaşına kadar 3 yılda bir, 40 yaşından sonra ise en az 2 yılda bir glokom yönünden gözlerin muayene ettirilmesi gektiğini kaydeden Doç. Dr. Okka, Gözlerinizi glokoma feda etmeyin ve düzenli göz kontrolüne gidin uyarısında bulundu

AMERİKA'DA ÖDÜL ALMIŞ
Amerika'da glokom alanında 3 yıl eğitim gören Doç. Dr. Okka, Amerika'da göz hastalıkları üzerine araştırma yapanlara maddi destek sağlamak ve yeni tedavi yöntemleri geliştirilmesine yardımcı olmak amacıyla kurulan `Fight for Sight' adlı kuruluşun, yaptığı çalışmalar nedeniyle kendisine araştırma ödülü verdiğini söyledi. Türkiye'de bu konuda ödül alan tek akademisyen olduğunu belirten Doç. Dr. Mehmet Okka, Deneysel olarak glokom oluşturulmuş maymunlarda `Memantin' adlı ilacın retina sinir liflerindeki hasarı önlemedeki etkisini araştırdım ve bu ilacın etkili olduğunu tespit ettim. Bu nedenle 2003- 2004 yılı içinde verilen araştırma ödülüne layık görüldüm. Araştırmamın ikinci projesine de Wisconsin Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Ana Bilim Dalı Glokom Kliniği'nde devam ediyorum dedi.

MAZI
19 01 2007, 18:00
Kapı kapı kan aramaya son

Kurulacak sistemle kan eksiği olan hastanelere şubelerden donanımlı araçlarla kan takviyesi yapılacak

http://www.milliyet.com.tr/2007/01/20/index.html

Sansli
24 01 2007, 18:00
Prostat kanserine domates ve brokoli

DIŞ HABERLER

ABD'de yapılan bir araştırmada domates ve brokolinin prostat kanseri tümorünün büyümesini yavaşlatmak için kullanılan ilaçlardan çok daha etkili olduğu ortaya çıktı. Araştırmada günde 2 adet domates ile 1.5 buçuk fincan kadar brokolinin, prostat kanseri riskini yüzde 30 oranında azalttığı belirtildi.

MAZI
26 01 2007, 18:00
Kök hücre bankası kuruyor

Bünyesinde hava-yolları, uzay turizm şirketi, müzik şirketi, mağaza zinciri gibi yatırımları barındıran İngiliz Virgin'in sahibi Richard Branson, kök hücre bankası kuruyor. Gelecek hafta açılacak olan kök hücre bankasında, bebeklerin doğumdan sonra göbek bağından alınan kök hücreler, depolanacak. Bilim adamları, gelecek yıllarda kök hücrenin alzheimer, kanser gibi hastalıkların tedavisini sağlayabileceğini düşünüyor. Bu girişim, Branson'un geleceğe dönük yatırımlarının yeni bir örneği olarak değerlendiriliyor.

Sansli
30 01 2007, 18:00
Kansere karşı hap robot

Bilim adamları, vücutta kanserli hücreleri bulmak için seyahat edebilecek hap büyüklüğünde bir robot üzerinde çalışıyor.

LONDRA - Vücudun içinde tümörlerde test yapabilecek hap, elde ettiği verileri bir bilgisayara gönderebilecek, minyatür video kamerasıyla bağırsaklarda 40 bin görüntü çekebilecek.

Daily Mail gazetesinin haberine göre, kamera görüntüleri bilgisayara aktarıldığından vücuttan geri almaya gerek bulunmayan hap robot, doğal yollardan vücuttan atılabiliyor.

Geliştirilen hap robotta, Crohn's hastalığı gibi vakaları teşhis etmekte daha önceden faydalanılan PillCam adlı kamera teknolojisi kullanılıyor.

PillCam teknolojisi, ayrıca bağırsak rahatsızlarını teşhis etmekte de yararlı oluyor.

Yeni geliştirilen hap robot ise, içerde kanserli dokuyu sağlıklı olanından ayırarak yaptığı testleri dışarıya aktarabiliyor.

Imbat
05 02 2007, 18:00
Sadece sofra süsü değiller

Maydanoz, nane gibi koyu yeşil yapraklı sebzeler sağlık açısından son derece önemlidir

DEREOTU
Dereotunun faydaları içeriğindeki monoterpen ve flavonoid bileşiklerinden gelmektedir. Maydanoz gibi antioksidan etki göstermektedir bunun için serbest radikalleri elimine eden enzimleri aktive edebilmektedir. Yine içeriğindeki uçucu yağların desteği ile antibakteriyel etki gösterebilmektedir. En önemli özelliklerinden biri de kalsiyumdan zengin içeriğidir, bu sayede menapoz ve romatizma sonrasında kemik yoğunluğu kaybını önleyebilmektedir. Diyet lifi, demir ve magnezyum içeriği de oldukça yüksektir.

MAYDANOZ
Sofralarda dekorasyon ürünü olarak kullanılan maydanozun pek çok sağlık faydası vardır. Doğada çok nadir bulunan ancak yararları fazlaca olan iki tür bitkisel etken barındıran maydanoz optimal sağlığın korunmasında çok önemlidir. Bu etken maddeler tümör gelişimini önlemek, hücreleri zararlı maddelerden koruyucu kalkan görevi gören enzimlerin aktivitesini artırmak, kanserojen maddelerin eliminasyonda fonksiyon göstermektedir. Luteolin denen bitkisel bileşik çok yüksek antioksidan aktivite göstererek vücudun serbest radikal denen hücre öldürücü maddelere karşı savunmasını artırır. Bu iki önemli etken bileşik dışında C ve A vitamininin öncüsü beta karoten zengin içeriği de pek çok hastalığın önlenmesinde önemli katkılar sağlamaktadır.
Kalp krizi riskini artırabilen homosistein seviyelerini düşürmeye yardım ederek kalp dostu bir sebze özelliği de kazanmaktadır.

NANE
Anneannelerimizin vazgeçilmez formülü olan nane limonun mide ve barsak rahatsızlıklarında iyileştirici gücü pek çok bilimsel çalışma ile onaylanmıştır.
Kasları yatıştırıcı gücü ile hazımsızlık, spazmlar, sindirim güçlüğü gibi belirtileri iyileştirebilmektedir. İçeriğindeki mentol içeriği ile aktivitesi de artmaktadır. Araştırmalar nanenin iyi bir anti - kanser bileşeni olduğunu, barındırdığı bitkisel bileşenlerden özellikle monoterpenlerin pankreas, göğüs ve karaciğer tümor gelişimini yavaşlattığını, bağırsak, cilt ve akciğer kanserlerini de önleyici olduğunu göstermiştir. İçeriğindeki etken başka bir madde ile vücutta ateşsiz iltihaba yol açan bazı zararlı maddeleri durdurarak solunum yollarının açılmasına yardımcı olur.

FESLEĞEN
Fesleğende bulunan flavonoidler hücresel anlamda koruma sağlamakta, çalışmalar bu bileşiklerin kromozomların radyasyon ve serbest radikallerden zarar görmesini engellediğini göstermektedir. Öte yandan istenmeyen bakteriyel gelişimi de önleyebilmektedir.
Fesleğen yapraklarından elde edilen esansiyel yağların sık kullanılan bazı antibiyotiklere direnç gösteren patojen bakterilerin üremesini yavaşlattığı gözlenmiştir. Ayrıca anti-romatizmal etkisi ile dikkat çekici sağlık faydaları vardır. İçeriğindeki öjenol ile iltihap artırıcı bazı enzimlerin aktivitesini azaltma özelliği göstermektedir. Yüksek beta karoten içeriği ile antioksidan aktivite gösteren A vitaminin zengindir.

MAZI
09 02 2007, 18:00
Sigarayı greyfurt suyu ile bırakabilirsiniz

Sadece Türkiye'de yılda 110 binden fazla kişinin ölümüne neden olan sigarayı bırakırken güne bir bardak greyfurt suyuyla başlanmasının, sigara içme arzusunu azalttığı ve zararlı maddelerin vücuttan atılmasını kolaylaştırdığı bildirildi.

Selçuk Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Sigarayı Bırakma Polikliniği sorumlusu Yrd. Doç. Dr. Ruhuşen Kutlu, sigaranın Türkiye'de 110 bin, dünyada ise 4 milyondan fazla kişinin ölümüne yol açan ve ayrıca birçok hastalıklara neden olan en tehlikeli bağımlılık olduğunu söyledi.

Birçok tiryakinin sigarayı bırakmak istediğini, ancak bunun çok zor olacağı düşüncesiyle endişeye kapılıp hedeflediği başarıya ulaşamadığını dile getiren Kutlu, sigarayı bırakmada en önemli unsurun kişinin kararlılığı olduğunu bildirdi.

Sigarayı bırakırken ilk günlerde sık aralıklarla nikotin isteği uyanacağını belirten Kutlu, bunun ilerleyen günlerde daha uzun aralıklarla ortaya çıkacağını, gelen sigara içme isteğinin derin nefes alıp verme ile giderilebileceğini kaydetti.

Güne başlarken içilecek bir bardak greyfurt suyunun sigara içme arzusunu azaltacağını ve nikotin gibi sigaradan kaynaklanan zehirli maddelerin vücuttan atılmasını kolaylaştıracağını ifade eden Kutlu, şunları kaydetti:
Birkaç gün içinde öksürük görülür. Öksürük sigaranın vücutta biriktirdiği zararlı maddelerin dışa atılımını sağlar. Sigarayı bırakan kişi örnek olduğu için çevresinden en az 5 kişinin daha sigarayı bırakmasını sağlar. Sigarayı bıraktıktan sonraki ilk dakikalardan itibaren vücutta ortaya çıkan olumlu değişiklikler bu maddeden neden hemen uzaklaşılması gerektiğini açıkça ortaya koyuyor.

BIRAKINCA VÜCUT KENDİNİ YENİLİYOR
Sigarayı bırakma kararının verilmesiyle yaşanan psikolojik durumun da etkisiyle son içilen sigaradan yaklaşık 20 dakika sonra tansiyon ve nabzın normale dönmeye başlayacağını vurgulayan Kutlu, şunları söyledi:
Aynı gün içinde, günün sadece üçte birlik diliminde vücut kendini yenilemeye geçer. Artık bu andan itibaren kalp krizi riski giderek düşmeye başlar, 1 yıl sonra yarıya iner ve 10 yıl sonra da risk, sağlıklı insanla aynı düzeye iner. Vücudun akciğer başta olmak üzere diğer organlarında biriken sigaranın zehirli maddeleri vücuttan atılmaya başlar.

Sigaranın bırakılmasından sonraki 2 gün içinde ve sonunda, cildin kendini yenileyeceğini, vücuttaki nikotinin atılacağını, tat ve koku alma duyularının tiryakilik dönemine göre işlevini daha iyi göreceğini vurgulayan Kutlu, Akciğerin kapasitesi, 2 hafta sonunda balgamın da atılmaya başlamasıyla yükselir. Yürüme, koşma ve spor daha da kolaylaşır. Artık sağlıklı bir vücut için güçlü bir akciğerle rahatça hafif spora başlanabilir dedi.

Kutlu, 9 ay sonra ise akciğer rahatsızlıklarının ve öksürüğün azalacağını belirterek, 5 yıl sonra ağız, boğaz ve yemek borusu kanserlerinin riski yarıya iner. Kişinin sigara yüzünden yaşlanmadan ölme riski azalır. Sigarayı bırakan kişinin daha sağlıklı bir yaşlılık geçirme olasılığı artar diye konuştu.

http://www.nethaber.com/NewsDetails.aspx?id=11815 ( Video )

whitesnow
15 02 2007, 18:00
Türk doktorun buluşu hafıza sorununu çözecek

Almanya ve İngiltere'de araştırmalar yapan nöroloji uzmanı Prof. Emrah Düzel hafıza kaybını önleyecek önemli bir buluşa imza attı. Prof. Düzel'in araştırma sonuçları hafıza kaybı sorunlarını tedavide bir devrim olarak nitelendi.

ALMANYA Magdeburg Üniversitesi ile Londra Üniversitesi'nde hafıza üzerine araştırmalar yapan nöroloji uzmanı Prof. Emrah Düzel, tıp dünyasında devrim olarak nitelenen yeni bir buluşla adından söz ettirdi. Prof. Düzel'in araştırma sonuçlarının hafızayı güçlendirme, hafıza kaybını önleme ve Alzheimer hastalığını geciktirmede yeni bir çığır açtığı vurgulandı.

Prof. Emrah Düzel, yaptığı araştırmayla ilgili olarak şu bilgileri verdi: Biz araştırmamızı 20 ile 30 yaş grubu arasındaki genç insanlar üzerinde yaptık. Aynı araştırmayı şimdi yaşlı insanlar üzerinde yapıyoruz ve yaşlı insanlarda da aynı sonucu görüyoruz.

Birinci aşamada beynin tanıdık bilgiler karşısında yeni bilgileri tercih edip etmediğini araştırdık. Bunun için deneklere insan portreleri, dışardan çekilmiş farklı resimler gösterdik. Bu sırada manyetik rezonans tomografi tekniğiyle beyin aktivitesini ölçtük. Beynin tanıdık resimler karşısında aktive olmadığını, resimler ne kadar tanıdık olayları gösteriyorsa, beyindeki aktivitenin o kadar azaldığını tespit ettik. Hatta tanıdık resimleri ilginç kılmak için, örneğin trafik kazası fotoğrafları gösterdik. Bu resimler trafik kazası gibi önemli olaylar olmasına rağmen beyni aktive etmedi, beynin dopamin merkezlerini canlandırmadı.

Ardından deneklere hiç tanımadıkları manzara ve kent resimleri gösterdik ve beyindeki aktiviteyi ölçtük. Sonuç çok şaşırtıcıydı, sadece bu yeni resimlerin beyinde aktivite yarattığını ve dopamin ürettiğini gördük.

Bulmaca değil manzara faydalı

Prof. Düzel, araştırmanın ikinci aşamasına ilişkin olarak şunları söyledi:

Sözcükler öğrenirken, her gün aynı sözcükleri tekrar etmek öğrenmeyi verimli kılmıyor. Ancak tekrar ettiğimiz sözcüklerin arasına yeni sözcükler kattığımız zaman öğrenme daha etkili ve hafızada daha kalıcı oluyor. Ders çalışmaya başlamadan önce beş dakika örneğin 'National Geographic' dergisinde manzara resimlerine bakmak, öğrenmeyi çok daha verimli kılıyor. Dergilerde bize tanıdık olmayan manzara resimlerine bakmak beyni yarım saat canlı tutuyor. Yarım saat sonra etkisini kaybediyor. Ancak tüm gün yeni resimler bulmak da zor. Bunun için her yarım saatte bir internete girip yeni resimler aramak ise hiç iyi değil. Çünkü bu çok zaman ve konsentrasyon kaybına yol açıyor. Günde bir kere yeni resimlere bakıp öyle çalışmak en yararlısı. Yeni şeyler öğrenmek, yeni yerler görmek, hareketli olmak, yeni resimler bakmak, yani yeni bilgilerin her türü beyni canlı tutuyor. Ama hep aynı şeyi yapmak, örneğin bulmaca çözmek gibi pek fazla bir şey getirmiyor.

Imbat
20 02 2007, 18:00
Sığırdan alınan damarla sağlığına kavuştu

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp ve Damar Cerrahisi Ana Bilim Dalında yapılan bir operasyonla, doğuştan kalbinden akciğere giden ana damarı ve kapakçığı olmayan 15 aylık Ozan Işık'a, sığırdan alınan damar nakledildi.


http://www.vatangazetesi.com.t...d=109607&Categoryid=7
(http://www.vatangazetesi.com.tr/root.vatan?exec=haberdetay&tarih=21.02.2007&Newsid=109607&Categoryid=7
)

MAZI
22 02 2007, 18:00
Üzümle gençleşiyorlar

Hücreleri koruyan ve içerdiği zengin maddeler nedeniyle yüz, vücut ve dudak bakımında kullanılan üzüm, dünyanın önemli SPA merkezlerinin ardından Türkiye'de de ilgi görmeye başladı. Jennifer Aniston, Madonna ve Britney Spears gibi ünlü Hollywood yıldızlarının cilt bakımı için tercih ettiği üzüm, Osman Yağmurdereli'nin kanserle savaşı sırasında üzüm kökünü kullandığını açıklamasıyla Türkiye'de de popülaritesini artırdı. İlginin artmasıyla birlikte pek çok eczane üzüm kökü satmaya başladı. Kuruçeşme'deki Les Ottomans'taki SPA merkezi üzümle güzellik ve sağlık terapileri uygulamaya başladı.

ÇEKİRDEĞİNDEN SAĞLIK FIŞKIRIYOR

Bu uygulama, üzümü doğal sağlık aracı olarak gören Caroline Koç ve Tarkan gibi isimlerin tercihi. Üzüm çekirdeğinden elde edilen 'polifenol' en iyi antioksidan olarak bilinen E vitamininden on bin kat daha etkili. Polifenol, yaşlanmaya karşı savaşta ve kırışıklıkları azaltmada da etkili. Üzüm çekirdeğinin kökünden yapılan bir güzellik ürünü de piyasaya çıktı.

ÜZÜMCÜ ÜNLÜLER

Friends dizisinin yıldızı Jennifer Aniston (sağda), üzüm terapisini dünyaya duyurdu. Çekirdekten elde edilen 'polifenol'ü yaşlanmaya ve kırışıklıklara karşı kullanan ünlü Türkler ise Tarkan ve Caroline Koç. Üzüm çekirdeği, kansere karşı alternatif bir ilaç olarak da biliniyor.

Sansli
24 02 2007, 18:00
'Süt, kalp krizini de önlüyor'

İngiltere'deki Manchester Üniversitesi tarafından yapılan kapsamlı bir araştırmaya göre süt, obeziteden kalp krizine, kanserden astıma kadar çağın hastalıkları olarak nitelendirilen sağlık sorunlarına karşı da koruma sağlıyor. İşte günde 1 su bardağı sütün faydaları:

KALP KRİZİ
Bilim adamları özellikle balıkta bulunan Omega-3 yağ asitlerinin kalbi koruduğunda hemfikirdi. İngiliz bilim adamlarının araştırmasında sütün de büyük bir Omega-3 kaynağı olduğu ortaya çıktı. Her gün içilen bir bardak süt, kalp krizini yüzde 15 oranında önlüyor.

KANSER
Bağırsak kanseri, dünyada en çok insan öldüren 3'ncü kanser tipi. Günde 1 bardak süt içmek, bağırsak kanserine yakalanma riskini yüzde 12 oranında azaltıyor. Ancak peynir veya yoğurt gibi süt ürünlerinde bu etki görülmüyor.

ASTIM
Bazı bilim adamları, özellikle çocuklarda astımı kötüleştirdiğini savunsa da, Danimarka Halk Sağlığı Enstitüsüne göre günde 1 bardak süt, astıma yakalanma riskini yüzde 22 azaltıyor. Sütteki yağ asitleri, iltihaplanmayı azaltıyor ve astımı önleyebiliyor.

OBEZİTE
İnsan vücudu, sütte bol miktarda bulunan kalsiyumu düzenlemek için kalsitrol adında bir hormon salgılıyor. Ve hormon da yağ hücrelerini etkiliyor. Böylece kilo almak zorlaşıyor. Sütte bulunan CLA adlı yağ asidi, metabolizmanın hızlanmasına ve kasların daha fazla çalışmasına yardımcı oluyor.

NEZLE VE GRİP
Günde bir bardak süt, bağışıklık sisteminin güçlenmesini sağlıyor. Böylece nezle ve gribe yakalanma riski yüzde 27 azalıyor.

Imbat
26 02 2007, 18:00
Damar ve kalp dostu meyveler

http://www.milliyet.com.tr/2007/02/27/yasam/yas01.html

Imbat
26 02 2007, 18:00
Felçli hastalara kök hücre umudu

http://www.milliyet.com.tr/2007/02/27/yasam/ayas.html

Sansli
03 03 2007, 18:00
İşitme engelli Meryem 'Baha' ile 'alo' diyor

Türkiye'de 2005 yılından bu yana uygulanan Baha(Bone Anchored Hearing Application) implant teknolojisinin doğuştan sağır hastalara umut olabileceği bildirildi.

Hacettepe Üniversitesi KBB Anabilim Dalı Başkanı Prof.Dr. Levent Sennaroğlu, dün The Marmara oteli'nde bu cihaz sayesinde duymaya başlayan görme ve işitme engelli Meryem Özkütük ile bir basın toplantısı düzenledi. Prof. Sennaroğlu cihazın kulak arkasından direkt kemik iletimine yerleştirildiğini belirterek, Ameliyatta takılan implanta 2 ile 5 ay arasında Baha ses işlemcisi yerleştiriliyor. Baha, iletim kaybı yaşayanlara, miks işitme kaybı yaşayanlara, orta kulakta tıkanıklık ya da kulak kemiklerinde sertleşme yaşayanlara uygulanıyor diye konuştu. Baha teknolojisi ile hastaların büyük oranda duymaya başladığını belirten Prof. Dr. Levent Sennaroğlu dünyada 40 bine yakın kişinin bu sayede duymaya başladığını söyledi. Ameliyat sonrası Nevşehir Devlet Hastanesi telefon santralında çalışmaya başlayan doğuştan görme ve işitme engelli Meryem Özkütük ise Görmeyen bir insan için konuşmak ve duymak çok önemli, BAHA sayesinde ses algılarını tanıyabiliyorum. 6 ay önce ameliyat oldum ve şimdi psikolojik olarak çok rahatım diye konuştu.

Sansli
06 03 2007, 18:00
'Kök'ten çözüm geliyor

Kök hücre tedavisiyle artık anne karnındaki bebeğe müdahale edilebiliyor. Kök hücre, kısırlık ve erken menopoza da çare olma yolunda...

Kısırlığa karşı yürütülen kök hücre çalışmaları Türkiye'de de başladı. İ.Ü. İstanbul Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erkut Attar, kadınlarda en önemli kısırlık nedenlerinden biri olan endometriozis (rahim içinde yapışıklığa neden olan bir hastalık) ve yumurtalık dokusundaki kök hücre çalışmalarını Teksas Üniversitesi'yle birlikte yürüttüklerini söyledi.
Aynı zamanda Kök Hücre ve Gen Tedavisi Derneği Başkanı olan Prof. Dr. Erkut Attar, Türk Hematoloji Derneği'nin Uludağ'da düzenlediği 4. Ulusal Kemik İliği Transplantasyonu ve Kök Hücre Tedavileri Kongresi'ne katıldı. Yale Üniversitesi'nde 3 yıl çalıştıktan sonra Türkiye'ye dönen Prof. Dr. Attar, kök hücre tedavilerinin günümüzde özellikle yumurtalık, rahim ve rahim ağzı kanserlerinde, kısırlık tedavilerinde ve anne karnındaki sorunlu bebeklerde kullanılmaya başlandığını söyledi. Attar, Kısırlığın giderilmesi veya erken düşüklerin önlenmesi konularında ciddi çalışmalar var ve bunlar yavaş yavaş hastaların tedavisinde kullanılacak duruma geldi dedi.
Attar, Daha çok 'Sperm öncü hücrelerinden sperm geliştirebilir miyiz?' sorusuna veya 'Anneden ya da bir başka vericiden elde ettiğimiz kök hücrelerden yararlanıp acaba erken menopoza bir çare bulabilir miyiz?' sorusuna yanıt arıyoruz. Bunlar kısırlıkta aşılamayan iki büyük problem ve klasik tedavilerle şu ana kadar yanıt alamadık diye konuştu.


Menopozda başarılı sonuç
Sperm ve yumurta bulunamayan vakalarda kök hücrelerden sperm ve yumurta elde edildiğine dair yenilikler olduğunu kaydeden Attar, şöyle devam etti:
Laboratuvarlarımızda sperm öncüsü hücrelerden sperm geliştirebilir miyiz, bunun üzerine çalışıyoruz. Bu çalışmalardan yanıt alacağız gibi görünüyor. Erken menopozda Teksas Üniversitesi'yle birlikte yürüttüğümüz çalışmalarda da gördüğümüz kadarıyla, yumurtalık dokusu içinde kök hücreler var. Bu 'yumurta öncü hücreleri'nin aktive edilmesiyle birlikte erken menopoza bir çözüm getirilecek gibi görünüyor. Hayvan deneyleri son derece başarılı. Yumurta etrafındaki destek hücrelerinin nakliyle veya kök hücre nakliyle yumurtalık dokusunun uyarıldığı gösterildi. Dolayısıyla bu çalışmaların ileride insanda kullanılması çok büyük bir olasılık.

Anne karnındaki bebeğe kök hücreyle müdahale

Prof. Dr. Erkut Attar, rahim içerisinde kök hücre tedavisinin, anne karnındaki bebeklerdeki metabolik bozukluklar ve bağışıklık sistemindeki sorunlarda kullanımıyla gündeme geldiğini söyledi. Bu hastalıkların bebeklerde zekâ sorunlarına ya da ceninin ölümüne neden olduğunu anlatan Attar, kesin tanı konulan vakalarda kök hücre tedavilerinin yapıldığını söyledi. Attar şöyle dedi:
Birtakım metabolik hastalıkların rahim içinde tedavisi şu anda gündemde. Metabolik hastalıklar neden önemli? Çünkü bunlar ceninde bir yıkıma yol açıyor ve çok büyük problemlere neden oluyor. Metabolik problemin anne karnında giderilmesiyle fetus normal gelişimine devam edebiliyor. Bağışıklık yetmezliği sendromunun da kök hücrelerle tedavi edilmesi yolunda çalışmalar var. Bu yöntemlerle sağlıklı doğan bebekler var.

MAZI
06 03 2007, 18:00
Bel ağrısı yaşayanların dikkat etmesi gereken on kural

Fatih Üniversite Hastanesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Yard. Doç. Dr. Burcu Yanık, Üniversitesi Hastanesi'nin yayın organı Yaşama Sanatı'nın son sayısında kaleme aldığı makalede, günlük işler sırasında dikkat edilmesi gereken 10 altın kuralı şu şekilde açıklıyor:

Hareketsiz kalmayın: Vücut pozisyonunun sık sık değiştirilmesi, omurganın kemik ve yumuşak doku yapısının daha iyi beslenmesini sağlar.

Sırtınızı ve belinizi dik tutun: Omurga için en rahat ve uygun olanı, bel ve sırtın düz durduğu pozisyondur.

Yerden bir şey alırken eğilmeyin, çömelin: Omurganın en zorlandığı pozisyonlardan biri dizler gerginken, öne eğilerek yerden bir şey almaktır.

Ağır cisimleri kaldırmayın: Hafif bir ağırlık kaldırılması bile, belin alt bölgesindeki omurları zorlar.

Taşıyacağınız yükleri bölün: Ağırlıkları olabildiğince eşit parçalara bölün.

Otururken sırtı düz tutun ve yaslanın: Omurgayı zorlamadan rahat oturabilmek için 3 nokta önemlidir. Beli ve sırtı dayayın, otururken dizleri kalça seviyesinden daha yükseğe koyun, kolları koltuğun yanlarına koyun.

Ayakta dururken bacaklar gergin olmasın: Ayakta dururken, vücudu bir yere yaslayın.

Yatarken bacakları gergin tutmayın: Yatarken, bacakların arasına konulacak yastık, omurganın düz durmasına yardım eder.

Spor yapın: Düzenli sportif çalışmalar, organizmayı formunda, omurgayı da esnek tutar.

Omurga kaslarını çalıştırın: İyi gelişmiş sırt, bel ve karın kasları omurgaya en büyük desteği sağlar.

MAZI
06 03 2007, 18:00
Protez göz başarısı

İlk kez 1993 yılında tasarlanarak uygulanan ve başarılı sonuçları ile dikkat çeken yeni bir protez göz ameliyatı Türk oftalmoloji tarihine girdi.

Dünya Göz Hastanesi doktorlarından Opr. Dr. Levent Akçay ve ekibi tarafından geliştirilen ÜTSE (Üst Temporal Sklerotomi Yoluyla Evisserasyon) yöntemi sayesinde kaza, kanser ya da doğuştan fonksiyonlarını yitirmiş göz, klasik protez göz ameliyatlarında olduğu gibi tamamen alınmıyor. Gözün beyaz kılıfı ve korneası korunarak içine vücut ile uyum sağlayacak bir madde yerleştiriliyor. Korneasında zayıflık olmayan gözlerde uygulanabilen bu yöntemle göz daha doğal bir görünüşe ve hareket kabiliyetine sahip oluyor.

Opr. Dr. Levent Akçay, gözün dış zarları kullanılarak doğal ve hareketli bir göz ve bunun üzerine de protez imkanı sağlandığını söyleyerek uygulamayı şöyle anlattı: Yapılan operasyonda gözün içerisinde gözümüzün hareketini sağlayan 6 adet kasımıza, gözün beyazına yani kılıfına (sklera) ve saydam tabakasına (kornea) dokunmuyoruz. Bir anlamda gözün artık işlevini yitirmiş iç kısmını alıyoruz. Gözün saydam tabakasını koruyoruz. Saydam tabakayı yerinde bıraktığımız zaman gözün dış orijinalliğini bozmamış oluyoruz. Sonuçta gözün hareket kabiliyetine dışarıdan bir müdahale yapılmamış oluyor. Göz, ameliyat öncesinde sahip olduğu hareket kabiliyetine ameliyat sonrasında da sahip oluyor. Ameliyat 15-20 dakika sürüyor. Aile Sağlık

MAZI
06 03 2007, 18:00
Panikatak hastalığı yüzünden evini, hastane yakınına taşıdı

ve

diger saglik haberlari:

http://www.zaman.com.tr/webapp...aber.do?haberno=507227 (http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/haber.do?haberno=507227)

Imbat
11 03 2007, 18:00
60 yaş üstüne çikolata tavsiyesi

Finlandiya'da bulunan Helsinki Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırmada, 60 yaş ve üstü insanların her gün çikolata tüketmesinin kalp krizi ve yüksek tansiyon gibi riskleri azalttığı öne sürüldü

Bin 367 kişinin katıldığı araştırmada, 60 yaş üstü katılımcılara tatlı olarak ne yedikleri soruldu. Günde en az bir kez çikolata yiyenlerin, yemeyenlere göre daha zayıf olduğu, ve kendilerini daha mutlu hissetleri belirtildi. Uzmanlara göre bunun nedeni çikolatanın vücütta endorfin hormonu salgılatması. Mutluluk hormonu olarak da adlandırılan endorfin, kan dolaşımını hızlandırarak tansiyonu düzenliyor ve kalp krizini önlüyor.

Sansli
13 03 2007, 18:00
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi'nde Müthiş Buluş

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü Araştırma Görevlisi Dr. Sezgin Çelik yaklaşık 5 yıldır üzerinde çalıştığı proje kapsamında Güneydoğu'da yetişen Centaure (Peygamber Çiçeği) bitkisinin kanser tedavisinde kullanılabileceğini keşfetti.

Bugüne kadar yerli ve yabancı bilim adamları tarafından bazı sağlık tedavilerinde kullanılan peygamber çiçeğinin Dünya'da 2. büyük ölümcül kanser olan bağırsak kanserini durdurduğu, Çelik'in yaptığı deneylerle tespit edildi.

MAZI
17 03 2007, 18:00
Atom Enerjisi Kurumu keneleri kısırlaştırdı

Kırım-Kongo kanamalı ateşi hastalığı yüzünden Türkiye'de son 3 yılda 36 kişinin hayatını kaybetmesi, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu'nu (TAEK) harekete geçirdi.

Hastalığa sebep olan keneleri laboratuvar ortamında kısırlaştıran kurum, bunları önümüzdeki aylarda, pilot bölge seçilen Kırıkkale'de araziye bırakacak. TAEK, kısırlaştırma araştırmasını Ankara'daki nükleer araştırma merkezi laboratuvarlarında gama radyasyonuyla gerçekleştirdi. Kenelerde uygulanan kısırlaştırma yöntemine 'steril hale getirme' adı verildi. TAEK yetkilileri konuyla ilgili şu bilgileri verdi: Çalışmalardan şu ana kadar başarılı sonuçlar aldık. Kısırlaştırılmış keneler daha önce ateşli hastalığın görüldüğü bölgede araziye bırakılacak. Böylece, bölgedeki kene popülasyonu izlenecek. Buradan elde edilen sonuçlar da başarılı olursa, uygulama kenelerin yoğun olduğu diğer yerlere kaydırılacak. Türkiye'de başarılı sonuçlar elde edilirse komşu ülkelere kısırlaştırılmış kene verilecek.


Keneyle bulaşan hastalık öldürüyor

Kırım-Kongo Hemorajik Ateş (KKHA), keneler tarafından taşınan Nairovirüs isimli bir mikrobiyal etkenin neden olduğu ateş, cilt ve diğer alanlarda kanama, bulantı, kusma, ishal gibi bulgular ile seyreden hayvan kaynaklı bir enfeksiyon. Hastalık, daha çok tarım ve hayvancılıkla uğraşanlarda, veteriner, kasap, mezbaha çalışanları, piknik yapanlar ile askerlerde görülüyor. Vakaların yaklaşık yüzde 30'u ölümle sonuçlanıyor. Daha çok meslek hastalığı olarak bilinen KKHA hastalığı daha çok, tarım ve hayvancılıkla uğraşanlar, veterinerler, kasaplar, mezbaha çalışanları ve korumasız yeşil alanda yaşayanlarda görülüyor.

MAZI
17 03 2007, 18:00
Kanserli hücreleri öldürdü tıp dünyası için umut oldu

Türk bilim adamı Prof. Dr. Sirac Dilber, bir çeşit kan kanseri olan 'multiple myeloma' hastası 8 kişiden alarak 500 kat çoğalttıkları naturel killer (NK) hücreleri, laboratuvar ortamında öldürdü.

Yakında insanlarda denenecek çalışma, multiple myelomanın tedavisi için yeni umut oldu.

Nobel tıp ödüllerini belirleyen İsveç Karolinska Enstitüsü Hücre ve Gen Tedavileri Merkezi Koordinatörü Prof. Dr. Sirac Dilber, vücutta mikrop veya tümöre karşı ilk mücadeleyi veren NK hücreleriyle kanser türlerini tedavi çalışmalarını sürdürüyor. Çalışmaları hakkında bilgi veren Prof. Dr. Dilber, önceliği multiple myeloma araştırmalarına verdiklerini söyledi. Bir tür kan kanseri olan multiple myeloma hastalarının ömrünün, kullanılan tüm yöntemlere rağmen teşhis konulduktan sonra 3,5-4 yıl olduğunu bildiren Prof. Dr. Dilber, halen en revaçta olan yöntemin, kişinin kendisinden kemik iliği nakli (otolog) yapılması olduğunu söyledi. Sirac Dilber, bu yöntemin kemoterapiye göre daha fazla insanca yaşama imkânı verdiğini ifade ederek, otolog kemik iliği nakli yapılan hastalarda sorunun tekrarladığını anlattı. Prof. Dr. Sirac Dilber'in verdiği bilgiye göre ekip, kemik iliği nakli olmuş, ancak hastalığı tekrarlamış 8 kişiden aldığı NK hücrelerini, beslenme kokteyli yöntemiyle üç hafta içerisinde 500 kat çoğalttı. Hastalık nedeniyle uyuşukluk hali gösteren hücrelerin, çoğalınca eski fonksiyonlarını taşıdıkları gözlendi. Çoğaltılan hücreler, laboratuvar ortamında, kişilerden alınan tümörlü hücrelerle aynı ortama konuldu. Çoğaltılan NK hücreleri, kanserli hücreleri öldürdü. Çoğaltılan hücrelerin kansersiz hücrelere zarar vermediği belirlendi. Laboratuvar ortamında milyarlarca NK hücresi üreterek, yöntemi insanlara uygulamaya hazır hale getiren Prof. Dr. Dilber, bu sayede kemik iliği nakli olmuş multiple myeloma hastalarında, hastalığın tekrarlamayacağını bildirdi.

Prof. Dr. Sirac Dilber, NK hücrelerinin, kemik iliği naklinden sonra kişiye üç ay verileceğini kaydetti. Prof. Dr. Dilber, etik kurul ve İsveç İlaç Kurumu'ndan onay aldıktan sonra tedavi yöntemini hastalar üzerinde deneyeceklerini de sözlerine ekledi.

Imbat
18 03 2007, 18:00
Tansiyon ilaçları kansere iyi geliyor

Cancer Research dergisi, tansiyon ilaçlarının kanser tedavisinde kullanılabileceğini açıkladı

ABD'de yayınlanan Cancer Research adlı dergide çıkan makaleye göre, laboratuvarda hayvanlar üzerinde yapılan deneylerde, kandaki anjiotensin hormonunu artıran tansiyon ilaçlarının, akciğer tümörlerini yüzde 30 oranında azalttığı belirlendi.

Wake Forest üniversitesinden Patricia Gallagher başkanlığındaki araştırma ekibinin çalışması, bu ilaçlarla tedavi edilmeyen farelerdeki tümörlerin, aynı zaman dilimi içinde iki kat arttığını gösterdi.

Araştırma ekibinden Ann Tallant, bunun, bu hormonun kanser tümörlerini azalttığına dair ilk çalışma olduğunu belirtti ve bu sonuçların, akciğer kanserinin tedavisi için yeni bir yöntem geliştirilebileceğini düşündürdüğünü vurguladı.

Tallant, anjiotensin hormonunun kanseri tedavi etme potansiyelini araştırma fikrinin, tansiyon tedavisi gören hastalar arasında akciğer kanserinin çok az görülmesinden doğduğunu belirtti.

Imbat
18 03 2007, 18:00
KALP sağlığını korumanın yolları (1)

Lezzetiyle sizi çeken yiyeceklere dikkat! Kızarmış patatesler, soğan halkaları, şekerleme ve kekler trans yağlarla yapılır. Trans yağlar ise kalbiniz için risk yaratır

http://www.radikal.com.tr/habe...15905&tarih=18/03/2007 (http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=215905&tarih=18/03/2007)

MAZI
18 03 2007, 18:00
Meyve suyu kanser ve kalp için ilaç gibi

Meyve suyu, kansere karşı etkin koruma sağlarken, kalp hastalıkları ihtimalini yüzde 30 oranında düşürüyor...

Glasgow Üniversitesi'nin araştırmasına göre, taze sıkılmış meyve suları, içerdikleri antioksidan, yani hücre ölümünü engelleyen 'polifenol' adlı kimyasallar sayesinde vücuda doğal kalkan oluşturuyor. Hangi meyvenin suyunda ne kadar polifenol bulunduğunu araştıran uzmanlar, en şifalısının kara üzüm suyu olduğunu tespit etti. Bunu, tortulu elma suyu ve nar suyu izledi. Vücutta bağlandıkları hücreleri öldüren serbest radikal adlı kimyasallar, sigara gibi dış kaynaklı olabildiği gibi, bünyenin kendisi tarafından da üretilebiliyor. Polifenol gibi antioksidan maddeler ise serbest radikallerle etkin bir şekilde savaşarak kalp hastalıkları, kanser, iltihap ve Alzheimer'a karşı koruma sağlıyor. Antioksidanlar, meyve ve sebzenin yanı sıra, kırmızı şarap, kahve ve çikolatada da bulunuyor.

En yararlısı üzüm suyu
Araştırmada, 1 litre meyve suyunda bulunan polifenol miktarları milimol (sıvı içindeki kimyasal madde yoğunluk birimi) cinsinden şu şekilde çıktı:

1- Kara üzüm: 0.98
2- Tortulu elma suyu: 0.67
3- Nar suyu: 0.45
4- Böğürtlen: 0.32
5- Greyfurt: 0.30
6- Tropik mevye karışımı: 0.12
7- Portakal: 0.10
8- Ananas: 0.10
9- Domates: 0.09
10- Yeşil üzüm: 0.08

MAZI
18 03 2007, 18:00
Hastanın kendi hücrelerini çoğaltıp kanseri yendiler

İsveç Karolinska Enstitüsü Hücre ve Gen Tedavileri Merkezi Koordinatörü Türk bilim adamı Prof. Dr. Sirac Dilber, vücutta mikrop veya tümöre karşı ilk mücadeleyi veren Naturel Killer (NK) hücreleriyle kanser türlerini tedavi çalışmalarını sürdürüyor.

Önceliği, tekrarlayan bir çeşit kan kanseri olan multiple myeloma araştırmalarına verdiklerini söyleyen Prof. Dilber, kemik iliği nakli olmuş, ancak hastalığı tekrarlamış 8 kişiden aldığı NK hücrelerini, üç hafta içerisinde 500 kat çoğalttı. Hastalık nedeniyle uyuşukluk hali gösteren hücrelerin çoğalınca eski fonksiyonlarını taşıdıkları gözlendi. Çoğaltılan hücreler, laboratuvar ortamında, kişilerden alınan kanseri hücrelerle aynı ortama konuldu ve kanserli hücreleri öldürdü. Ekip, çalışmada çoğaltılan hücrelerin kansersiz hücrelere zarar vermediğini de ispat etti. Prof. Dr. Sirac Dilber, yöntemi insanlarda denemek için etik kurul onayı beklediklerini bildirdi.

whitesnow
26 03 2007, 17:00
Günde bir greyfurt yiyin çayı limonlu için

Günde düzenli olarak 1 adet greyfurt yiyen, ayrıca çayı da limonlu içenler kalp hastalığına yakalanmıyor

Kudüs Üniversitesi'nin uzmanları, günde 1 adet greyfurt veya portakal yemenin ve ayrıca çayı limonlu içmenin kalp rahatsızlıkları riskini azalttığını açıkladı. İsrailli bilimadamlarının araştırmasına göre C vitamini deposu olan greyfurt kandaki kötü kolesterol (LDL) oranını yüzde 25 azaltıyor; iyi kolesterol (HDL) oranını ise yüzde 25 artırıyor. Ancak uzmanlar, greyfurtun kolesterol düşürücü ilaçlarla alınmaması gerektiği konusunda uyarıda bulunuyor.

MAZI
01 04 2007, 17:00
Konuşa konuşa beyin ameliyatı

Olası bir bozukluğu engellemek için hasta yarı uyanık haldeyken beyin ameliyatı yapılabiliyor

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroşirürji Anabilim Dalı'nda uygulanan bir yöntemle, felç, konuşma ve görme bozukluğu oluşmasını engellemek amacıyla hasta yarı uyanık haldeyken, konuşarak beyin ameliyatı gerçekleştiriliyor.

Parkinson ve tümörden biyopsi alınması ameliyatlarında bu yöntemi uyguladığını açıklayan Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroşirürji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sertaç İşlekel şu bilgiyi verdi:

Kafatası açılıp beyine ulaşıldığında verilen ilaç kesilip, hasta yarı uyku haline getiriliyor. İlaçların etkisiyle neler yaşandığını tam olarak bilmeyen hasta, kafatası açık durumdayken doktorun sorularını yanıtlıyor, telkinlerini yerine getiriyor. Operasyonda kafatası açık olan hasta, doktor ve anestezi uzmanlarıyla siyasetten ekonomiye kadar pek çok konuda sohbet ediyor. Beyin dokusunun acıyı hissetmemesi özelliğinden faydalanılarak, hastanın gözleri açık, bilinci yerindeyken gerçekleşen operasyon sayesinde hastada hiçbir bozukluk kalmıyor.

Bu yöntemi son 6 yıldır uyguladığını kaydeden Prof. Dr. İşlekel, Hasta operasyon sırasında verdiğimiz komutları yerine getirerek elini ve kolunu hareket ettiriyor. Hastanın gözleri açık, bilinci yerindeyken gerçekleşen bu operasyon sayesinde hastada hiçbir olumsuzluk yaşanmıyor. Narkoz da almadığı için ameliyattan sonra hasta bir saat kaldığı yoğun bakımdan yürüyerek servise iniyor. Uyanık ameliyat yöntemini tercih eden hastalar uyandıklarında operasyon anını hayal gibi hatırladıklarını anlatıyor dedi.

AMELİYAT SIRASINDA ACI DUYULMUYOR
Yöntemi 6 yıl önce dünyada ilk defa ABD ile aynı zamanda uygulamaya başladıklarını anlatan Prof. Dr. İşlekel şöyle devam etti:

Operasyondan önce hastanın konuşma, görme ve hareket merkezlerini görmemizi sağlayan fonksiyonel MR'ını çekiyoruz. Beyni açtığımızda hastayı uyandırıyoruz. Beyin dokusu üzerinde fonksiyonel merkezler gözükmüyor. Bu yüzden bu bölgelere zarar vermeden operasyonu gerçekleştirmek için test uyguluyoruz. Beyindeki tümör veya kisti çıkartma aşamasında hastalıklı dokunun etrafına zararı olmayan elektriksel uyarı veriyoruz. Hasta elektrik akımına rağmen telkin ve sorular doğrultusunda konuşabiliyor, ayağını ve elini hareket ettirebiliyor. Bu sayede elektrik verdiğimiz bölgenin fonksiyonel merkez olmadığını anlıyoruz. Ve hastalıklı dokuyu bu bölgeden girip çıkartıyoruz. Örneğin elektrik verildiğinde hasta konuşamıyor veya ayak ve kollarını oynatamıyorsa o bölgede konuşma ve hareket merkezi olduğunu anlıyoruz. Ve tümörü başka bir bölgeden girerek alıyoruz. Bu işlemleri yaparken hastanın bilinci açık oluyor. Beyin dokusuna müdahale acı vermediği için hasta acı hissetmiyor.

`Konuşa konuşa beyin ameliyatını' yurtiçi ve yurtdışında çeşitli kongrelerde bildiri olarak sunduğunu anlatan Prof. Dr. İşlekel, Son 6 yılda 100'ün üzerindeki kişiyi bu yöntemle ameliyat ederek sağlığına kavuşturduk diye konuştu.

Sansli
02 04 2007, 17:00
İngiliz bilim adamları, ilk kez olmak üzere kök hücrelerden kalp kapakçığı geliştirmeyi başardı

Araştırma ekibinin başındaki kalp cerrahı Sir Magdi Yacoub, doktorların önümüzdeki üç yıl içinde kalp nakli ameliyatlarında suni yollarla üretilmiş kalp parçaları kullanabileceklerini söyledi

BBC - Yacoub ve Harefield hastanesindeki ekibi, kalp kapakçığı gibi çalışan doku üretmeyi başardı.

Ekip, bunun için kemik iliğinden çıkarılan kök hücrelerini kullandı.

Bu kalp kapakçıkları, önümüzdeki aylarda koyun ya da domuz gibi hayvanlara nakledilecek ve bu hayvanların vücudunun yeni dokuyu reddedip reddetmediklerine bakılacak.

Sir Magdi, İngiltere'de yayımlanan Guardian gazetesine yaptığı açıklamada, önümüzdeki on yıl içinde, kök hücre kullanılarak tam bir kalp üretmenin ise mümkün olduğunu anlattı.

On yıldır bu proje üzerinde çalışan araştırma ekibinde, fizikçiler, farmokologlar, hücre uzmanları yer alıyor.

Gelinen nokta ise organ nakli konusunda büyük bir adım olarak değerlendiriliyor.

Kök hücrelerin farklı hücre türlerine dönüşme potansiyeli bulunuyor.

Bir çok bilim adamı, kök hücrelerin hastalıklarla mücadele ve zarar görmüş dokuları tamir etmede bu özelliği sayesinde yarar sağlanabileceğine inanıyor.

Uzmanlar daha önce tendon, kıkırdak, mesane gibi daha az karmaşık yapıdaki dokuları üretmişlerdi.

Londra'daki Imperial College profesörlerinden Sir Magdi, kalp nakli için yapılan bağışlarda yaşanan sıkıntılarla mücadele yöntemleri üzerinde çalışıyor.

* Kök Hücre Teknolojisi (11)
http://www.nethaber.com/Topics.aspx?id=681

* Sağlık Haberleri (284)
http://www.nethaber.com/Topics.aspx?id=355

Sansli
02 04 2007, 17:00
Bilim adamları çığır açtı, kan uyumu sorunu çözüldü

Bilim adamları, bir kan grubunu başka kan grubuna dönüştüren bir yöntem geliştirdi. Yöntem sayesinde, kan vermede ortaya çıkan sıkıntının ortadan kalkacağı belirtiliyor.

İngiliz yayın kuruluşu BBC ve Daily Mail gazetesinin internet sitelerinde verilen habere göre, uluslararası bir araştırma ekibi, Nature Biotechnology dergisinde yayınladıkları araştırmada, A, B ve AB gruplarındaki kanı nasıl 0 grubuna dönüştürdüklerini açıkladı. Kan, alyuvar hücrelerinin yüzeyindeki antijenler olarak bilinen şeker moleküllerine göre sınıflandırılıyor. A ve B kan gruplarında farklı şeker molekülleri bulunurken, AB kan grubu her iki şeker molekülünü de ihtiva ediyor. 0 grubunda ise antijen bulunmuyor. Danimarka'daki Kopenhag Üniversitesi'nden Prof. Henrik Clausen başkanlığındaki ekip, bakteriyel enzimleri, bu şeker moleküllerini kesmek için bir nevi biyolojik 'makas' olarak kullandı. Böylece kan, antijenin olmadığı 0 grubuna dönüştü. Dönüştürülmüş kan grubunun hastanelerde kullanılmasından önce hastalar üzerinde denemeler yapılacağı bildirildi.

Sansli
09 04 2007, 17:00
Önce risk hesabi, sonra 'aspirin'

Kaný sulandýrmak için doktora danýþmadan sürekli aspirin kullanýlmasýnýn beyin kanamasýna neden olabileceði ve mideye zarar verebileceði açýklandý

Hipertansiyonu yükselttiði yönündeki bir araþtýrma sonucu nedeniyle günlük kullanýmý yeni tartýþmalara neden olan Aspirin'in, doktor tavsiyesiyle kalp krizi geçirmiþ hastalarda 75-162 miligram, diðer damar hastalýklarýnda da 75-300 miligram dozlarýnda kullanýlmasý önerildi. Aspirinin saðlýklý kiþilerde kullanýmý için de öncelikle 10 yýllýk kalp hastalýðý riskinin hesaplanmasý gerektiði bildirildi.
Bayer Ýlaç'ýn Swissotel'de düzenlediði toplantýda konuþan Ýstanbul Üniversitesi Kardiyoloji Enstitüsü'nden Prof. Dr. Vedat Sansoy, mutlaka Aspirin kullanmasý gereken hastalarý þöyle tarif etti:


Ýnme geçirenlerde kullaným
Kalp krizi geçirmekte olan ve daha önce geçirmiþ olanlar, koroner damarlarýna balon yapýlan, stent konanlar, baypas geçirenler, bacak-boyun damarlarýnda hastalýk bulunanlar. Özetle herhangi bir damarýnda damar sertliði bulunan tüm hastalar Aspirin kullanmalýdýr. Çünkü bu hastalarýn kardiyovasküler bir olay geçirme riski yüksektir ve Aspirin bu riski yüzde 25-30 azaltýr.
Ýnme geçirmekte olanlara hemen aspirin verilmediðine dikkat çeken Sansoy, bazý inmelerin kanama sonucu olduðu için aspirinin zararlý olabildiðini söyledi. Sansoy, pýhtýya baðlý inme geçirmekte olanlar veya geçirenlerin ve beyin damarlarýnda geçici kýsa süreli pýhtýlaþmaya baðlý týkanma olanlarýn Aspirin kullanmasý gerektiðini vurguladý.
Kalp krizi geçirenlere 300 miligram aspirin çiðnetildiðini hatýrlatan Sansoy, Þeker hastalarý Aspirin almalý mý? sorusunu da þöyle yanýtladý:
Þeker hastalarýný da kalp hastalarý ya da enfarktüs geçirmiþ gibi kabul ediyoruz. Çünkü diyabet, kalp damar hastalýðý açýsýndan çok riskli bir durumdur.
40 yaþýn üzerinde ve ek bir risk faktörü (sigara, kan yaðlarýnda bozukluk, yüksek tansiyon, ailede kalp hastalýðý) daha olan þeker hastalarý, damar hastalýklarý saptanmasa dahi Aspirin kullanmalýdýr. Bu hastalarýn tedavisine 100 miligram Aspirin ekliyoruz.


'Kararý hekim vermeli'
Kalp damar hastalýðý veya hiçbir hastalýðý olmayan saðlýklý kiþilerde Aspirin kullanma kararýnýn hekim tarafýndan verilmesi gerektiðini vurgulayan Sansoy, sözlerini þöyle sürdürdü:
Kalp damar hastalýðý için çok düþük riskli olanlarýn Aspirin almasý, düþük de olsa beyin kanamasý riski ve mide yan etkileri nedeniyle zararlý olabilir.
Doktorlar hasta olmayan þu kiþilere Aspirin verir: 40 yaþ üzeri erkekler, yüksek tansiyonu olanlar, sigara içenler, kötü kolesterolü yüksek, iyi kolesterolü düþük olanlar, þeker hastalarý ve ailesinde erken yaþta kalp hastalýðý bulunanlar.
Bunlar deðerlendirilerek, kiþinin 10 yýllýk riski hesaplanarak karar verilir. Bu risk yüzde 15'in üzerindeyse Aspirin verilir, yüzde 5'in altýndaysa verilmez.

Imbat
09 04 2007, 17:00
Yesil çay saglik kaynagi

Türk halkýnýn geleneksel içeceklerinden biri olan çay kahvaltý sofralarýmýzýn, sohbetlerin, iþ toplantýlarýnýn bile vazgeçilmezleri arasýndadýr. Kendine özgü aromasýyla zevkli içimi dýþýnda tartýþmalý saðlýk yönleriyle de sýk sýk gündeme gelen çay konusunda, Siyahýný mý, yeþilini mi, yoksa karýþýk bitkilerden oluþanlarýný mý içsek daha iyi? sorusu sýk sýk yöneltilmektedir.
Kafein içeriðiyle tüketilmemesi gerekir þeklinde yansýtýlabildiði gibi içeriðindeki bitkisel kimyasallarla saðlýða katký saðlayabileceði de konuþulmaktadýr. Siyah ve yeþil çay içeriðindeki flavonoidlerle vücudu hasara uðratabilecek bazý ajanlara karþý koruyucu olabilir. Çaya yararlý özelliklerini veren flavonoidler çayýn cinsine, üretim þekline, demleme süresine göre deðiþebilir.
Çay ne kadar uzun demlenirse o kadar yüksek flavonoid içerir, yine yeþil çayýn siyah çaydan daha fazla flavonoid içerdiði bilinmektedir.


Ne kadar tüketmeli?
Öte yandan günde 6 fincandan fazla çay tüketmek de saðlýk açýsýndan zararlý olabilir. Buna göre özellikle siyah çay içenler dikkatli olmalýdýrlar, çünkü siyah çayda yeþil ve beyaz çaydan daha fazla kafein bulunmaktadýr.
Birbirinden farklý saðlýk faydalarý ile bilinen yeþil çay vücudun enfeksiyonlarla mücadelesinde önemlidir. Siyah ve yeþil çayda kimyasal yapýlarý farklýlýk göstermekle birlikte önemli miktarda flavonoid bulunmaktadýr. Günlük 4-6 fincan yeþil çay tüketimi mide, kolon, meme, sindirim sistemi kanseri riskinde azalma saðlamaktadýr. Özetle yeþil çay içenlerde geniþ spektrumlu pek çok hastalýða karþý koruyuculuk geliþtiði gözlenmiþtir.


Kanser ve enfeksiyon
Yeþil çayda bulunan flavonoidler emilerek kan dolaþýmýna geçerler ve çeþitli dokulara ulaþarak içerisindeki bu flavonoidlerin özellikleri sayesinde dokuya özel etki gösterirler.
Kanserin her aþamasýnda etki gösteren yeþil çay, kanser hücrelerinin ölümünü saðlar. Vücudun kanser tedavisi için kullanýlan kemoterapi ilaçlarýna cevabýný artýrýrlar. Kandaki antioksidanlarý artýrarak baðýþýklýk sistemini güçlendirir
Bu nedenle beslenmemizde bol miktarda sebze, meyve tüketmeli, siyah ve yeþil çay tüketimimizi de artýrmaya gayret etmeliyiz.

Faydalarý

Tohoku Üniversitesi Halk Saðlýðý Bölümü tarafýndan yapýlan çalýþmada 11 yýl süreyle 40.530 yetiþkin izlenmiþ, günde 1 bardak yeþil çay içenlerle 5 bardak yeþil çay içenler karþýlaþtýrýlmýþ. Buna göre:
Ölüm riskini kadýnlarda yüzde 23, erkeklerde yüzde 12;
Kalp hastalýklarýndan ölüm riskini kadýnlarda yüzde 31, erkeklerde yüzde 22;
felçten ölüm riskini kadýnlarda yüzde 62, erkeklerde 42 azaltmýþ.
Yeþil çayýn LDL kolesterol, trigliseridler, fibrinojen ve kan yaðlarýnýn oksitlenmesine neden olan partikülleri azaltýcý, LDL/HDL oranlarýný iyileþtirme özelliði ile aterosklerozu önleyebildiði de yapýlan çalýþmalarda gözlenmektedir.
Ocak 2005 American Journal of Clinical Nutrition dergisinde yeþil çayýn vücuttaki yað kaybýný ayný zamanda LDL kolesterolü azalttýðý bir çalýþma yayýmlanmýþtýr.
Fareler üzerinde yapýlan çalýþmalarda yeþil çayýn kas üzerinde yað yakýmýný artýrýcý etkisiyle kilo kaybýna yardýmcý olduðu saptanmýþtýr.


Haftanýn bilgisi

Yeþil çay, siyah çaydan farklý bir bitki deðildir. Ayný yapraklarýn farklý iþlemlerden geçmesiyle antioksidan içerik, lezzet ve koku olarak farklýlaþmasýdýr. Siyah çay üretim aþamasýnda oksitlenmeye maruz kalýrken, yeþil çay hafifçe buharda iþlem gördüðü için çok fazla oksitlenmez. Ýyi bir yeþil çayý tam verimle randýman almak için 75-85 derecelerde sýcak suyla 3 dakika kadar demlemelisiniz.

whitesnow
12 04 2007, 17:00
Kanser hücrelerini 10 bin kat zayıflatan yöntem bulundu!

Bilim adamlarının yeni geliştirdiği yöntemle kemoterpinin yan etkileri ortadan kalkıyor

Uzmanlar kanser hücrelerini ilaçlara karşı 10 bin kat duyarlı hale getiren yöntem geliştirdi. Bu yöntemle tedavide düşük doz kullanılacağı için kemoterapinin yan etkileri de ortadan kalkıyor.

İngiliz The Independent gazetesinin manşetine taşıdığı habere göre ABD'deki Teksas Güneybatı Tıp Merkezi Üniversitesi'ndeki araştırmacılar 21 bin geni mercek altına aldı. Bu genlerden 87'sinin tümörlü hücreler üzerinde etkili olduğunu belirleyen uzmanlar, tek tek her bir hücreyi Ribo Nikloit Asitler (RNA) yardımıyla aktif veya pasif hale getirdi. 87 genin altısının etkinsizleştirildiğinde ve diğer genlerin de aktifleştirildiğinde kanser ilaçlarına karşı 10 bin kat daha hassas oldukları belirlendi. Yeni tedavi sayesinde kemoterapi tedavilerinde kullanılan Taxol adlı ilaç, akciğerdeki kanserli hücrelerde 10 bin kat daha etkili oldu. Yeni yöntem kanser hastalarına kemoterapinin daha az dozajda verilmesine imkan tanıdığı için bu uygulamanın yol açtığı bulantı, bitkinlik, bağışıklık sisteminin çökmesi gibi yan etkiler de ortadan kaldırıldı. Araştırma ekibinin başındaki kök hücre araştırmacısı Dr Michael White, yöntemin insanlar üzerinde denenebilmesi için daha fazla laboratuvar çalışması ve hayvanlar üzerinde deneye ihtiyaç duyulduğunu söyledi. Hastalar üzerindeki deneylere üç ile beş yıl içinde başlanması bekleniyor. RNA, hücreler üzerinde tıpkı elektrik kontağı gibi bir işlev görüyor. 85 bin gen üzerinde kullanılabilen yöntem sayesinde istenilen hücre aktif ya da pasif hale getirilebiliyor.

Rahim ağzı kanseri aşısı ilgi gördü
SAĞLIK Bakanlığı'ndan onay çıkmasının ardından sağlık kuruluşları tartışma konusu olan rahim ağzı kanseri aşısını uygulamaya başladı. İstanbul Bahçelievler Medicana Hastanesi'nde 10 günde 8 kişiye bu aşıdan yapıldı. Opr. Dr. Hale Uzer, özellikle evlenmek üzere olan genç kızların sık sık bilgi almaya geldiklerini belirterek Bu aşının sakıncası yok. 3 doz halinde yapılan aşı ortalama 750 YTL'ye çıkıyor dedi.

Imbat
14 04 2007, 17:00
Cildinizi limonla güzelleştirin

Limon suyu cildi dezenfekte eder, sivilceleri kurutur ve siyah noktaların kaybolmasına yardımcı olur. Limon özellikle yağlı ciltler için ideal bir temizleyicidir. sıkılaştırıcı etkisi vardır. Limonun içerdiği asitler cilde aynı zamanda peeling yapar...

İSTANBUL - Cildiniz için canlandırıcı bir etki yapan limonu temizleme losyonu, yüz maskesi ve peeling yapımında kullanabilirsiniz...

Cildiniz için serinletici ve canlandırıcı bir etki yapar
Altı adet limonu, kabukları ile birlikte halka şeklinde dilimleyin. Derin bir kaba soğuk su doldurun ve içine dilimlediğiniz limonları atın. Limonların kabukları yumuşayana kadar en az bir-iki saat bekletin. Süre tamamlandıktan sonra limonları elinizle sıkın ve banyo suyunun içine limonları ve hazırlanan suyu ilave edin. Eğer limonların suda bekletilme süresi sizin için çok uzun ise, o zaman limonların suyunu sıkın ve limonlarla birlikte banyo suyuna katın. Hazırladığınız limon banyosunun içinde 20 dakika kalmanız yeterli olacaktır. Bu özel banyo için kan dolaşımınızı hızlandırırken, iç açıcı limon kokusu da güne dinamik başlamanıza yardımcı olacaktır.

Cilt için limon peelingi
Limonun içerdiği asitler cilde aynı zamanda peeling görevi yapabilir. Dirsek, diz ve tabanlarda oluşan sert derileri size şimdi verecek olduğumuz limon reçetesi ile yumuşatarak, pürüzsüz görünmesini sağlayabilirsiniz. Bir çorba kaşığı limon suyu ile iki çorba kaşığı balı kısık ateşte hafifçe ısıtın. Ocaktan alındıktan sonra bir süre soğumasını bekleyin. Hazırlanan karışım soğuduktan sonra kuruyan ve çatlayan cildin üstüne sürün. 20 dakika beklettikten sonra peeling yaptığınız bölgeyi su ile temizleyin. Son olarak temizlediğiniz bu bölgeyi limon kabuklarıyla ovalıyın. Bu işlem sonunda derinizin taze görünüşü sizi bile şaşırtacaktır.

Limonlu yüz temizle losyonu
Limon yağlı ciltler için ideal bir temizleyicidir. Çünkü limonun sıkılaştırıcı bir etkisi vardır. Tarifini verdiğimiz yüz losyonu, yüzdeki siyah nokta ve sivilcelere karşı en ideal losyondur. Bunun için 30 ml. limon suyunu 30 gr. bal ve 200 ml. damıtılmış suyla karıştırın ve bu karışımı bir cam şişesinin içine koyun. Hazırladığınız bu losyonu sabahları ve akşamları, bir pamuğa damlatarak yüzünüze sürün. Böylece hem temiz hem de canlı bir cilde sahip olacaksınız. Ancak yüzünüze bu karışı sürdükten sonra en az iki saat güneşe çıkmamaya dikkat edin. Aksi halde yüzünüzde lekeler oluşur.

Limonla değişik yüz maskeleri
Az yağlı yoğurda 5 damla limon suyu katın. Yüzünüzü temizledikten sonra bu maskeyi sürün ve 15 dakika bekleyip yıkayın.
Avokadonun yarısını püre haline getirin, içine bir çay kaşığı limon suyu katın ve bir yumurta akını iyice çırptıktan sonra ekleyin. Cildiniz kuru ise birkaç damla badem yağı da koyun. Karışımı yüzünüze ve boynunuza uygulayın. 20 dakika beklettikten sonra su ile temizleyin.
100 gr. yulaf ezmesi, 1 limon suyu ve bir yumurta akını karıştırdıktan sonra ortaya çıkan karışımı, maske halinde yüzünüze yayın. 10 dakika bekleyin. Bu maske cildinizi gerginleştirecektir.

http://www.maksimum.com/kadin/haber/45/11133.php

MAZI
15 04 2007, 17:00
Yeditepe'den genetikte cigir acacak bulus

Yeditepe Üniversitesi, biogenetik alanındaki çalışmalarıyla Amerika ve Avrupa'daki pek çok üniversiteyi geride bıraktı. Yeditepe Üniversitesi Genetik ve Biyomühendislik Bölümü öğretim görevlilerinden Doç Dr. Mustafa Çulha'nın geliştirdiği buluş sayesinde dünyadaki bir çok salgın hastalık ve

biyoterörizme yol açan biyolojik maddeler 10 saniye gibi çok kısa bir sürede teşhis edebilecek.

3 yıl önce, 20 milyon dolar yatırımla Yeditepe Üniversitesi'nde nano teknoloji ve genetik çalışmalarına başladıklarını söyleyen Çulha, Dünyada çığır açacak buluşumuzla İngiliz, Belçika, Hollanda ve ABD'li bilim adamlarının önüne geçtik dedi.

10 SANİYEDE TANI

Normal yöntemlerle, SARS, Kuş Gribi, şap, tüberküloz gibi insan sağlığı için çok tehlikeli olan salgın hastalıkların tanısı 48 saat ile bir hafta arasında değişiyor. Doç. Dr. Mustafa Çulha'nın geliştirdiği yöntemle bu süre 10 saniyeye iniyor. Yeni tekniği nanobiyo teknoloji kullanarak geliştirdiklerini söyleyen Çulha, 10 saniyede direkt örnekten mikroorganizmanın tanısını yapabiliyoruz. Tanıyı hızlı bir şekilde koymak pek çok hastalıkta hayati bir önem taşıyor. Eğer hastaya hangi ilacı vereceğinize karar veremezseniz, hastayı kaybedersiniz dedi.

PATENT BAŞVURUSU

Yeni tekniğin patentini almak için başvuru yaptıklarını söyleyen Yeditepe Üniversitesi Genetik ve Biyomühendislik Bölümü Başkanı Prof. Dr. Fikrettin Şahin ise deriden insan kemiğine, kıkırdaktan hücreye kadar tıbbi alanda kullanılan çok sayıda malzemeyi üretebildiklerini söyledi.

Tersine beyin göçü

Devlet bursuyla ABD'ye giden Mustafa Çulha ve Fikrettin Şahin, Türkiye'ye dönünce Yeditepe Üniversitesi'nde dünyanın sayılı genetik ve nano teknoloji laboratuvarlarından birini kurmuşlar. Çulha, ABD'de göğüs kanserinin erken tanısı, biyosensörler ile biyomühendislik alanlarında çalıştığını söylüyor.

TÜRK MARKALARINA AR-GE DESTEĞİ

Türk şirketleri için de AR-GE yaptıklarını söyleyen Fikrettin Şahin, Yeditepe Üniversitesi'nde Biyoteknoloji Enstitüsü'nü kurduk. Enstitümüz sağlıktan gıdaya, endüstriden tarıma kadar çok farklı alanlarda hizmet verecek. Klinik genetikten gen terapi ve kök hücre araştırma ve tedavilerine kadar pek çok alanda dünyada çığır açacak buluşlar üzerinde çalışıyoruz. Türk insanının kalıtsal hastalıklarını tespit etme şansına sahip olduk dedi. Türklere özgü genetik hastalıkların tanısı ile genetik hastalıkların araştırma çalışmaları da yapılacağını söyleyen Şahin, Türk şirketlerine de araştırma ve geliştirme konusunda destek verdiklerini de ifade etti.

MAZI
15 04 2007, 17:00
- Yaslilik rehberi
http://www.yaslilikrehberi.org.tr/



- Saçlar için doğal maskeler

http://www.ntvmsnbc.com/news/405221.asp


- Türkiye'nin şifa deposu: Gönen Kaplıcaları
http://www.yaslilikrehberi.org...lSecenekleri&CID=6017
(http://www.yaslilikrehberi.org.tr/TatilSecenekleri.aspx?Bolum=TatilSecenekleri&CID=6017
)

- Kahkaha tansiyonunuzu düşürmenin mükemmel bir yoludur.
http://www.yaslilikrehberi.org...iyormuydunuz&CID=5758
(http://www.yaslilikrehberi.org.tr/Detay.aspx?Bolum=Biliyormuydunuz&CID=5758
)

Imbat
27 04 2007, 17:00
Domates, soya, balık ve brokoli mucizesi

ABD'de kanser araştırmalarıyla tanınan Prof. Dr. Ömer Küçük, prostat kanseri olan 15 kişiye üç hafta, günde 30 miligram likopen vererek tümörlerini küçülttü.

AA - ANTALYA - Çalışmalarını, ABD Wayne State Üniversitesi Karmanos Kanser Merkezi'nde sürdüren Prof. Ömer Küçük'ün de içinde yer aldığı bir ekip, bazı sebze ve meyvelerin, insanları kanserden koruduğu düşüncesinden yola çıkarak, domatesteki likopen, soyadaki izoflovan, brokoli ve balıkta bulunan selenyumun kanserden korunmadaki etkisini araştırmaya başladı. Prof. Dr. Ömer Küçük, prostat kanseri 30 hastayı 15'erli iki gruba ayırarak araştırma yaptı.
Ameliyattan önceki üç hafta boyunca hastaların bir grubuna günde 30 miligram likopen, diğer gruba 200 miligram da izoflovanı tablet halinde verdi. Hastalardan likopen alanlarda prostat kanserinin küçüldüğü ve PSA düzeyinin düştüğü görüldü.


'Ketçap ve salça da faydalı'
Prof. Dr. Ömer Küçük, araştırmalar tamamlanıncaya kadar kanserden korunmak için herkese, bol miktarda meyve sebze yemesini önerdi.
Araştırmalar olumlu sonuçlanırsa sebze ve meyvelerdeki kimyasallar kanserden korunmak için tablet olarak kullanılabilecek.
Soyanın kanserden korunmada etkisinin daha önce kanıtlanmış olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Ömer Küçük, günde 5 miligram likopenin kanserden korunmaya faydası olduğunu, bunun da günde bir kilogram domates tüketilmesi durumunda sağlanabileceğini açıkladı ve ekledi: Domatesin işlenmesi durumunda likopen vücuda daha kolay giriyor. Bu nedenle ketçap ve salça da faydalı.

whitesnow
27 04 2007, 17:00
Mis kokulu terapi

Banyo keyfinizi günün stresini attığınız doğal terapi ort***** dönüştürmek ister misiniz? Bitkilerle hazırlayacağınız banyolar mantar, ayaklarda nasır gibi sorunlardan ciltte yağlanmaya kadar birçok derde deva oluyor

Portakalla zihniniz açılsın

ILIK suyun içine portakal çiçeği yağı (5-10 damla), dilimlenmiş limon ve nane yapraklarını koyup 15 dakika içinde kalın. Bu sayede vücudunuzun dinlenmesinin yanısıra, kafanızda bulunan birçok problemden kurtulacak ve rahatlayacaksınız. Zihniniz daha iyi çalışacak üzerinizdeki tüm yorgunluğu atacaksınız. Aktarlardan rahatlıkla temin edebileceğiniz portakal çiceği yağının sakinleştirici özelliği vardır. Limon cildi besler, nane yaprakları nefesi açarak zihni güçlendirir.

Afrodizyak etkili gül yağı

SICAK suyun içine bolca gül yaprağı koyun. 10 damla gül yağı da ekledikten sonra içinde 15 dakika kalın. Banyodan çıktıktan sonra kendinizi daha canlı hissedeceksiniz. Gül yağı tüm teninizi kaplayarak afrodizyak özelliğini size banyo yoluyla geçirir. Beyninize daha çok oksijen gönderirken mükemmel kokusuyla içinizi açar.

Lavantayla sakinleşin

ILIK suyun içine lavanta, sardunya yaprağı ve köknar ağacının yapraklarından ekleyin. Suda yarım saat kaldıktan sonra tüm stresinizin yok olduğunu farkedeceksiniz. Lavanta hoş kokusuyla, sardunya da sakinleştirici özelliğiyle sizi rahatlatacak ve sakinleşmenizi sağlayacaktır.

On dakikada uykunuz gelsin

SICAK su içine gül yağı ve ylang ylang yağını da ekleyin. (Uzakdoğu ürünleri satan dükkanlardan alabilirsiniz) 10 dakika içinde kaldıktan sonra vücudunuzun uykuya ihtiyaç duyduğunu fark edeceksiniz.

Nane baş ağrısına birebir

ILIK suyun içine nane yağı, lavanta yağı, papatya yağı ve çarkıfelek yağı koyup karıştırın. İçinde 15 dakika bekleyin. Nanedeki mentol cildi ferahlatır. Lavanta adale ağrılarına iyi gelir. Papatya ve çarkıfelek tansiyonu ayarlar. Bu otların karışımı baş ağrılarını yok eder.

Kleopatra'nın süt güzelliği

KÜVETİ doldurduğunuz sıcak suya iki küçük fincan süt tozu atın. Bir süre bekletin. Karışımın içinde 15 dakika kadar kalın. Çıktıktan sonra cildinizin bebek yumuşaklığına kavuştuğunu hissedeceksiniz. Unutmayın, süt doğal bir temizleyici ve bakım ürünüdür.

IHLAMUR

(TILLIA SILVERTIS)

Ihlamur çiçeği yatıştırıcı, göğüs yumuşatıcı ve balgam söktürücü olarak çay halinde kullanılır. Ihlamur çiçeği banyosunun da yatıştırıcı özelliği vardır. Balla karıştırılıp içilirse mide ülserine iyi gelir, kan dolaşımını düzenler.


KEKİK

(THYMUS SERPYLLUM THYMUS VULGARIS)

Nefes yolları hastalıkları ve hazma iyi gelir. Yapısındaki esans nedeniyle sindirim salgılarını artırıcı, spazm çözücü etkisi vardır. Balgam söktürücüdür. Bağırsak parazitlerine iyi gelir. Zindelik verir. Geçici olarak yükselen tansiyonu düşürür. Kalp çarpıntısını önler.

ÖNEMLİ UYARI: Salgıları artırıcı etkisi nedeniyle ülser ve gastriti olanlara olumsuz etki yapar. Ayrıca hamilelere ve guatrı olanlara da tavsiye edilmez.

ISIRGAN OTU

(URTICA DIOICA, URTICA URENS, URTICA PILULIFERA)

A ve C vitamini içerir. Kökü ve yaprakları kaynatılıp içilirse kanı temizler ve kan yapar. Mide, bağırsak, böbrek, dalak ve deri hastalıklarıyla nefes yolu hastalıklarına iyi gelir. Yaprak ve gövdesinden hazırlanan salatalı kür vücuda son derece yararlı olur. Çayıyla yıkanan saçlar beslenir.

Imbat
01 05 2007, 17:00
Zeytinyağının 5 yararı

Akdeniz mutfağının vazgeçilmezi, tam bir antioksidan deposu olan zeytinyağının yararları saymakla bitmiyor. İşte zeytinyağının sağlıklı ilan edilmesinin 5 nedeni:

* Kanser riskini azaltır:
İçerdiği 'polyphenols', bitkisel antioksidan ile hücreleri kanserden korur. Tekil doymamış yağ oranı kansere karşı etkilidir.

* Kalbi korur:
Kalbiniz için zeytinyağından daha iyi hiçbir şey yoktur. İyi kolesterolü yükseltir (HDL), kötü kolesterolü (LDL) düşürür, kandaki yağ oranını dengeler, itihabı ve diğer kalp hastalıklarına neden olan sağlık sorunlarını önler.

* Kan basıncını düşürür:
İçerdiği etkili antioksidanlar damarları güçlendirir ve genişletir.

* Kilo vermenizi sağlar:
Kendine has lezzeti ve doymuş yağ oranının düşük olması kilo vermeye yardımcıdır.

* Baş ağrısını azaltır:
Eğildiğinizde başınıza doğru saplanan bir ağrınız varsa; salata ve sebzelere düzenli ekleyeceğiniz zeytinyağı sayesinde hem bu ağrıdan hem de mide sorunlarından kurtulabilirsiniz.

Sansli
02 05 2007, 17:00
Koyu renkli kiraz kolesterolü düşürüyor

100 gram kiraz kandaki kötü kolesterolü düşürüyor ve kalp krizi ve damar tıkanıklığını önlüyor.

ABD'de Michigan Üniversitesi'nin yaptığı araştırmaya göre günde 100 gram kiraz yemek, kandaki kötü kolesterolü yüzde 17 oranında düşürüyor. Böylece damar tıkanıklığı ve kalp krizi riski azalıyor. Uzmanlar, Kirazın rengi ne kadar koyu olursa, içindeki besin değeri o kadar yüksek demektir. Koyu renkli kirazları tercih edin tavsiyesinde bulundu.

Sansli
02 05 2007, 17:00
Gen tedavisiyle körlük giderildi

Londra Moorfileds Hastanesi gen tedavisiyle ilk kez körlüğü tedavi etmeyi başardı


İNGİLTERE Sağlık Bakanlığı'nın destek verdiği araştırma kapsamında Londra Moorfileds Göz Hastanesi'nin uzmanları, gen tedavisiyle ilk kez körlüğü tedavi etmeyi başardı. Göz retinasına RPE65 genleri enjekte edilen 23 yaşındaki kalıtsal göz bozukluğu olan Robert Johnson gündüzleri tekrar görmeye başladı. Hastanenin doktorlarından Robin Ali, Johnson'ın birkaç ay içinde görme kabiliyetinin tamamen iyileşebileceğini umuyor. 15 yıldır sürdürülen çalışmalar sonucunda katedilen ilerlemede, son testler başarılı olursa, gen tedavisiyle yaşa bağlı görme kaybına yol açan hastalıklar tedavi edilebilecek. RPE65 geni, pasif olduğunda retinadaki ışık reseptörleri çalışmaya son veriyor.

Imbat
19 05 2007, 17:00
Bu yiyecekler zayıflatıyor

İngiltere'de yayımlanan Daily Mirror Gazetesi en iyi zayıflatan 10 yiyeceği belirledi. En çok zayıflatan yiyecekler ve vücutta yaptıkları etkiler şöyle...


Esmer pirinç: B Vitamini deposu olması sayesinde proteinleri, yağları parçalıyor, hazmı kolaylaştırıyor.

Greyfurt: Metabolizmayı hızlandırıyor, vücut direncini artırıyor.

Kırmızı üzüm: Dolaşım sistemini temizliyor. İçerdiği lif, vitamin ve mineraller sayesine kolesterolün düşmesine yardımcı oluyor.

Salatalık: Lif zengini olması sayesinde tokluk hissi veriyor. Ayrıca sağlıklı bir su deposu.

Nar: Hormonları dengeliyor. Bu sayede kilonuzu kontrol etmeniz daha kolaylaşıyor. Ayrıca güçlü bir antioksidan.

Adzuki fasulyesi: (Küçük kırmızı fasulye) Fasulyeler arasında en az yağ oranına sahip. Vücutta daha fazla suyu tutuyor.

Brokoli: Lif ve C vitamini deposu. Ayrıca kilo vermeye yarayan kalsiyum içeriyor. Karaciğere iyi geliyor. Hazma yardımcı oluyor.

Elma: Hafif tatlı, bağırsakları harekete geçiriyor.

Kiraz: Yumuşak bir müshil etkisi yapıyor ve kilo kaybına neden oluyor.

Yulaf: Tok ve şişkinlik hissi veriyor. Bir kase lapası vücutta üç kase su tutmayı sağlıyor.

MAZI
19 05 2007, 17:00
Elektronik reçete geliyor sağlık karnesi tarih oluyor

Sağlıkta yeni bir reform daha hayata geçiyor. Eylülde reçete devri kapanacak. Eczacı, hasta takip numarasını sisteme girdiğinde, hangi doktorun hangi ilaçları yazdığını görecek. Akıllı kartla desteklenecek sistem, sağlık karnesini, sevk kâğıdını ortadan kaldıracak. Denetim kolaylığı ise birçok yolsuzluğu bitirecek.

SSK ve Bağ-Kur'luların özel hastanelerde tedavi olabilmesi, ilaçlarını istediği eczaneden alabilmesi gibi reformlara bir yenisi daha ekleniyor. Reçete devri bitiyor, bir türlü okunamayan doktor yazısı tarihe karışıyor, sağlık karnesi, sevk kâğıdı gibi uygulamalar yerini elektronik işlemlere bırakıyor.

SSK, Bağ-Kur ve Emekli Sandığı'nın tek çatı altında birleştiği Sosyal Güvenlik Kurumu, eylül ayından itibaren söz konusu reformları hayata geçirecek. Medula sistemi adı verilen uygulamanın işlerlik kazanması için hastanelere 120 gün hazırlık süresi verildi. Medula sisteminde en belirgin değişiklik, reçetelerin elektronik ortamda yazılması olacak. Doktor, hastanın eline reçete tutuşturmayacak. Hasta, kendisine verilen takip numarasıyla gittiği herhangi bir eczaneden ilaçlarını alabilecek.

Eczane online sisteme hastanın numarasını girdiğinde hangi hastaneden geldiğini, hangi doktorun baktığını ve yazılan ilaçları görecek. Doktor-tıbbi malzemeci ilişkisini de bitirecek olan sistem, denetim kolaylığı sağlayacağı için sağlık alanında görülen birçok yolsuzluk ve usulsüzlüğün de önüne geçilecek. Sosyal Güvenlik Kurumu elektronik ortamda bütün bilgileri kontrol edecek. Veriler istatistiki olarak sınıflandırılabilecek. Herhangi bir hastaneye kaç hastanın gittiği, kaçının ameliyat olduğu, hangi hastaya ne işlemin yapıldığı görülecek. Uygulamanın bir adım sonrası, hastanelerin faturaları kuruma elektronik ortamda göndermesini öngörüyor.

Uygulamayı Zaman'a anlatan Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanı Aydemir, Medula sistemi ile ilgili hukuki altyapının tamamlandığını ve hastanelerin hazır olmasının ardından işleyişin başlayacağını vurguladı. Her yıl milyonlarca sağlık karnesi basıldığını dile getiren Aydemir, sadece bunun kalkmasının bile uygulamanın önemini anlatmaya yeteceğini ifade etti. Doktor-tıbbî malzemeci ilişkisini bitirerek yolsuzluğun kaynağını kurutacaklarını belirten Aydemir, şu bilgileri verdi: Şu an devlet hastanelerinde yatan hastaların en büyük çilesi gece yarısı gidip ilaç almak. Reçete elinizde eczane eczane dolaşırsınız. Ya da tıbbî malzemeci ararsınız. Burada çok sık bazı doktorlarla tıbbî malzemecilerin ilişkileri gündeme geliyor. Artık hastaneler, yatan hastalar için ilaçları bulunduracak. Bu zorunluluğu getirdik. Aynı şekilde yatan hastalar için tıbbi malzemeleri hastaneler temin edecek. Vatandaş bu işten kurtulacak.

Üniversite hastaneleri SSK ve Bağ-Kur'luya açılıyor

SGK, yürürlük tarihi 2008'e ertelendiği için geciken çok önemli bir değişikliği de bir tebliğ yayınlayarak uygulamaya sokuyor. 1 Temmuz'dan itibaren uygulanacak tebliğ, yaklaşık 40 milyon SSK ve Bağ-Kur'lunun üniversite ve özel hastanelere sevksiz gidebilmelerine imkan verecek. SSK ve Bağ-Kur'lunun tedavi standartlarını devlet memurlarına yaklaştırmayı amaçladıklarını belirten Birol Aydemir, değişikliğin en önemli sebebini taşra illerindeki üniversite hastanelerinin eksik kapasite ile çalışması olarak gösterdi. Boş durumdaki taşra üniversitelerine hasta yönlendireceklerini dile getiren Aydemir, değişikliğin ikinci gerekçesini ise şöyle açıkladı: Şu anda SSK ya da Bağ-Kur'lu birisinin üniversite hastanesine gidebilmesi için devlet hastanesinden sevk alması lazım. Bu durumda hem sevk yaptırdığı devlet hastanesine hem de üniversite hastanesine para ödüyoruz. Bunun önüne geçeceğiz.

Uygulamanın SGK bütçesini etkilemeyeceğini de savunan Aydemir, devlet hastanelerinden üniversite ve özel hastanelere gidecek hastaların getireceği yükün 500 milyon YTL olarak hesaplandığını vurguladı. Bunu yapılan bir düzenlemeyle finanse edeceklerini dile getiren Başkan Aydemir, şu bilgileri aktardı: Mevcut uygulamada sağlık kurulu raporu olan yani kronik hasta olup sürekli ilaç kullanması gereken vatandaşlarımız, ilaçları bittiğinde tekrar hastaneye gidip ilaç yazdırıyor. Biz ilaç yazdırmak için giden her hasta başına hastaneye para ödüyoruz. Yeni düzenlemede, sağlık raporu olan hasta, ilacı bittiğinde hastaneye tekrar gidip ilaç yazdırmayacak. Eczaneye gidip doğrudan ilacını alacak. Bu hastaların hastaneye gitmemelerinin getireceği toplam tasarruf 500 ile 700 milyon YTL arasında. Yani sağlık harcamaları toplamda artmamış olacak.

Akıllı kartta parmak izi dönemi

Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanı Aydemir'in verdiği bilgilere göre, akıllı kart uygulamasında da son aşamaya gelindi. Sağlık karnesini tamamen ortadan kaldıracak akıllı kartta temel bilgiler ve sağlık bilgilerinin yanı sıra o kişinin parmak izi olacak. Hastaneye gidildiğinde hastanın parmak izi kontrol edilecek. Dolayısıyla başkasının karnesiyle hizmet alma anlamındaki yolsuzluk tamamen bitecek. Akıllı kart uygulamasına birkaç ay içinde pilot bölgelerde geçilecek. 2008'de ülke geneline yayılacak.

Sansli
22 05 2007, 17:00
Herkese evinde bedava diyaliz

Böbrek hastalarına müjde! Artık diyalize girmek için saatlerce beklenmeyecek. Sosyal güvencesi olan herkes, evinde hiçbir ücret ödemeden kendi diyalizini yapabilecek. Ancak önce hasta veya yakını, uzmanlardan diyaliz ehliyeti alacak

SAĞLIK Bakanlığı çıkardığı bir genelgeyle, böbrek hastası ve sürekli diyaliz makinesine giren kişilere ev hemodiyalizi düzenlemesi yaptı. Sosyal güvencesi (SSK, Bağkur, Emekli Sandığı) olan herkes bu uygulamadan faydalanabilecek. Yeni düzenleme, diyalize girenlerin evlerine makine kurulmasına ve her hastanın kendi kendine işlemini yapmasına imkán veriyor. Evde tedavi için hastalardan ek ücret alınmayacak. Genelgeye göre; evde hemodiyaliz tedavisi görmeye karar veren hastalar, doktorun uygunluk kararından sonra yakınlarıyla birlikte iki ay süreyle eğitime alınacak.

MERKEZDEN HERKESE

EĞİTİM bitiminde uzmanlar işlemin başarıyla yapıldığını görürse kişiye 'Uygulayabilir' yetki belgesini verebilecek. Uygulama için gerekli cihaz ve araçlar (su sistemi, reverse osmos dahil), diyaliz merkezleri tarafından sağlanacak. Hasta ve yakını diyaliz eğitimini sürdürürken, cihazı üreten firmanın yetkili servisi ve diyaliz merkezinin teknisyenlerince elektrik ve su sistemindeki düzeltmeler yapılacak. Diyaliz cihazı evlere kurulacak, test edilecek ve bu kişilerin hazırladığı raporla kullanımına izin verilecek.

GECE-GÜNDÜZ DİYALİZ

GENELGEDE bir merkeze bağlı olarak uzun süreli diyaliz tedavisi almanın, pratikte zorluğuna da değinildi. Evde hemodiyalizde hastanın istediği şekilde gündüz veya gece, haftada 36 seans ve her seansı 210 saat arasında diyaliz yapılabileceği vurgulandı.

KALİTE YÜKSELİR

Ev hemodiyalizinin eğitimi sorumlu nefroloji uzmanı, diyaliz hemşiresi ve teknisyeninden oluşan bir ekip tarafından verilecek. Genelgede 'Uzun süreli diyaliz ile hasta kendini çok daha iyi hissedecek ve yaşam kalitesi yükselecektir' deniyor.

Imbat
24 05 2007, 17:00
Yaraları iyileştiren mucizevi su ürettiler

Amerikalı bilim adamları, yaraları iyileştirici mucizevi su geliştirdiler. Bakteri, mantar ve virüsleri öldüren su, zor iyileşen diyabetik hastaların ayak yaralarında da etkili oldu.

İçilmeyen, dış kullanım için üretilen mucizevi su, ABD'de satışa sunuldu.

New Scientist Dergisi'nde yayınlanan habere göre, bir Kaliforniya firması tarafından geliştirilen süper su virüs, bakteri ve mantarları öldürüyor. Suyun hastane mikrobu olarak bilinen MRSA'ya karşı da etkili olduğu belirlendi.

Yapılan araştırmada, antibiyotiğin yanı sıra bu suyla tedavi edilen, diyabetik ayak yaraları bulunan hastalarda daha çabuk iyileşme görüldü. Bilim adamları, diyabetli hastalarda yaraların zor iyileştiğini hatırlattılar.

BBC ve Daily Mail'in internet sitelerindeki habere göre, mucizevi su, saf suyun yarı geçirgen sodyum klorür ile kimyasal işlemden geçirilmesi ve sonucunda oksiklorür iyonlarının ortaya çıkmasıyla elde ediliyor. Suyun ana unsurunu, mikropların hücre duvarlarını delen, elektrik yüklü moleküller olan bu oksiklorür iyonları oluşturuyor. Tuzlu suyun kimyasal değişikliğe uğratılmış bir çeşidi olan mucizevi su, tehlikeli organizmaları hücre duvarlarında delikler açarak öldürüyor. Suyu üreten firma yetkililerinden Dan McFadden, İnsanlar, bunun gerçek olamayacak kadar güzel olduğunu düşünüyorlar. Ancak bu gerçek dedi.

Mucizevi suyun dış kullanım için olduğu, içilmemesi gerektiği belirtildi. Solüsyon ve sprey şeklinde hazırlanan suyun ABD'de satışa sunulduğu, İngiltere'de de satışı için onay verildiği bildirildi.

MAZI
27 05 2007, 17:00
Gazlı içecek intihar gibi

Gazlı içeceklerin zararları saymakla bitmiyor... Bilim adamları, bu sıvıların içindeki katkı maddelerinin vücudun genetik bilgi deposu DNA'yı da bozduğunu açıkladı


GAZLI içeceklerin her gün yeni bir zararı daha ortaya çıkıyor. Obezite, diyabet, diş çürümesi, kemik sorunları, beslenme bozuklukları, kalp hastalığı, gıda bağımlılığı, beslenme sorunu ve nörolojik sorunlar gazlı içeceklerin zararlarının başında geliyor. İngiltere'de yapılan bir araştırmaya göre gazlı içecekler DNA'nın önemli bölümlerinde bozulmalara yol açarak sirozdan Parkinson'a kadar birçok hastalığa davetiye de çıkarıyor.

GAZLI içeceklerde bulunan ve içeceğin uzun süre bozulmasını engelleyen E211 kodlu sodyum benzoat, benzoik asitten imal ediliyor. Özellikle C vitamini ile birlikte alındığında kanserojen benzen maddesine dönüşen bu katkı maddesi yüksek dozlarda insan sağlığını tehdit edebilecek bir zehire dönüşüyor. E211 kola, meyveli içecekler gibi bilinen bütün gazlı içeceklerde bulunuyor.

MAZI
27 05 2007, 17:00
Klasik tedaviden umut kesen kanser hastalarının durağı Çin

http://www.haber.gen.tr/habera...haberemail.asp?51F4236 (http://www.haber.gen.tr/haberadres/haberemail.asp?51F4236)

Sansli
02 06 2007, 17:00
19 yıl sonra komadan çıktı

Polonya'da kaza sonucu komaya giren demiryolu işçisi, 19 yıl sonra uyandı.

VARŞOVA - Polsat TV kanalının haberine göre, Jan Grzebski adlı işçiye 1988 yılında vagon çarptı. Darbe yüzünden beyninde tümör gelişen işçi, konuşamaz ve kıpırdayamaz hale geldi.


Aradan bunca yıl geçtikten sonra hayata dönen Grzebski, Her şeyi duydum, her şeyi gördüm. Doktorlar bana bir-ki ay ömür biçmişti diye konuştu.

Hayatını karısına borçlu olduğunu belirten demiryolu işçisi, Benimle hep ilgilendi. Hayatımı o kurtardı dedi.

Kaza olduğu sırada 4 çocuğu bulunan Grzebski'nin bugün 11 torunu var.

Grzebski komaya girdiğinde Polonya'da komünistler iktidardaydı ve ülkede kıtlık hükmünü icra ediyordu. Bugünse Polonya AB ve NATO üyesi...

Grzebski, kendisini en çok şaşırtan şeyin, herkesin cep telefonuyla dolaşması olduğunu söyledi, ama şunu söylemekten de geri kalmadı:

Ama biliyorum ki, sızlanmaya hakkım yok...

Sansli
02 06 2007, 17:00
64 yıllık kurşun sonunda çıkarıldı

Çin'de bir kadının İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana kafasında bulunan kurşun nihayet çıkarıldı. Sürekli baş ağrısı çeken kadın, 64 yıl sonra kafasındaki kurşundan kurtularak rahatladı.

Çin'de 77 yaşındaki Jin Guangying, tam 64 yıldır baş ağrıları çekiyordu. Hatta bu baş ağrıları nedeniyle zaman zaman anlaşılmaz sözler söylemeye başlıyordu.

Bu şikayetleri üzerine ailesi Jin Guangying'i kontrol için hastaneye ***ürdü. Hastanede röntgene sokulan Jin Guangying'in kafasında bir kurşun olduğu tespit edildi.

Kurşunun Jin Guangying'in kafasına 64 yıl önce İkinci Dünya Savaşı sırasında Japon askerlerinin saldırısına uğradığı sırada saplandığı anlaşıldı.

Jin Guangying'in, 13 yaşında Japon ordusuna karşı savaşan babasına yiyecek ***ürürken başından vurulduğu ancak bunun o tarihte fark edilmediği ortaya çıktı.

Kurşun, tam 64 yıl sonra 4 saatlik bir ameliyatla kadının kafasından çıkartıldı. Yıllardır katlandığı baş ağrılarından kurtulan Jin Guangying, hastaneden taburcu olduktan sonra halen yaşadığı köye geri döndü.

MAZI
07 06 2007, 17:00
Iste daha sağlıklı fast-food'un sırları

Yüksek kalorili ve sağlıksız kabul edilmesine karşın, giderek yaygınlaşan fast-food alışkanlığı, uzmanları harekete geçirdi. ABD'deki Mayo Clinic tarafından hazırlanan rapora göre, mönünüzde yapılacağınız küçük bir değişiklikle, sağlıklı beslenme konusunda ilk adımı atabilirsiniz. İşte uzmanlardan fast food tiryakilerine altın öğütler:


Porsiyonları küçük tutun: Gittiğiniz fast-food restoran birden fazla boyut seçeneğine sahipse öncelikle en büyük olanından uzak durun, patates kızartmasının boyutunu küçültün.


Yan ürünleri sağlıklı seçin: Pizza ve patatesten oluşan mönüde, patatesi salata ile değiştirmek, öğünün kalori değerini yarıya indirmenizi sağlar.


Yeşil seçeneklere yönelin: Yağda kızartılmış et ya da tavukla süslenen bir salatanın, sağlıklı bir öğün olarak değerlendirilemeyeceğini belirten uzmanlar, 'daha sade ve yeşil' salatalar tüketilmesini öneriyor.


Pişirme yöntemine önem verin: Yemeğin nasıl piştiğine dikkat etmek ve tercihleri buna göre yapmak öncelikli koşul.


Kendi mönünüzü yaratın: Restoranın sunduğu mönüyü aynen kabul etmeyin. Özellikle yan ürünlerde farklı tercihleri aklınıza getirmelisiniz.


İçeceklere dikkat: Bol çeşitli bir mönünün yanında 'masum' duran büyük boy asitli içecek, tek başına diyetteki bir kişinin bir öğünde alması gereken kaloriye mal oluyor.

MAZI
07 06 2007, 17:00
Körlük tarihe karışıyor

Uzmanlar, yaşlanınca hasara uğrayan retinayı kök hücrelerle onarmayı başardı. Yöntem 5 yıl içinde katarakt ameliyatı kadar yaygınlaşacak

İNGİLİZ bilimadamları, kök hücre yöntemiyle körlük tedavisinde başarıya ulaştılar. Uzmanlar, sadece 45 dakikalık bir operasyonla, hasarlı retina tabakasını kök hücrelerinden elde edilen hücrelerle onararak görme kaybını ortadan kaldırdılar. Sheffield Üniversitesi uzmanları, kök hücre tedavisinin 5 yıl içinde katarakt ameliyatı kadar yaygınlaşıp ucuzlayacağını ifade ederek, Milyonlarca kişi yeniden görme imkanına sahip olacak dedi.

14 milyon hasta var

Yeni yöntemle 60 yaş üzerindeki nüfusun yüzde 25'ini etkileyen maküler dejenerasyon (AMD) yani halk diliyle sarı nokta hastalığı tedavi edilebiliyor.
Operasyonda gözün retinasına ışığa duyarlılığını kaybeden sinirlerin arasına kök hücreler enjekte ediliyor. Kök hücreler sağlıklı optik sinirlere dönüşerek yeniden görme yeteneğinin ortaya çıkmasını sağlıyor. Sadece Avrupa'da yaşlılığa bağlı olarak kör olanların sayısının 14 milyondan fazla olduğu belirtildi.

Sansli
08 06 2007, 17:00
EGE Üniversitesi'nden YENİ KULAK

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak-Burun-Boğaz Hastalıkları Anabilim Dalı'nda uygulanan bir yöntemle kulak yapıyorlar.


Doğumsal anomali olarak bazı durumlarda bebeğin tek kulaklı olarak dünyaya gelebildiğini açıklayan Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak-Burun-Boğaz Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof.Dr.Fazıl Apaydın, Kaburgadan kıkırdak alarak, 4 aşamalı bir ameliyat neticesinde yeni baştan bir kulak yapabiliyoruz. Ameliyat 3 ay arayla yapılıyor. 1 yıl sonunda hasta yeni bir kulağa kavuşmuş oluyor dedi. Bu tür ameliyatların çocuk 6 yaşında iken okul öncesi dönemde gerçekleştirildiğini açıklayan Prof.Dr.Apaydın, 6 yaşındaki çocuğun kulağı yetişkin bir kulak boyutuna erişiyor. Kulak kepçesini oluşturduktan sonra, yeni bir kanal açıp işitme sağlanmaya çalışılıyor. Bu sayede hastalar yeni bir kulağa kavuştukları gibi işitme fonksiyonunun da sağlanması çalışılıyor diye konuştu. Doğumsal anomaliler dışında travma sonrasında kulağın kopması durumlarında da yeni bir kulak yapabildiklerini açıklayan Prof.Dr.Fazıl Apaydın, İleri yaşlarda da kansere bağlı kulağın alınması durumunda benzer operasyonları gerçekleştiriyoruz dedi.

Sansli
13 06 2007, 17:00
* Baş dönmesini hafife almayın
http://www.hurriyet.com.tr/saglik/6699771.asp

* Kalp krizi geçirenlere müjde!
http://www.hurriyet.com.tr/saglik/6700343.asp

* Kansere uzay neşteri
http://www.hurriyet.com.tr/saglik/6701639.asp

* Her türlü giribe karşı aşı
http://www.hurriyet.com.tr/saglik/6700245.asp

* Kayısı kalbi ve gözleri koruyor
http://www.hurriyet.com.tr/saglik/6686543.asp

* Kavun yiyin sinirleriniz yatışsın
http://www.hurriyet.com.tr/saglik/6693255.asp

whitesnow
21 06 2007, 17:00
Vücudunuzu toksin çöplüğü yapmayın

Detoks ihtiyacını belirlemeden önce toksinlerin neden ve nasıl oluştuklarını bilmek gerekiyor.

Vücudun bu toksinlerden arınma yollarını öğrenmekte de fayda var. İnsan vücudu sürekli olarak çalışan, üreten, trilyonlarca hücrenin müthiş bir iş birliği içinde görev yaptığı mükemmel bir varlıktır. Bu olağanüstü varlık yiyeceklerle aldığı kaloriyi enerjiye çevirmek, ihtiyaçlarını sürekli olarak yenilemek, üretmek ve tüketmek üzere kurgulanmıştır. Bu sistem ihtiyaç duyduğu havayı, suyu ve besin maddelerini doğadan temin ettiği sürece tık bile demeden size sabırla ve sadakatle hizmet eder. Bu süreçte bir takım atık maddelerinin oluşması yani zararlı bazı toksinlerin meydana gelmesi normaldir. Bu toksinler solunum yoluyla (karbondioksit gibi), böbreklerle (ürik asit, keton cisimleri, üre gibi), cilt yoluyla (bazı mineraller ve paslandırıcı atıklar) veya karaciğer-safra sistemi yoluyla vücudunuzdan uzaklaştırılır.

DOĞAL DETOKS SİSTEMİNİZE İYİ BAKIN

Yukarıda anlatılanların özeti insan vücudunun zaten başarılı bir detoksifikasyon sistemi ile toksinlerden arındırma yöntemleri ile donatıldığıdır. Gerçekten de şanslı ve mükemmel üretimleriz. Mükemmel doğal detoks sistemlerine sahibiz. Ama bu sistemlerin iyi işlemesi için bazı önlemler ve biraz kişisel dikkat gerekiyor. Eğer sisteminize detoks organlarınızın gücünden daha fazla toksin yüklerseniz, toksin üreten yiyecek-içecekleri, toksin yüklü besinleri vücudunuza dahil ederseniz veya detoks organlarınızdan birinin görevini yapamaz hale getirirseniz, vücudunuz kısa sürede bir toksin çöplüğüne dönecektir.

Sayısız toksin var

Yiyecek-içeceklerle vücudumuza dahil ettiğimiz toksinlerin pek çok çeşidi var:

l Alkol

l Sigara

l Fazla miktarda kafein

l Besinlere eklenen boyalar, renk maddeleri ve diğer kimyasallar

l Besinlere bulaşan cıva, kurşun gibi ağır metaller, hormonlar, antibiyotikler, böcek zehirleri

l Çamaşır-bulaşık deterjanlarının artıkları

l Egzoz gazları, sigara dumanları ve diğer endüstriyel kaynaklı gazlar, güneş ışınlarının fazlası

l Parfümler, kalitesiz kremler

l Gereksiz yere kullanılan ağrı kesici, antibiyotik, antidepresanlar gibi ilaçlar, bitkisel bazı ürünler

l Ateşte yakılmış ızgaralar, barbeküde pişirilmiş etler

l Çoğu fast food ürünler

l Derin tavalarda kızartılarak hem lezzeti hem de toksin miktarı artırılan yiyecekler

l Kötü üretilmiş pasta, bisküvi, kurabiyeler ve bütün cipsler


Bu son saydığımız ürünlerin bazılarında bulunan kanserojen maddelerin nitrozaminlerin ve trans yağların da ciddi birer toksin olduklarına kuşku duyulmuyor. Siz bu listeyi daha da uzatabilirsiniz. Listedekileri genişlettikçe bedeninizin nasıl olup da bu kadar çok toksinle başa çıktığına gerçekten şaşırabilirsiniz.

Hızlı zayıflatan diyetler hastalandırıyor

Hızlı zayıflatan diyetler asla kalıcı bir zayıflama sağlamazlar. Bu diyetlerin uygulanabilmesi için çok fazla kalori kısıtlaması gerektiğinden, vücudunuz için gerekli olan pek çok maddeden mahrum kalırsınız. Diğer taraftan biyoritmine aykırı bir süreç başladığından metabolizmanızı da bozarsınız. Hızlı zayıflatan diyetler ile verdiğiniz kiloları en kısa zamanda geri alırsınız. Kilolarınızı geri almakla kalmaz, başladığınız noktaya göre daha da fazla şişmanlarsınız. Bu diyetlerin kansızlığa, saç dökülmesine, baş ağrısına, aşırı yorgunluğa, adet düzensizliklerine, cinsel güç kaybına, cilt döküntülerine ve depresyon benzeri ruhsal sorunlara yol açabileceği de biliniyor.

Size önerilen diyet listesiyle haftada yarım ila 1 kg'dan fazla kilo kaybı yapabileceği iddia ediliyorsa o programı asla uygulamayın. Eğer kısa zamanda hızla zayıflamak istiyorsanız yapacağınız en doğru şey makul düzeydeki kalori kısıtlamasını aktivite ile sağlayacağınız kalori harcaması ile desteklemelidir. Unutmayın eğer gereğinden hızlı zayıflarsanız, hasta ve sağlıksız biri olabilirsiniz.

Sadece yüzünüze değil ellerinize de özen gösterin

Çoğu kadın pek farkına varmaz ama yaşlarının en kolay belirlendiği yer elleridir. Elleri yaşlanma sürecinden korumak neredeyse yüzü korumaktan daha güçtür. Eğer cilt yaşlanmasına karşı korunma arzuluyorsanız ellerinize de özen gösterin. El sırtı ve bilek bölgesini koruyan, nemlendiren, yenileyen ürünlerden istifade edin. Bu ürünlerde en çok etkili olan kimyasal maddeler Glikolik asid, Azelaic asid, Salisilik asid, Kojik asid, Koenzim Q10'dur. Glikolik asit muhteşem bir cilt yenileme ajanıdır. Kırışıklık ve çizgilerin iyileşmesini, yumuşaklığın geri dönmesini sağlar. Azelaic asid güneş ışınlarına bağlı olsun olmasın, kahverengi lekeleri azaltabilen bir kimyasaldır. Ayrıca cilde esneklik de kazandırabilir. Kojik asit de güçlü bir pigment hafifleticisi olarak kahverengi lekeleri yok etme becerisindedir. Bazı ürünlerde pigment azaltıcı olarak kojik asit yerine hidrokinon ürünleri kullanılır. KoenzimQ10 güçlü bir antioksidan olarak el losyonlarının ve kremlerinin çoğunda yer alır.

Oynak kan basıncı yüksekliği nedir

Kan basıncının geçici ama sık yükselmesi rahatsız edici bir durumdur. Tıp dilinde labil hipertansiyon adıyla tanınan bu durum çoğu kez bir süre sonra kalıcı hale gelecek olan bir hipertansiyon sorununa işaret eder. Yani, labil hipertansiyon ileride ortaya çıkabilecek kalıcı bir hipertansiyonun işaret fişekleri olabilir.

Bu deyim kan basıncındaki ufak tefek oynamalardan çok büyük oranda yükselmeleri ifade etmekte kullanır. Kan basıncında strese, çevre sıcaklığına, yoğun aktiviteye, vücudun duruş bozukluğuna bağlı geçici oynamalarda bu teşhis kullanılmamalıdır. İnatçı kan basıncı oynamaları belirlendiğinde, kan basıncının 24 saatlik takibi yapılmalı kuşkulu durumlarda başta böbrek hastalıkları olmak üzere hazırlayıcı diğer faktörler araştırılmalıdır. ealtinel@yasasinhayat.org

Kaşıntı ciddi sorunların habercisi olabilir

Bahar aylarıyla beraber çoğu kişide bir kaşınma hali baş gösterir. Ancak bu rahatsızlık verici durumun bir alerjiden mi, böcek sokmasından mı yoksa altta yatan daha ciddi bir sorundan mı kaynaklandığını kestirmek çoğu zaman güç olur. Eğer siz de kaşıntıdan şikayetçiyseniz, kaşıntılı alanı kazımaktan kaçının ve tırnaklarınızı kısa kesin. Kaşıntılı bölgeye soğuk kompres uygulayın ve aşırı sıcaktan kaçının. Hafif, bol ve cildinizi tahriş etmeyecek türden giysiler tercih edin. Kaşıntınız çok şiddetliyse bir cilt uzmanıyla görüşmeniz olası rahatsızlıkları önlemeniz açısından önem taşır. Bu nedenle bir doktor desteği almak en doğru çözüm yoludur.

ehattat@yasasinhayat.org

Zayıflatan yaz

Yazın daha çok sebze ağırlıklı besleniyorum. Bu sistem bana hep kilo verdirir. Ayrıca sıcaklar nedeni ile iştahım da azalıyor. Ancak kilo kaybım kalıcı olmuyor. Hangi besinleri daha fazla tüketmeliyim?

Havaların ısınması ile birlikte hepimizde doğal bir zayıflama süreci başlamış olabilir. Aslında birçok kişinin de zayıflama işini yaza saklamasının önemli nedenlerinden biridir iştahdaki azalmalar. İştah azalmasını fırsat olarak değerlendirip sadece meyve ve sebze ağırlıklı beslenme vücutta yağdan çok sıvı kaybına neden olarak tartıda sizi mutlu edebilir. Özellikle egzersiz yapmayanlar için bu sıvı kaybı eylülden itibaren vücut yağ oranlarında artmalara neden olabilir. Bu nedenle sebze ve meyve ağırlıklı bu beslenme planında proteinli yiyecekleri de ihmal etmeyin. Meyveli yoğurt, ton balıklı salata, mercimekli semizotu, sebzeli omlet de tüketebilirsiniz. İşte size bir tarif;


Nohutlu yaz salatası (250 kalori)

4 yemek kaşığı haşlanmış nohut, 1 adet taze soğan, 1 adet salatalık, 1 adet domates, 2 dal maydanoz, 1 dal nane, yarım demet roka, 1 diş sarmısak, 1 tatlı kaşığı zeytinyağı, 1 tatlı kaşığı limon suyu, 1 çay kaşığı sirke, tuz, kekik, kırmızıbiber.

Hazırlanışı:

Domatesi ve salatalığı dilimleyin. Rokayı temizleyin. Soğan ve sarmısağı temizleyip ayrı ayrı kıyın. Üzerlerine kıyılmış sarmısağı serpiştirin. Nohut, roka, soğan ve salatalığı ilave edin. Üzerine domates dilimlerini dizip nane ve maydanoz yapraklarıyla süsleyin. Zeytinyağı, limon suyu, sirke, tuz, kekik ve kırmızıbiberi karıştırıp salatanın üzerine gezdirerek dökün. Servis yapın.

Sansli
24 06 2007, 17:00
Hemoroid tedavisinde Türk çözümü

İzmir Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi 3. Cerrahi Kliniği doktorları, hemoroid ameliyatlarında kullanılacak yeni bir anaskop geliştirdi.

İzmir Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi 3. Cerrahi Kliniği Şefi Doç. Dr. Okay Nazlı, geliştirdikleri anaskopun daha az kan kaybı, daha az acı ve daha erken iyileşme olanağı
sağlaması bakımından önemli olduğunu belirtti. Yöntemi Japonya'da önümüzdeki ay düzenlenecek olan Uluslararası Cerrahi Kongresinde dünya cerrahlarına tanıtacaklarına dikkati çeken Nazlı, şunları söyledi: Yöntemi ideal olarak uygulamak için çevre dikişini hep aynı uzaklıktan ve uygun kalınlıkta geçmek gerekir. Hemoroid pakeleri ve rektumun gevşek mukozası mevcut anoskopların içine dolarak iğnenin dönüş hareketini kısıtlayabilir, ayrıca dikiş geçilirken kanama olursa durum daha da zor hale gelir. Bu sıkıntıları aşmak için bu anaskopu geliştirdik. Yeni anoskop üç parçadan oluşmaktadır. Ön parça üstü açık bir boru şeklinde olup uca doğru giderek daralır ve bu sayede rektuma kolayca yerleştirilebilir. İkinci parça ön parçanın üstünü kapatıp açmak için kullanılan bir kayar kapaktır. Arka parça ise içine laparoskopik cerrahide kullanılan 10 mm'lik sıfır derece teleskop yerleştirilebilen içi boş bir sap taşır.

Nazlı, yeni yöntem sayesinde hem ameliyat alanının ışıklandırıldığını hem de görüntünün monitöre aktarıldığını belirtti. Anoskopta ayarlanabilen açıklıktan içeriye girilerek mukozaya dikiş geçilebildiğini ifade eden Nazlı, anoskopun saat yönünde çevrilerek dikişe devam edildiğini, bu sayede hep aynı uzaklıktan geçilerek başlangıç noktasına ulaşıldığını ve çevre dikişinin tamamlandığını kaydetti. Nazlı, teleskop sayesinde görüntü monitöre aktarılabildiği için asistanın ameliyatı monitörden izleyebildiğini ve cerrahın görme alanını daraltmadan ona yardım edebileceğini belirterek ameliyathanede bulunan asistanların ameliyatı monitörden izleyebilmelerinin ve ameliyatları kaydederek cerrahi eğitim için kullanmalarının da mümkün hale geldiğini söyledi.

Anoskopu kliniklerinde görevli Doç. Dr. Ali Doğan Bozdağ ile birlikte uzun süre çalıştıktan sonra geliştirdiklerini belirten Nazlı, klasik anaskoplarda mukozayı dikmenin zor olduğunu, bunun da kan kaybına, çok ağrıya ve geç iyileşmeye neden olduğunu kaydetti. Nazlı, yeni anoskopla yaptıkları hemoroid ameliyatları sonrası hastanın kendisini kısa sürede toplayarak iyileştiğini ve hastaları daha erken taburcu etmeye başladıklarını belirtti.

MAZI
27 06 2007, 17:00
Kenenin sebep olduğu 3 yeni hastalık bulundu

Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Veteriner Fakültesi Parazitoloji Bölümü uzmanları, zehirli kenelerden insanlara bulaşabilen 3 tür hastalık daha tespit etti.

Babezioz (sığırlarda kan işeme, koyunlarda ağrıma ve sıtma) ve anaplazmoz (yüksek ateş) ve talveiyoz adı verilen hastalıklar, dalak operasyonu geçirenler, kanser hastaları ve HIV virüsü taşıyanlar için ölüm tehlikesi meydana getiriyor. Bu hastalıkların sağlıklı insanlara bulaşma ihtimali ise düşük. OMÜ öğretim üyesi Yard. Doç. Dr. Mustafa Açıcı, Samsun, Sinop, Kastamonu, Amasya, Tokat ve Ordu'da kene kaynaklı hastalıkların tespit edilmesi amacıyla 1 yıldır araştırma yaptıklarını söyledi. Açıcı, hayvanlarda ölümlere sebep olan hastalıklardan babezoiozun babesiadivergens ile babesiamicroti türleri ile anaplasmoz hastalığının insanlara da bulaşabildiğini tespit ettiklerini dile getirdi. Açıcı, Şu an bireysel önlemler almak gerek. İnsanlar, tedbiri elden bırakmamalı. dedi.

Bu arada, Sivas'ta kene ısırdığı için İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi Hastanesi ve Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde tedavi altına alınan M.Ç.'nin (67) vefat ettiği öğrenildi.

MAZI
27 06 2007, 17:00
Hastaneler 1 Temmuz'da ücretsiz

Sağlık Bakanı Recep Akdağ, 1 Temmuz'dan itibaren birinci basamak sağlık kuruluşları ile benzeri kuruluşlarda verilen bütün hizmetlerin ücretsiz olacağını açıkladı.

http://www.samanyoluhaber.com/...ide=1&hid=56562&sec=15 (http://www.samanyoluhaber.com/index.php?khide=1&ghide=1&hid=56562&sec=15)

whitesnow
03 07 2007, 17:00
Tümör balonunu duşta keşfetti

Duş alırken, fıskiye içinde genişleyerek suyu parçalayan fiber plastikten esinlenen Prof. Dr. Yalçın Karakoca, kanser hücrelerini mekanik olarak parçalayarak temizleyen 'fiber balon'u geliştirdi.

Kanser üzerine önemli araştırmalara imza atan Prof. Dr. Yalçın Karakoca, kanser hücrelerini mekanik olarak parçalayarak temizlemeye olanak tanıyan buluşuyla tıp dünyasında yeni bir çığır açtı. Prof. Dr. Karakoca, akiğer kanseri hastalarının, lazere gerek kalmadan, sadece 12 dakikada ameliyat edilmesine olanak tanıyan buluşuna bir banyo fıskiyesinin esin kaynağı olduğunu söyledi. Prof. Dr. Karakoca, bu olayı, Duş alırken, fıskiye içinde genişleyerek suyu parçalayan fiber plastik ilgimi çekti. Fiber plastik, fıskiyenin içinde bu kadar genişleyebiliyorsa bu bir balon halini alabilir ve bu yöntem hava yolları içinde aynı şekilde kanser hücrelerini parçalayabilir diye düşündüm. Bu düşüncemi aktardığım mühendisler de fiber balonu üreterek tıp dünyasına kazandırdı sözleriyle anlattı.

AMERİKALILAR TALİP

Çamlıca Medicana Hastanesi'nde akciğer kanseri hastalarını, geliştirdiği teknikle ameliyat etmeye başlayan Prof. Dr. Karakoca, tıp otoritelerinin dikkatini çekti. Dünyanın en ünlü kanser araştırma ve tedavi merkezlerinden Amerika Huston'daki M.D Anderson Merkezi doktorları, uygulamayı izlemek üzere Türkiye'ye geldi. Prof. Dr. Karakoca, Amerikalı doktorların da izlediği ameliyatta kendi geliştirdiği fiber balon tekniğini kullanarak, akciğerinin sağ alt lobu tıkalı olan bir hastayı tedavi etti. 12 dakika gibi kısa sürede tamamlanan ameliyatta, ur bölgesine gönderilen balon şişirildi ve urlar parçalandı.

Bu bir devrim

Prof. Dr. İzzettin Barış, öğrencisi Prof. Dr. Yalçın Karakoca'nın son buluşunu, tıpta yeni bir dönemin başlangıcı olarak nitelendirdi. Prof. Dr. Barış, Bir Türk doktoru, devrim niteliğinde bir buluşa imza attı dedi.

Teknik nasıl uygulanıyor

Fiber balon, fiber ipliğin içine yerleştirilen plastik bir balondan oluşuyor. Yarı çapı 2.5 milim olan fiber, ilk olarak hastanın akciğerde kanserli bölgesine gönderiliyor. Hastanın hava yollarını kapayarak soluksuz kalıp ölmesine neden olan bölgeye geldiğinde işlem başlatılıyor ve fibere oksijen veriliyor. Kanser bölgesinde, fiber ipliğin içine yerleştirilmiş plastik balon, oksijenin etkisiyle yaklaşık 20 milim çapına ulaşıyor. Bu sayede şişme ile genişleyen alanda kanser hücreleri parçalanıyor. Dağıtılan kanser hücreleri aspiratör ile çekilerek işlem 10-15 dakika gibi inanılmaz kısa bir zamanda sona eriyor

MAZI
08 07 2007, 17:00
Kök hücre araştırmaları için merkez!

Kök hücre konusunda araştırma ve geliştirme çalışması yapacak olan Onkim Periferik Kan Kök Hücre Araştırma ve Geliştirme Merkezi açıldı.

Sanayi ve Ticaret Bakanlığı'ndan yapılan açıklamaya göre, Bakan Ali Coşkun tarafından açılan merkez, KOSGEB'in İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) bünyesindeki Teknoloji Geliştirme Merkezi'nde (TEKMER) faaliyet gösterecek.

Onkim, kök hücrelerini, bağışıklık mekanizması hücrelerini ve plazma proteinlerini kullanarak kanser tedavisinde yeni imkanlar açmak, anti-aging alanında yaşlanma yerine aktif yıllanmayı sağlamak, nöroloji alanında özellikle felçli hastalarda yeni gelişmeler elde etmek, kök hücreleri kullanarak organ ve yeni diş üretimi amacıyla Ar-Ge faaliyetinde bulunacak.

Imbat
09 07 2007, 17:00
Kanserin erken tanısında umut

Sindirim sitemi hastalılarının erken tanısında kullanılan yeni yöntem hastalara umut vaadediyor.

Sindirim sistemi hastalıklarının ve özellikle mide-barsak kanalı kanserlerinin erken tanısının, endoskopi kullanılarak mikroskobik olarak görüntülenmesini sağlayan ''Endomikroskopi'' sayesinde daha hızlı ve doğru şekilde yapılabileceği, böylece tıp alanında büyük bir hayalin gerçekleşmiş olduğu bildirildi.

''Endomikroskopi''yi meslektaşlarına tanıtmak üzere Bursa'ya gelen Alman bilim adamı Prof. Dr. Martin Goetz, AA muhabirine yaptığı açıklamada, biyopsi almadan işlem anında tanı konulmasını sağlayan sistemin, özellikle gastrointestinal (mide-barsak kanalı) kanserlerin erken tanısında büyük bir umut kaynağı olduğunu söyledi.

Bu yöntemde, sindirim sisteminin aynı anda mikroskobik olarak incelenmesinin mümkün olduğu belirten Prof. Dr. Goetz, şöyle devam etti:

''Endomikroskopi, endoskopi esnasında dokunun bin kat kadar büyütülerek, histolojik görüntülerin alınması yöntemidir. Bu yöntem dünyada yeni yeni uygulanmaya başlamıştır. Türkiye'de henüz bu yöntem kullanılmamakta. Yöntemin Türk meslektaşlarım tarafından da kullanılması amacıyla Türkiye'ye geldim. Endomikroskopi, özellikle erken ve doğru tanıda yol gösterici olmaktadır. Önceden, canlı bir organizmada bakteriyi ya da organizmadaki birtakım lezyonları canlı olarak görmek bizim için hayaldi. Ama bu hayalimiz artık gerçek oldu. Dolayısıyla bu, tıp alanındaki müthiş bir gelişme.''

''ÇOK DENEYİMLİ GASTROENTEROLOGLARA İHTİYAÇ VAR''

Prof. Dr. Goetz, bu tekniğin kullanılabilmesi için derin patoloji bilgisi bulunan, çok deneyimli gastroenterologlara ihtiyaç olduğunu kaydetti.

''Endomikroskopi''nin ilk olarak bir Japon firması tarafından uygulandığını bildiren Prof. Dr. Goetz, bu tekniğin özellikle Almanlar tarafından daha çok geliştirildiğini ve kullanıldığını söyledi.

Prof. Dr. Goetz, ''Endomikroskopi''nin, normalde ''Gastoskopi'' ya da ''Kronoskopi''den prosedür olarak bir farkı bulunmadığını, bu yöntemlerin maliyetlerinin de aşağı yukarı aynı olduğunu belirtti.

Teknolojik hayattaki değişimlerle birlikte bu tür tekniklerin gelişmeye devam etmesini beklediklerini ifade eden Prof. Dr. Goetz, bu tekniğin de faydalarının anlaşılmasının ardından kullanımının dünya genelinde hızla yaygınlaşacağını söyledi.

Imbat
09 07 2007, 17:00
Sigarayı bıraktıran ilaç alkolde de etkili

Sigara bıraktırma ilacı champixin alkolü bırakmada da etkili olabileceği ortaya çıktı.

ABD'nin Kaliforniya Üniversitesi'nden araştırmacılar, Amerikan Pfizer ilaç firması tarafından geçen yıl piyasaya sürülen champixin etken maddesi vareniklinin (vareniclin) etkilerini fareler üzerinde denedi.

Tiryakilerin sigarayı bırakmasına yardımcı olan ilacın alkol bağımlılığını da azalttığı ortaya çıktı.

Vareniklinin beyindeki bazı alıcılara doğrudan etki ederek nikotin ihtiyacını azalttığı ve sigarayı bırakmada yardımcı olduğu daha önce yapılan araştırmalarda ortaya çıkmıştı. Bu bilgilerden yararlanan bilim adamları araştırma sonunda champixin aynı şekilde alkol bağımlılığında da işe yarayabileceğini gördü. 5 aydan fazla süre farelere önce alkol sonra vareniklin veren araştırmacılar bir süre sonra farelerin alkole çok az ilgi gösterdiğini, tedavi bittikten sonra da eskisi kadar alkol ihtiyacı duymadığını belirledi. Araştırma, ABD'nin saygın bilim dergilerinden Proceeding of the National Academy of Science'da yayımlandı.

Imbat
09 07 2007, 17:00
Çince uzun yaşamın formülü: 4N+1K

Bu ülke mallarının neden ucuz olduğu ve kalitesi tartışıladursun, biz size uzun yaşamanın sırlarını Çinli doktorun tavsiyeleri ile sunmak istiyoruz. Hangimiz uzun bir ömür sürmek istemeyiz ki? Üstelik ülkemizde insanlar kanser başta olmak üzere çaresi yok denilen pek çok hastalığın ilacını bulmak için akın akın Çin'e gidiyor, o ülkenin geleneksel tedavilerinden medet umuyor. Kitapta 100 Yıl Yaşamanın Sırları beş ana başlık altında anlatılıyor: Ne yersiniz? adlı bölümde yiyecekler ve beslenme ile ilgili öneriler, Nasıl iyileşirsiniz?de şifalı otlar, ilaçlar ve iksirler, Neredesiniz? bölümünde çevre, ekoloji ve toplum, Ne yapıyorsunuz?da egzersiz, yaşam biçimi ve gençleştirme, Kimsiniz? başlığını taşıyan bölümde de katılım, ilişkiler, sevgi, evlilik ve inanç konuları ele alınıyor. Kitaptaki önerilerin hepsi mutlu ve uzun bir yaşam vaat ediyor.

Dr. Maosnıhg Nı der ki:

Az ye, çok yaşa: 100 yaşındaki yaklaşık yüz kişinin beslenmesini araştırdıktan sonra pek çoğunun gösterişten uzak bir yaşam sürdüğünü gördüm. Dünyanın dört bir yanında yaşayan bu asırlık çınarların pek çoğu üç çeyrek kuralını uyguluyorlardı. Yani karınlarının üçte biri doyduğu zaman yemeği bırakıyorlar.

Melekotu; Çinli kadınların uzun yaşam sırrı: Çin'de ve Asya'da binlerce yıldan beri kadınlar sağlıklarını melekotuna borçlular. Melekotu kadınların doğurganlığını artırıyor, kan hücreleri üretiyor, kemikleri güçlendiriyor, saç-cilt ve tırnak sağlığının korunması için kullanılıyor.

En yeşil çimen, en iyi olmayabilir: Uzun yaşamak istiyorsanız bahçenize kimyasal ilaç ve yapay gübre kullanmayın. Onun yerine organik gübre ya da ahır gübresi kullanın.

Yatak odanız, kozanızdır: Hayatımızın üçte biri uykuda geçtiği için evde en önemli yer yatak odası. İdeal yatak odası girişten ve sokaktan uzakta sessiz bir köşede olmalı. Sade döşenmeli, hafif aydınlatılmalı.

Manevi inanç, hastalığı yenebilir: İnanç, içimizdeki huzuru bulmamızı, olanı kabul etmemizi ve beklentilerimiz ile gerçek arasındaki farkı bir noktada uzlaştırmamızı sağlar. Manevi inançlarıyla ölümcül hastalıkları yenmiş kişileri gözlerimle gördüm.

Mutlu bir evlilik: Uzun süren mutlu bir evliliğin verdiği duygusal ve ruhsal erişim, sıkıntıları ve güçlükleri savuşturmaya yardım eder. Araştırma sırasında yüz yaş üstündeki bütün erkeklerin mutlu bir evliliği olduğunu gördüm.

Uzun bir hayat için ipuçları

* Gündüz kral gibi, gece yoksul gibi ye

* Hafta içi otobur, hafta sonu etobur

* Toksinlerden arınmak için bol sebze

* Yemeden önce yiyeceklerinize banyo yaptırın

* Kozmetik: Yapay güzelliğin ağır bedeli

* Sevgi dolu bir aile, uzun bir ömür

* Uzun yürüyüşler uzun yaşam

* Egzersiz zamanı: Her zaman

* Uzun bir ömür için, yakarış (dua)

* Güneş: Hem dost hem düşman

* İyi bir uyku, uzun bir ömür

* Erken teşhis, ömür uzatır

* Hiç açgözlü asırlık çınar yoktur

Imbat
09 07 2007, 17:00
Ağrılarınızdan yüzerek kurtulun

Yaşam kaynağı su, yüzyıllardır hastalıkların tedavisi için kullanılıyor.

Suya dokunmak, sinir uçlarını uyardığı için migrenden kas tutulmalarına kadar pek çok rahatsızlıkta etkili. Hidroterapiden buğu tedavisine, oturma banyolarından fizik tedavi uygulamalarına kadar pek çok alanda faydalanılan suyun her hali şifa kaynağı. Su sesinin bile psikoloji üzerindeki rahatlatıcı etkisi biliniyor.

TÜM KASLAR ÇALIŞIYOR

Saatte ortalama 500 kalori yaktıran yüzme, omuz, boyun ve bel ağrılarına da çözüm sunuyor. Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon alanındaki çalışmalarını, spor hekimliği yaklaşımı ile şekillendiren Uzman Dr. Cavit Meclisi, konu hakkında bilgiler verdi. n Yüzme vücudun hangi bölgelerini çalıştırır, faydaları nelerdir? Kasların tümünü çalıştırır ve kalpakciğer fitnesini artırır. Yerçekimini kaldıran bir spor olduğu için eklemlere yük binmez. Bu nedenle eklem sorunu olanlar da dahil olmak herkesin yapabileceği, kondisyon sporudur. Eklem ve kas ağrılarına çok iyi geldiği ve uzun süreli rahatlama sağladığı saptanmıştır.

OMUZ SAKATLANABİLİR

Yüzen birinin başka sporlar yapmasına da gerek var mıdır? Her sporun etkileri kendine özgüdür. Bu nedenle yapılan sporlar ve kişinin katıldığı aktiviteler çeşitli olmalıdır. Böylece eklemler, kaslar ve sinir sisteminin tüm parçaları çalıştırılır. Yüzme, kalça, diz ve omurgayı, tüm hareket alanı boyunca hareket ettiren bir spor değildir. Bu eklemlerle sorunu olanların, amaca yönelik egzersizler yapması daha etkili olacaktır. n Yüzerken meydana gelebilecek fiziksel rahatsızlıklar nelerdir? Yüzmede, en çok hareket eden eklem omuzdur ve vücudun en hareketli bölümü olduğu için sakatlanmaya yatkındır. Ayrıca balıklama atlarken başın dibe çarpması sonucu kafa travması ya da omurilik hasarı olabilir. Çok dikkat etmek gerekir.

DeliKasif
12 07 2007, 17:00
Ülserin çaresi bulundu

Türk doktorlar ülserin nedenini ve çaresini buldu. Büyük buluş Alman dergisinde yayınlandı.

ATATÜRK Üniversitesi Tıp Fakültesi Farmakoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyelerinden Doç. Dr. Halis Süleyman ve 5 kişilik öğretim üyesi ekibi, 'Nimesülidin anti ülser etki mekanizmasında alfa 2 adrenerjik reseptörlerinin indirekt rolü' çalışmasıyla, midedeki ülser hastalığının ortaya çıkış nedenini buldu. Doç. Dr. Süleyman, Vücuttaki adrenalin ve kortizon arasındaki dengenin bozulmasının ülsere neden olduğunu ortaya koyduk. Hastalığın tedavisi artık çok kolay olacak dedi.

Yaklaşık 15 yıldır ülser hastalığının nedenini araştıran Doç. Dr. Halis Süleyman, Farmakoloji Bölümünde görevli Prof. Dr. Fatma Göçer, Doç. Dr. Sait Keleş, Yrd. Doç. Dr Zekai Halıcı, Yrd. Doç. Dr. Ahmet Hacımüftüoğlu ve Araştırma görevlisi Eczacı Elif Çadırcı ile önemli bir buluşa imza attı. Son üç yıldır 'Nimesülidin anti ülser etki mekanizmasında alfa 2 adrenerjik reseptörlerinin indirekt rolü' başlıklı çalışma yaptıklarını anlatan Doç. Dr. Süleyman, ülser hastalığının, böbreküstü bezlerinin salgıladığı kortizon ve adrenalin arasındaki dengenin bozulmasından kaynaklandığını bilimsel olarak ortaya koyduklarını söyledi..

'RAHATLIKLA TEDAVİ EDİLEBİLECEK'

Ülser hastalığının birçok nedeni olduğunu ancak tedavinin kesin sonuç vermediğini anlatan Doç. Dr. Süleyman şunları söyledi:

Yaptığımız çalışmayla ülsere böbrek üstü bezlerinin salgıladığı iki hormon arasındaki dengenin bozulmasının neden olduğunu ortaya koyduk. Kortizon ve adrenalin hormonların antiülser özellikler taşıdığını da belirledik. Şimdiye kadar tam tedavisi yapılamayan ülserin kalıcı tedavisi için iki hormon arasındaki dengenin sağlanmasının önemini ortaya çıkardık. Artık iki hormon arasındaki dengeyi sağlayarak, ülser çok rahatlıkla tedavi edilebilecek.

ALMAN TIP DERGİSİNDE YAYINLANDI

Laboratuvar ortamında ve fareler üzerinde yaptıkları çalışmayla ilgili makalenin, Almanya'nın ünlü tıp bilim dergisi Naunyn-Schmiedeberg's Archives Pharmacology Dergisi'nde de yayınlandığını dile getiren Doç. Dr. Süleyman, makalenin yayımlanmasını N, yaptıkları çalışmanın önemini gösterdiğini kaydetti.

DHA

whitesnow
12 07 2007, 17:00
'Cam kız'ın zor kararı: Ağrılara dayanamıyorum, ayaklarımı kesin

Diyarbakır'da cam kemik hastası olan 22 yaşındaki Zeynep Güneri, daha rahat oturabilmek ve ağrılarından kurtulabilmek için doktorunun diz altından itibaren ayaklarının kesilmesi önerisini kabul etti.

Doğuştan cam kemik hastası (osteogenesis imperfecta) olan genç kızın vücudunda fiziksel gelişim bozukluğu bulunuyor. Hastalık nedeniyle dokununca kemikleri kırılan Güneri, rahat hareket edemediği ve oturamadığı için ailesi tarafından sadece bebek arabasında dolaştırılabiliyor.

Hayata sarılmak için 12 yaşından itibaren sadece tek elini kullanarak resim yapmaya başlayan ve kendi çabasıyla okuma-yazma öğrenen Güneri, kurumların desteğiyle 2 resim sergisi açtığını anlatıyor. Bir süre önce özel bir hastanede ortopedi ve travmatoloji uzmanı Bayram Özen'e, daha rahat oturmak ve ağrılarından kurtulmak için muayene olduğunu ifade eden Güneri, doktorunun korse verdiğini belirtiyor.

Engelliler Derneği Diyarbakır Şubesi'nce de akülü araba verileceğini duyunca çok mutlu olduğunu; ancak oturamayacağını düşündüğü için sevincinin kısa sürdüğünü belirten Güneri şöyle konuştu: Ben ağrılarımdan kurtulmak ve daha rahat oturmak için ameliyat olmaya karar verdim. Doktorum, 'Bu bacaklar sadece sana işkencedir. Eğer onları alırsan ileride daha rahat oturabilirsin. Protez bile takabilirsin' dedi. Şimdilik benim için protez bacak bir hayal; ama olsun. Ben rahat bir şekilde oturabilmek için, resim yapabilmek için, okula gidebilmek için her şeyi göze aldım. Şu an çok iyiyim ve mutluyum. Korkmuyorum. Ameliyat olacağım. Bir sivil toplum kuruluşunun ameliyat giderlerini üstlendiğini kaydeden Zeynep Güneri, tedavisinin kalan kısmı için de hayırseverlerden destek istedi. Ameliyat hazırlıklarının bitmesini bekleyen anne Ayhan Güneri de eşinin geçici işlerde çalışması sebebiyle kızının tedavisini tam olarak yaptıramadıklarını söylüyor. Ameliyat için endişeli olduğunu kaydeden anne Güneri, Kızımın daha kötü olmasından korkuyorum. diyor. Güneri'nin doktoru Özen ise hastasının resim yaptığı için oturma ihtiyacı duyduğunu, ilk önce korse vererek bu konuda destek olduğunu belirtiyor. Hastalığın genetik geçişli olduğunu ifade eden Özen, hastalıkla ilgili şu bilgileri veriyor. Kemiklerin bağ dokusunda problemler ortaya çıkar. Buna bağlı olarak büyüme bozuklukları meydana gelir. Hastanın kemikleri normal büyümediği için ve yeterli kolojen doku desteği sağlayamadığı için sürekli kırılır. Hasta yumurta kabuğu şeklinde bir kemik yapısına sahiptir. Bu yüzden en küçük bir travmada kırılır. Diyarbakır, aa

whitesnow
18 08 2007, 17:00
Çinliler insan organı klonladı

ÇİNLİ bilim adamlarının insan organı klonlayabildiği açıklandı. 'Çin haberleri' isimli internet sitesi, bilim adamlarının araştırmalar sonucunda 206 insan dokusu ve organını klonladıklarını bildirdi. Böylece Çinli bilimciler, vücutta hasarlı ya da bozuk olan bir organ dokusundan yeni organ elde edebiliyor ya da hasarlı olan organı tedavi edebiliyorlar.

Imbat
19 08 2007, 17:00
Kalp krizine karşı ayı üzümü

TRABZON - Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Orman Fakültesi Orman Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Lokman Altun: Rize'de likapa, Trabzon'da ligarba, lifos, Trabzon üzümü, Trabzon çayı, Artvin'de morsivit ve mahabak, Giresun'da ise çalı çiçeği diye adlandırılan ayı üzümü, idrar yolu enfeksiyonlarında antibiyotik etkisi göstermektedir. Ayı üzümü kalp krizi riskini azaltır ve taze olarak yenildiğinde kanı temizler. Kan şekerini düşürür lifli yapısı dolayısıyla bağırsak metabolizmasını düzenler ve kan kolesterolünü düşürür.

Imbat
20 08 2007, 17:00
Türkiye'nin doktor balıkları Singapur'da

SİVAS'IN Kangal ilçesindeki kaplıcalarda bulunan ve sedef gibi birçok deri hastalığının tedavisinde olumlu sonuçlar veren doktor balıklar, binlerce kilometre uzakta, Singapur'da ayak masajında kullanılıyor. 40 dakikalık ayak masajının ücretinin 20 dolar olduğu tesisin yetkilileri, hizmetten ancak özel randevu alarak yararlanılabildiğini belirtiyor.

MAZI
01 09 2007, 17:00
Hükümetten 2. sağlık hamlesi

Sağlık Bakanı Akdağ, hükümetin ikinci sağlık hamlesini açıkladı. Akdağ hastanelerde koğuşların kalkacağını oda sistemine geçileceğini söyledi. Bakan Akdağ, 2009'da da her ailenin bir doktoru olacağını kaydetti.

ÖZEL hastaneleri SSK'lılara açan, sigortalıların ilaç kuyruğu eziyetine son veren hükümet ikinci sağlık reformu için kolları sıvadı. Sağlık Bakanı Recep Akdağ, 60'ıncı hükümet döneminde hayata geçirilecek prestij projelerini star'a açıkladı. İlk iki hükümette görev yaptıktan sonra üçüncü AK Parti hükümetinde de yerini koruyan Akdağ, hastanelerin şehir içinden sağlık kampüslerine taşınacağını söyledi. 30-40 yıl önce hizmete açılan hastanelerin, artık sağlıklı hizmet veremez hale geldiğine dikkat çeken Akdağ, 'Önemli bölge şehirlerinde sağlık kampüsleri oluşturacağız. Başbakanımız buna çok önem veriyor' dedi. Akdağ, bu kampüslerin ilk olarak Van, Erzurum, Antalya, Trabzon, Samsun, Konya, İzmir, Kayseri ve Adana'da kurulacağını belirterek, 'Çok daha modern binalarda vatandaşımıza hizmet edeceğiz' diye konuştu.

SIKILANA İKİ KİŞİLİK ODA

HASTANE binalarının modern ve ferah olmasına büyük önem verdiklerini kaydeden Bakan Akdağ, şöyle konuştu: 'Bir hasta veya hasta yakını olarak hastaneye girdiğimizde geniş poliklinik alanlarımız olsun insanları orada karşılayalım, hasta yataklarının bulunduğu ortamlarda mutlaka banyo, tuvalet olsun istiyoruz. Sağlık kampüslerinde bir ya da iki yataklı odalar olacak. İki yatağın sebebi de şu: Her hastanın yanında yakını ya da refakatçisi olmuyor. Hastaların bir kısmı yanlarında bir arkadaş arzu edebiliyorlar. Şu anda bu oda tiplerinde yüzde 20'ye ulaşmış durumdayız. Yani 100 yatağın 20'si bu durumda. Bu dönemde de yüzde 50'lerin üzerini hedefliyoruz.'

AİLE HEKİMLİĞİ YAYILACAK

ÖNEM verdiği projelerden birinin de aile hekimliği olduğunu anlatan Akdağ, ilk olarak Düzce'de başlatılan ve Eskişehir, Bolu, Edirne, Adıyaman, Denizli, Isparta, Elazığ, Gümüşhane, Samsun, İzmir ve Sinop'ta devam eden uygulamanın yıl sonuna kadar 20 kente yayılacağını açıkladı. Sağlık Bakanı Akdağ, 'Bartın'ın yanı sıra Amasya, Manisa, Yalova, Bayburt, Çorum, Karabük ve Karaman da gelecek 2 ay içinde aile hekimliğine geçilecek' dedi.

HAVA AMBULANSLARI

2008'in ilk 3 ayında bu illere, Adana, Burdur, Osmaniye ve Erzurum'un da ekleneceğini ifade eden Akdağ, 'Toplam 24 ilde 16 milyon insan aile hekimliğinden faydalanacak. 2009 yılında da aile hekimliği tüm Türkiye'de uygulanan bir sistem haline gelecek' diye konuştu.


Karayolları ile müdahalede yetersiz kalınan durumlarda hava araçlarından faydalanma yoluna gideceklerini de dile getiren Sağlık Bakanı Akdağ, 'Belli bölgelerde konuşlandırmak üzere helikopterler, Ankara'da konuşlanmak üzere bir uçak olacak' dedi. Hava ambulansları, karayollarındaki önemli kazalar sebebiyle trafiğin tıkandığı ve yaralıların hastanelere ulaştırılamadığı durumların yanı sıra ağır kış koşullarında şehre hasta ulaştırma görevlerini yerine getirecek. Sağlık Bakanı, şöyle konuştu:

'Bunun belli bir prosedürü var. Karayoluyla taşımanın çok uzun olacağı veya imkansız olacağı şartlarda havayolunu kullanmanız gerekir. Türkiye'de hiç yoktu, bu yeni dönemde başlamış olacağız. Afetlerde ülkeler birbirlerine yardım ediyorlar. Tsunamide, Pakistan'daki depremde bizim sağlık ekiplerimiz çok önemli başarılar elde etti. Bu uçan ambulanslar gerektiğinde yurtdışındaki afetlere de gönderilebilecek...'


İLK MÜDAHALE HAVADA OLACAK


Sağlık Bakanı Recep Akdağ, bir uçak ve helikopterle hava ambulansı servisi kurulacağını belirterek, hastaya karayoluyla ulaşılamayan durumlar ile deprem, sel, yangın gibi doğal afetlerde hasta ve yaralılara ulaşılacağını ve ilk müdahaleyi havada yapılacağını söyledi.

STAR 02.Eylül.2007

whitesnow
13 09 2007, 17:00
Doktorlarımızın büyük başarısı

İZMİR - Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ) Tıp Fakültesinde bir grup doktor, dış kanamayı durduran ve deniz canlılarının kabuklarından elde ettikleri tozun (chitosan linear polymem) koyunların atardamarlarındaki kanamayı durdurduğunu gösteren araştırmalarıyla dünya tıp literatürüne girdi. Konu hakkında bilgi veren DEÜ Acil Tıp Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Gürkan Ersoy, kazalarda ve yaralanmalarda kanamanın büyük oranda ölümlere sebep olduğunu söyledi.

30 saniyede kanama durdu
Geçen yıl fareler üzerinde yaptıkları deneyde kanamayı durdurduklarını belirten Doç. Dr. Ersoy, Bu yıl da 36 koyun üzerinde gerçekleştirdiğimiz deneyde, koyunları uyutarak ve hiç acı çektirmeden kasık bölgesindeki atardamarları kestik. Normalde bu bölgedeki kanama çok zor durdurulur ve genellikle ölümle sonuçlanır. Ancak 'chitosan linear polymem' tozunu döktükten sonra kanama 30 saniye içinde durdu şeklinde konuştu. Doç. Dr. Ersoy, bu konuda yürüttükleri araştırmanın şimdiye kadar dünyada bu alanda yapılmış ilk çalışma olduğunu ve dünya tıp literatürüne girdiğini kaydetti. Doç. Dr. Ersoy şunları söyledi: Hayvanlar üzerinde kanamayı durdurduk, ancak insanlarda kanamayı durduruyor diye bir iddiamız yok. Gönüllü olan insanlar üzerinde denenebilir.

Sansli
29 10 2007, 18:00
Belimiz neden ağrır?

Havalar soğudukça, telefonlarımız sabah erken saatlerde çalar ve arayan, ''Ne oldu anlamadım, herhalde ters bir hareket yaptım. Belime bir ağrı saplandı, kıpırdayamıyorum'' der. Bu telefonlar yazın seyrek olur, kışın havalar soğudukça artar. Gelin hep birlikte bakalım insanın sırtı, beli niye ağrır, aniden.

İnsan omurgası omur adı verilen 33 adet küçük kemik, bunlar arasında destek görevi yapan disk denilen yumuşak doku ve kemiklerin bir birine bağlayan baÇ ve kas dokusuyla tam bir yelkenli direği gibidir. Bu yapısıyla omurgada her elemanın bir görevi vardır ve bunlar uyum içinde çalışır. Bu elemanlardan birinin görevini tam yapmaması halinde, ağrı duyarız.

İnsan vücudunun her yöne hareket edebilen iki bölgesi bel ve boyun bölgesidir. Boyun bölgemize pek fazla yük binmediğinden, bu bölgede pek fazla sorun çıkmaz. Ancak gerek vücudun ağırlığı gerek çalışırken zorlamalar sonucunda belimizde incinmeler oluşabilir. Bu hassas bölgedeki incinmelerin iyileşmesi ise uzun zaman ister.

Bel incinmelerinin nedenleri araştırıldığında, pek çok hasta ilk yakınmaların vücutlarının soğuk olduğu bir dönemde, örneğin çalışmaya başlarken meydana geldiğini söyler. Hatta sabah evinden çıkarken ayakkabısını bağlamaya eğildiğinde, belini incitenlerin sayısı küçümsenmez. Bununla birlikte:

- Zayıf ve güçsüz kaslar,
- Bilinçsizce yapılan yanlış hareketler,
- Aşırı şişmanlık ağrıya yol açan etkenlerdir.

Yatağınız nasıl olmalı?

İyi bir yatak vücudun gömülmesini engelleyecek kadar sert, vücut hatlarını koruyacak kadar rahat olmalıdır. Yastık çok yüksek olmamalı, baş ve boyuna normal pozisyonunu verdirecek yükseklikte olmalıdır. Yatarken, bacaklarınız arasında küçük bir yastık, bel ağrısında dostunuz olabilir. Dizler arasına bir yastık konularak yan yatmak veya dizlerin arkasına bir yastık yerleştirilerek sırtüstü yatmak sizi rahatlatabilir.
Burada çok sık yapılan bir yanlış, reflü şikâyetleri olduğunda, baş altına konan yastıkların yükseltilmesidir. Yastığı yükseltmenin reflüye zararı olabilir. Vücut, yüksek yastıktan aşağı doğru kaydığı için mide hizasından bükülür. Mide içi basınç artarak, şikâyetler daha da artabilir.

Bacaklarınız güçlü kaldıraçlardır

Güçlü kasları ve güvenli kaldırma tekniği sayesinde vücut, ciddi ağırlıklar kaldırabilir. Tabii yaş ilerledikçe bu tip ağırlık kaldırmalara çok dikkat etmek lazım. Özellikle belirgin osteoporozu, yani kemik kalsiyum kaybı, olan kişiler, ağırlık kaldırma sırasında, kendi kendine, omurga kırıklarına sebep olabilirler. ''Ben erkeğim, bir şey olmaz'' demeyin. Osteoporozun erkekler için de kadınlar kadar tehdit edici olduğu gösterilmiştir.
Yükü yükseğe kaldırırken yük, omuz hizasından daha yüksekteyse ayaklarınızın altına merdiven veya benzeri yüksek bir şey koyun. Bu yükü öne doğru değil, ağırlığını vücudunuza dağıtacak şekilde tutun ve belinizi bükmeden basamaktan inin ve yükü çömelerek yere koyun.

Unutmamanız gereken çok güçlü bir yardımcınız var, bacaklarınız. Bacaklarınız gibi harika ve güçlü bir kaldıraca sahipken, belinizi zorlamayın. Bu anlattıklarım bir hastalığa bağlı olmayan ve kendimizi korumadığımız zaman oluşabilecek bel ağrılarıdır. Aslında bel ağrıları bir çok hastalığın ilk uyarı belirtileri olabilir. Bu nedenle eğer belli bir sebebi olmayan ve bir kaç günden fazla süren bel ağrınız olursa, muhakkak doktorunuzla görüşün.

Ağırlık kaldırmanın beş doğru yolu


Ayaklarınızı açarak yere sağlam basın. Kaldıracağınız yüke yakın durun. Çömelin, derin soluk alın ve soluğunuzu tutarak (karın kaslarınızı kasıp bele destek olmak için) yüke yapışın

Bacaklarınız belinizden kuvvetlidir. Sırtınızı dik tutarak ayağa kalkın.

Yükü göğsünüze yapıştırarak beldeki yükü azaltın.

Dönüş yaparken belinizle değil, ayaklarınızla dönün.

Eğilerek değil, çömelerek yükü yere koyun, tabii bu arada parmaklarınıza dikkat edin.

whitesnow
03 12 2007, 18:00
Kentucky Üniversitesi Kanseri Yendi

Bilim adamları tıpta bir devrime imza atarak, kansere dayanıklı ve tümörlü hücreleri kendi kendine temizleyen fareler geliştirdi.

ABD'deki Kentucky Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden bir ekip, farelerin genleriyle oynayarak tümör geliştirmeyen ve hatta normalden çok daha uzun yaşayan türler yaratmayı başardı. Cancer Research dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, bilim adamları ilk olarak 1990'lı yılların başında keşfedilen protein üreten Par- 4 adlı bir geni inceledi. Zararlı hücre ölümlerinde önemli bir rol oynayan bu genin, sağlıklı hücrelere zarar vermeden kanserli hücreleri yok edebilecekleri saptandı. Bu çerçevede uzmanlar, farelerin genleriyle oynayarak Par-4 geninin miktarını önemli ölçüde artırdı.

Hiçbir Yan Etkisi Yok

Sonuç olarak karaciğer ve prostat kanserlerine karşı bağışıklık sistemi gelişmiş ve bu hastalıklara yakalanmayan canlılar yaratıldı. Yapılan diğer testler sonucunda da farelerin, meme ve pankreas kanserlerine karşı da korumalı oldukları saptandı. Çalışmanın en önemli diğer sonucu da, farelerde hiçbir yan etkinin görülmemesi oldu. Araştırmayı yürüten ekipten Dr. Vivek Rangnekar, Kanserli hastalar kemoterapi nedeniyle büyük acılar çekiyorlar. Bunu ortadan kaldırmak istiyoruz dedi.

Dr. Rangnekar, Kanserli hücreleri öldürecek bir molekül aradık. Bu çalışmada, tümörden kurtulmanın yanında organizmaya da zarar vermiyoruz şeklinde konuştu. Araştırmacılar, aynı tedavinin en az 10 yıl içinde insanlarda da uygulanabileceğini dile getirdi.

Kaynak: Sabah

Sansli
13 01 2008, 18:00
Sindirim Sistemimiz

http://www.harbiforum.net/biyo...istemi-sagligimiz.html (http://www.harbiforum.net/biyoloji/24013-sindirim-sistemimiz-ve-sindirim-sistemi-sagligimiz.html)

hulya_karaca
04 02 2008, 18:00
İDEAL BİR KAHVALTININ ÖNEMİNİ BİLİYORMUSUNUZ

Son zamanlarda kötü kahvaltı ile sağlık sorunları arasında güçlü bir bağlantının keşfedilmiş olduğunu duymuşsunuzdur.

Bildiğiniz üzere, vücudumuz gün boyunca 114 farklı besine ihtiyaç duyan yaklaşık 100 trilyon hücreden oluşmaktadır.

Dün yedikleriniz başlıca iki element grubundan oluşur. İlk grup enerji verir (proteinler, yağlar, karbonhidratlar). İkinci grup ise yapı malzemeleri sağlar (amino asitler, vitaminler, mineraller, mikro elementler, vs.).

Dün uyanık olduğunuz sırada enerji harcadınız ve vücudunuz kendisini yenilemek üzere gece yapı malzemelerini kullandı.

Ayrıca, vücudunuz gece boyunca solunum, terleme ve sabahleyin banyo ziyaretiniz sırasında 1 litre su harcamıştır.

Bu yüzden, vücudunuz sabahleyin boş uyanır ve 100 trilyon hücre adına size şöyle yalvarır; Hey, son 24 saat içerisinde harcadığım tüm besinleri, enerjiyi ve suyu bana geri ver!. Kendinizi acımış ya da susamış hissetmeyebilirsiniz, ancak bu sadece zaman meselesidir.

Ve şimdi de sabahleyin vücudunuza ne verdiğinizi görelim: Reçelli ekmek ve şekerli kahve. Bunlar, sindirildiklerinde derhal şekere dönüşen basit karbonhidratlardır. Vücudunuz sabahleyin uyanarak sizden yaşamsal besinler ve su ister, ama bunun yerine siz ona şeker verirsiniz.
Kandaki şeker seviyesini yükselterek, pankreasınızı aşırı insülin üretmeye zorlarsınız. İnsülin, fazla şekeri kandan atarak yağa çevirir. Sonuç itibariyle, kandaki şeker seviyesi çoğunlukla uyandığınız seviyenin altına düşer. İşte o anda, beyninizin şekerden yoksun olması nedeniyle kendinizi aç ve halsiz hissedersiniz. Şiddetli arzunun altında yatan neden budur. Açlığın üstesinden gelmek için, yine kandaki şeker seviyenizi tekrar yükselterek sizi açlık ve halsizlikten kurtaran basit karbonhidratlara (çikolata, şekerli kahve, sandviç, tatlı, kurabiye, tatlı içecekler, ve meyve suları vs.) ihtiyaç duyarsınız. Her şeker enjeksiyonunu insülin artışı takip eder.

Bu döngü günde birkaç kez kendi kendini tekrarlar ve siz de karbonhidratlara olan bağımlılığınızı geliştirirsiniz. Aşırı miktarda karbonhidrat pankreası sürekli aşırı yükte çalıştırır. Şeker hastalığının meydana gelmesinde en sık görülen


neden budur. Üstelik aşırı kan şekeri kan damarlarına da zarar verir. Aşırı şeker her defasında fazladan yağa dönüştürülecektir.

(Kahvaltı etme alışkanlığınız yoksa: Gelin şimdi de vücudunuzu neyle beslediğinizi görelim . Yanıt şu: Hiçbir şeyle! Sonuç olarak, kandaki şeker seviyesi düşer ve acıkırsınız, bu da sizi açlığınızı gidererek kanınızdaki şeker seviyesini yükseltecek basit karbonhidratlar (çikolata, şekerli kahve, sandviç, tatlı, kurabiye, tatlı içecekler, ve meyve suları, vs.) aramaya yöneltir...


Yukarıda belirtilenlerin hepsi de fazla kilo, hipertansiyon ve şeker hastalığının ortak nedenlerindendir. Ve de, bunların tamamı kötü bir kahvaltıyla başlar.

Peki, iyi bir kahvaltı için nelerin gerekli olduğunu bilmek istersiniz, öyle değil mi?

İyi bir kahvaltı aşağıdaki dört ana kriteri karşılamalıdır:

1. Son 24 saatte harcanan enerjiyi geri kazanma
2. Gece boyunca harcanan yapı malzemelerini geri kazanma
3. Su stoğunu yenileme
4. Kandaki şeker seviyesini normal aralık dâhilinde muhafaza etme ve insülin seviyesini kontrol etme.




Böyle bir kahvaltıyı nereden temin edebileceğinizi kesinlikle bilmek istersiniz, öyle değil mi?

- Şirketimiz, demin belirttiğiniz sorunların büyük bir bölümünü çözmenize yardım edecek iyi bir kahvaltı ile ilgili yeni bir program geliştirmiştir...

1. Vücuda tüm yaşamsal besinleri ve suyu sağlar
2. Gerekli enerjiyi karbonhidratlardan değil, proteinlerden sağlar
3. Normal kan şekeri seviyesini korumaya yardımcı olur





Bu program aynı zamanda;
. Bağırsakların temizlenmesine,
. Besinlerin emiliminin düzelmesine ve
. Gün boyunca su dengesinin korunmasına da yardımcı olabilir.
Programımız 2 bölümden oluşmaktadır:

1. 2 ürünle kahvaltı: Thermojetics Hazır Bitkisel Çay ve Formül 1 shake

2. Thermojetics içecek - Gün boyunca 1.5 litre


Shake le beslenmeye geçtikten sonra enerji seviyemde yükselme gördüm.Sabah kalkışım bile değişti.Şuanda sağlıklı beslenme adına bu harika ürünler ile besleniyorum.


İRTİBAT
Hülya KARACABEY
Herbalife Bağımsız Disitribütörü
0 312 232 31 78 - 0 535 739 63 15 - 0 543423 00 59-0 554 413 92 75
hulya_karaca@hotmail.com

Imbat
03 03 2008, 18:00
Maymunlaştıran gen bulundu

Ulaş ailesini el ve ayakları üzerinde yürüyüp özel bir dil konuşturan gen keşfedildi.




Bilkent Üniversitesi'nden Prof. Dr. Tayfun Özçelik ve ekibi, Hatay'ın Kırıkhan İlçesi'nde oturan Ulaş Ailesi'nin çocuklarında görülen el ve ayakları üzerinde maymun gibi yürüyüp kendi aralarında ortak bir dil kullanması hastalığına neden olan geni buldu. Hastalıktan sorumlu genin bulunmasıyla insanların iki ayak üzerinde yürümesi ile ilişkili ilk gen de tespit edilmiş oldu. Bu önemli gelişme, Amerikan Bilimler Akademisi'nin yayın organı olan Proceedings of the National Academy of Sciences'da (PNAS) yer alarak tıp literatürüne geçti.



Dünya literatürüne girdiler



Vatan Gazetesi'nin haberine göre, Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK), Başkent Üniversitesi Araştırma Fonu ve International Centre for Genetic Engineering and Biotechnology (ICGEB) tarafından desteklenen Bilkent Üniversitesi'nden Prof. Dr. Tayfun Özçelik ve ekibi ile Hacettepe, Başkent, Çukurova üniversitelerinden öğretim üyeleri, sendromu araştırmaya devam etti. Ekip ilk olarak tüm genomun taranmasını gerektiren inceleme tekniklerini kullanarak hastalıktan etkilenen bireylerde ortak olan DNA bölgelerini tespit etti. Bu tarama sürpriz bir şekilde insan genomunda el- ayak üzerinde yürümeyle ilişkili üç farklı kromozom bölgesinin olduğunu gösterdi ve böylece insanların iki ayak üzerinde yürümesi ile ilişkili ilk gen bulundu. University of Washington'un Amerikalı genetik Profesörü Mary- Claire King, Bu zarif çalışma ile Türkiye'deki moleküler genetik çalışmaları bilim dünyası haritasındaki yerini almıştır ifadelerini kullandı.Araştırmada el- ayak üzerinde yürüme ile ilişkili başka kromozom bölgelerinin tanımlandığı ve henüz bilinmeyen fakat bulunması beklenen başka genlerin incelenmesiyle sinir sisteminin işlevleri konusunda pek çok önemli bilimsel gelişmenin yakın bir gelecekte gerçekleşebileceği ümidi de doğdu.



HASTALIĞI DA PROF. TAN BULMUŞTU



Hastalıklı çocukları inceleyen Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalı öğretim üyelerinden Prof. Dr. Üner Tan'ın tespitleri ailede genetik bir bozukluğu ortaya koymuştu. Prof. Dr. Tan'ın bilimsel tespitlerinin Darwin'in Evrim Teorisi'ne de ışık tutacağı, böylece maymunlardan insanlara geçiş tezinin bilimsel kanıtı olacağı şeklinde yorumlar ve karşıt yorumlar bilim dünyasında uzun süre tartışılmıştı.

Sansli
10 08 2008, 17:00
http://www.havanikoru.org.tr/

Sağlık Bakanı Prof. Dr. Recep Akdağ'ın Mesajı

4207 sayılı Kanunda yaptığımız düzenleme ile tüm toplumumuzu ve özellikle gelecek nesilleri tütün ürünlerinin zararlarından korumayı ve herkesin temiz hava soluyabilmesini sağlamayı hedefliyoruz.

Sigara ve tütün ürünlerinin dumanına maruz kalmak, sağlık için ciddi tehlikeler oluşturur ve bu dumana maruz kalmanın güvenli bir düzeyi yoktur. Tıbbi ve bilimsel araştırmalar, tütün dumanının akciğer kanseri, kalp hastalıkları, astım krizleri, çocuklardaki solunum yolları hastalıkları ve akciğer yetmezliği gibi ciddi hastalıklara yakalanma tehlikesini arttırdığını ve ani bebek ölümlerine neden olabildiğini göstermektedir.

Bu yasa, tüm bu nedenlerden dolayı, gelecek on yıl içerisinde binlerce kişinin yaşamını kurtarmayı, ciddi hastalıkları önlemeyi ve kapalı mekânların herkesin rahatlıkla çalışabileceği ya da ziyaret edebileceği daha temiz ve sağlıklı yerler olmasını sağlayacaktır.

Dumansız ve sağlıklı bir hayat için tüm Türkiye'yi havasını korumaya ve dumansız yaşamı desteklemeye davet ediyorum.

Sağlık Bakanı
Prof. Dr. Recep Akdağ

MAZI
01 09 2008, 17:00
Uluslararası sağlık skandalı

Vatan'ın Londra Temsilcisi Jan Devletoğlu, öyle bir uluslararası sağlık skandalı yaşadı ki olayı öğrenenler kulaklarına inanamadı. İşte Türkiye ve İngiltere ayaklı skandalın öyküsü

2006 Ocak ayında Sicilya'daki Aeonia takım adalarından Stromboli yanardağına tırmanırken bir karın ağrısıyla başlayan maceram Palermo Devlet Hastanesi, Londra St. Thomas ve Guys Hastanesi'nde devam etti. Önce Londra sonra da Türkiye'de yumurtalık kanseri teşhisi kondu ve İstanbul'da acil ameliyata alındım. Yumurtalıklarımdan birisini almalarına rağmen kanserin geri gelme olasılığı yüksekti. Bir yıl süreyle düzenli kontrol önerildi. Günlerimin sayılı olduğunu düşünerek Londra'ya döndüm. Başıma gelenler 2006 yılı Mayıs ayında 5 günlük bir dizi olarak VATAN Gazetesi'nde yayımlandı.

İstanbul'daki ameliyat ve patoloji testlerinin sonucunu içeren dosya elimde ameliyat öncesi kanser teşhisi koyan Londra'nın ünlü hastanesi Guy's Onkoloji Servisi'ne geldim. VATAN'daki yazı dizisinin etkisinden mi yoksa İngilizlerin kendilerini sorumlu tutmalarından mı bilmiyorum hastanede büyük ilgi gördüm. Dosyayı inceledikten sonra Türkiye'nin önerisinden daha sıkı bir yol izlemeye karar verdiler. 6 ay süreyle önce her ay sonra ise iki ayda bir kan testi, göğüs rötgeni ve karın bölgesi CT taraması yapılacak bir yılın sonunda kanser geri gelmezse kontroller azalacaktı. Bu arada Türkiye'deki dostlarımdan sürekli telefon geliyordu. Bunlardan birisi eski arkadaşım Rafi Portakal'dı. Hergün ısrarla arıyor patoloji örneklerini ikinci bir değerlendirme için ABD'de ünlü ürolog ve kanser uzman Prof . Pontes'e göndermemi istiyordu. Rafi'nin ısrarlarından kurtulmanın tek çaresi söylediklerini yapmaktı.

RAPOR ŞOK ETTİ

İki hafta sonra ABD'den cevap geldi. Kesitler incelenmiş yumurtalık kanserinin benim yaşta bir erkekte görülmesinin pek mümkün olmadığını doğrulayan bir sonuç alınmıştı. Rapor büyük şoktu... Bu kez, kanser olmamanın şokunu geçiriyordum. Hemen telefona sarılıp Türkiye'deki hastaneyi aradım.

Söylediklerine göre ilk rapordan sonra onlar da şüpheye düşmüşler ikinci bir görüş almak için pataloji örneklerini ABD'deki Mayo Kliniğe göndermişlerdi..

Londra'da yapılan aylık kan tahlilleri ve CT taramalar ve radyoloji kontrolü düzenli olarak devam ediyordu. Birkaç hafta sonra Mayo Klinik'ten de kanser olmadığımı doğrulayan bir rapor gelince durumu hemen Londra'daki hastaneye bildirip kontrolleri durdurmalarını istedim.

İLK TEŞHİSİ BİZ KOYDUK

- Haklısın ama sana ilk kanser teşhisini biz koyduk. Bu karar Türkiye'de de doğrulandı ve yumurtalığın alındı. Aylık sağlık kontrollerini durdurmak için kesitleri bir de bizim görmemiz gerekir dediler. Onlar da haklıydı. İngilizlere göre şüpheli bir vakaydım. Kendi patoloji laboratuvarlarında yapılmayan bir incelemeyi kabul etmek İngilizlik gururlarına ters düşüyordu. Herşeyin ötesinde kanserden ölürsem ikinci bir skandalın basına yansımasından çekiniyor, mutlaka patolojik kesitleri görmeleri gerekiyordu.Durumu tekrar Türkiye'deki hastaneye bildirdim.Onlar da olaylardan şaşkına dönmüşlerdi. İşi garantiye alan bir yanıt verdiler.
- Bu elimizde senden kalan son parça, elden alıp hastaneye elden teslim edersen daha garanti olur. Atatürk Hava Limanı'nda elimde küçük bir paketle uçağa bindiğimde belki de THY tarihinde ilk kez yumurtalığını elinde taşıyan bir yolcu olarak bir ilke imza attıyordum. Paketi Londra Guy's Hastanesi Patoloji servisine elden teslim ettim. Sonucu merekla beklemeye başladım. Bir ay sonra aylık kanser testlerine gittiğimde doktorların beni görmek istediğini söylediler. Odaya girdiğimde yüz ifadelerinden bir gariplik olduğunu anladım. Türkiye'den İngiltere'ye büyük bir titizlikle elimde getirdiğim sol yumurtalığım hastane içinde kaybolmuştu. Akıbetini kimse bilmiyordu.

OLAY ADAM OLDUM

Hastanede yine olay adam olmuştum. Başıma gelenlerin tekrar basına yansıma ihtimali herkesi dehşete düşürmüştü. Müthiş bir araştırma başladı. Doktorundan hemşire ve hademesine kadar herkes kaybolan yumurtalığımın peşine düştü. Ama gel gör ki yumurtalık sır olmuştu. Aradan 8 ay daha geçti. CT Scan ve kan tahlilleri devam ediyordu . Kayıptan hala bir haber yoktu.. Bir gün her ay kontrollerimi yapan radyolog bile durumdan rahatsız olmuş olacak ki düşüncesini söylemekten kendini alamadı. Kanser olmasan bile bu kadar çok ışın yüklemesinden sonra kansere yakalanacaksın dedi.

ÖLÜMÜ KOVALADIM

Aradan tam 13 ay geçmişti.. Ve bir gün... Hiç beklemedik bir anda müjdeyi verdiler. Kayıp yumurtalık bulunmuş, yapılan tahlilde üçüncü kez kanser olmadığım kanıtlanmıştı. Bir an için sevinsem mi öfkelensem mi karar veremedim. Yumurtalığım boş yere alınmış, 1.5 yıl kanser endişesiyle yaşamış, sayısız kan tahlili yapılmış, 13 ay boyunca röntgen ve CT taramasından geçmiştim. Ölüm beni değil, ben ölümü kovalamıştım.Olayları unutmaya çalışıyor ama başaramıyordum. Ne yapacağımı düşünürken birden aklıma Fransızların büyük komutanı Napoleon Bonapart geldi... Öyle ya Napoleon da bir tekini savaşta kaybetmişti. Ama bu kaybı dünyanın yarısını fethetmesine, karısı Marie-Louise ve sevgilisi Josephine'i mutlu etmesine engel olmamıştı. Benim Napoleon gibi bir iddiam da yoktu. Üstelik bana nasip olmasa bile yumurtalıklarımdan birisi dünyayı dolaşmıştı. Mutlu olmalıydım.

NOT: Dünyada her yıl milyonlarca kişi doktorların yanlış teşhisinden hayatını kaybediyor. İngiltere'deki resmi devlet istatistiklerine göre 2005-2006 yılında 910 bin kişiye yanlış teşhis kondu. 91 bin 30 kişi doktorların hatasından hayatını kaybetti.

Vatan http://www.haber3.com/news_detail.php?id=404835

whitesnow
04 09 2008, 17:00
Kabızlık çekiyorsanız bu gıdalara dikkat

Ramazan'ın ikinci yarısı beslenme alışkanlıklarını sağlıklı biçimde planlayamayanlarda bazı şikayetler belirgin biçimde ortaya çıkar.

Özellikle Ramazan'da metabolizma hızının yavaşlaması ve bağırsakların tembelleşmesiyle kabızlık, hazımsızlık ve sindirim sistemi sorunları baş gösteriyor. Şikayetler çoğu zaman oldukça can sıkıcı boyutlara varabiliyor.

Kişinin normal alışkanlığından farklı olarak haftada 2'den az sayıda sert ve zor dışkılama yapması kabızlık olarak tanımlanabilir. Yanlış beslenme, hareketsizlik, bağırsak tembelliği, yetersiz sıvı alımı, stres, ruhsal sorunlar, metabolizma hızının yavaşlaması kabızlığın nedenleri arasında yer almaktadır. Ancak unutulmaması gereken bir nokta kabızlığa neden olan bazı hastalıkların mevcut olduğudur. Bu sebeple kabızlığın sürekliliği halinde şikayetlerin altında yatan unsurların araştırılması gereklidir ve bir hekime başvurulmalıdır.

BAĞIRSAK TEMBELLEŞİYOR

Ramazan ayında karşılaşılan kabızlık sorunları ağırlıklı olarak beslenme düzeninin değişmesi, bağırsak tembelliği, metabolik hızın yavaşlaması, yetersiz sıvı alımı olarak sınıflandırılabilir. Dolayısıyla oruç tutan kişilerde bu fiziksel değişimlerin yaşanmasına bağlı olarak bağırsak tembelliği sıkça sorun olabilmektedir. Halk arasında 'Basur' olarak adlandırılan 'Hemoroid' rahatsızlığının oluşmasında kabızlığın önemli rolü vardır. Kabız olan kişiler, tuvalet ihtiyaçlarını giderirken fazlaca ıkınır. Ikınma sonucunda basınç artarak bu bölgedeki toplar damarlar genişleyerek hemoroid oluşumunu kolaylaştırır.

Kola, çay, kahve bağırsakları kurutup vitamin alımını engelliyor

Hemoroid şikayeti olanların, daha önce bu sorunu yaşamış olanların yahut eğilimi olanların beslenme şekline dikkat etmesi Ramazan'da iftar ve sahur mönülerini dikkatle hazırlamaları gerekir.

- Rafine gıdalar; beyaz undan yapılmış tüm yiyecekler, pide, simit, galeta, kek, börek.

- Acı, ekşi, baharatlı yiyecekler

- Kola, siyah çay, kahve

- Salam, sosis, sucuk, jambon, pastırma gibi şarküteri ürünleri

- Patlıcan, domates gibi asit oranı yüksek gıdalar

- Patates, nişastalı gıdalar

- Beyaz pirinç

- Muz, çikolata ve çikolatalı ürünler

- Fast food-kızartmalar bağırsakları kurutur ve vitamin, mineral ve aminoasitlerin alımını engeller.

KABIZLIK SORUNUNUZ VARSA İFTARDA VE SAHURDA BU GIDALARDAN KAÇININ

Yumurta

Peynir

Et

Sindirim sisteminiz ile dost olun

Yemekten sonra; midenizde şişkinlik, yanma hissediyor, sık sık yemek istiyor ve kabızlıktan şikayet ediyorsanız, siz sindirim sisteminizle ciddi bir kavga içindesiniz demektir. İftardan sonra mideye aşırı yüklenmenin sonuçlarını ve sindirim sisteminiz ile iyi geçinmenin önemini artık biliyorsunuz.

BUNLARI AKŞAM YEMEYİN

Sindirimin normal şekilde olmaması ve bağırsakların seyrek çalışmasını hazımsızlık olarak özetleyebiliriz. İftardan ve sahurda bilinçli beslenme prensibi takip eder, sindirim sisteminizle iyi geçinirseniz hazımsızlık çekmezsiniz. Hayvansal besinler, patates, bakliyat ve hamurlu yiyecekler, özellikle de tatlılar akşam yenirse tam sindirilmez ve hazımsızlık ve kabızlık gibi sorunlara neden olur. Ramazan boyunca sindirimi kolay besinleri tercih ederek hazımsızlık ve kabızlık gibi şikayetlerin önüne geçebilirsiniz.

Dr. İsmail Ağar -BUGÜN

Imbat
14 09 2008, 17:00
HEM BESLEYİCİ HEM SİNDİRİME FAYDALI

1 numaralı şifalı çay artık Türkiye'de

Bildiğiniz tüm bitkisel çayları artık unutma zamanı geldi.

Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) şifalı bitkiler arasında ilk sırada yer verdiği kaktüs çayı Türkiye'ye de geldi. Daha çok çölde yetişen kaktüs, gövdesini içeren nopal, bitkisel besin takviyesi, vitamin ve mineraller bakımından oldukça zengin bir bitki...

Kaktüs çayı sağlıklı yaşamı ilke edenler tarafından en çok tercih edilen bitkisel çaylar listesinde ilk sırada yer alıyor. Kaktüs çayının yapısında bol miktarda vitamin, mineral, doğal lif ve amino asitler bulunuyor. Sindirim sistemini düzenleyen kaktüs çayı, tokluk hissi yaratarak, iştahı kesiyor ve kilo kontrolünü sağlıyor, ayrıca kandaki şeker oranını da düzenliyor. Metabolizmanın işleyişini de düzenleyen kaktüs çayı, Türkiye'de ilk kez gurme kahve markası Robert's Coffee'lerde bulunuyor

Sansli
01 12 2008, 18:00
Kendinizi seviyorsanız bu gıdayı yiyin

Kalp ve damarlarınızı korur, kanser riskini azaltıyor.

Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Biyokimya Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Azmi Telefoncu, Omega-3 yağ asitlerinin meme kanseri, kalp ve damar hastalıkları ile iltihaplı hastalıklara yakalanma riskini azalttığını, hipertansiyonun önlenmesinde etkili olduğunu belirtti.

RİSKİ YÜZDE 40 AZALTIYOR

Telefoncu, ''Balıkta bulunan bu yağ, ruhsal bozuklukların tedavisi yönünden de fayda sağlamaktadır. Aynı zamanda bağışıklık sistemini güçlendirme özelliği bulunuyor. Özellikle kadınlar ve çocukların beslenmesinde önemli yeri vardır. Haftada iki öğün balık tüketilmesinin kalp hastalıklarından ölüm oranını yüzde 40 oranında azalttığını göstermektedir'' dedi.

YAĞSIZ DİYET OLMAZ

Omega-3 yağ asitlerinin özellikle somon, sardalye ve uskumruda yüksek oranda bulunduğunu anlatan Telefoncu, şunları kaydetti: ''Balığın yanı sıra diğer deniz ürünlerinde, sebzelerde,de Omega-3 yağı bulunuyor. 100 gram kerevizde 5 miligram Omega-3 yağı vardır. Aynı orandaki brokoli ise 162 miligram Omega-3 yağı içermektedir. Yağ, beslenmede önemli bir yer tutmaktadır. Yağsız bir diyet yapan kişi kısa sürede sağlığını yitirebilir. Bugün

MAZI
23 02 2009, 18:00
En garip hastalıklar

http://www.ensonhaber.com/sagl...garip-hastaliklar.html (http://www.ensonhaber.com/saglik/187740/en-garip-hastaliklar.html)

Imbat
29 03 2009, 17:00
Diş sağlığına önem verenler dikkat !

Diş sağlığını korumada önemli bir yeri olan macunun fazlası diş etlerine zarar veriyor.

Aşırı kullanılan diş macununun ağızdan tamamen temizlenmesinin mümkün olmadığını belirten diş hekimi Sadettin Pay, Fazla macun, içeriği sebebiyle diş etlerinin erimesine sebep oluyor. dedi.

Ağız ve diş temizliğinin hem hijyen hem de estetik açıdan çok önemli olduğunu kaydeden Pay, bu konuda ciddi hatalar yapıldığını söyledi. Daha temiz dişler için daha fazla macun kullanımının yanlışlığına değinen Pay, Dişleri macun değil, fırça temizliyor. Macun sadece temizliği kolaylaştırıyor. Çok kullanıldığında ise diş etlerini eritiyor. Bu da hem estetik açıdan kötü bir görüntü oluşturuyor hem de ağız sağlığını tehdit ediyor. diye konuştu. Fırçalama süresinin de kısa olması gerektiğini vurgulayan Sadettin Pay şu uyarılarda bulundu: Diş fırçalanırken kesinlikle fazla bastırılmamalı. Diş ve diş etlerinde sorun olmayanlar orta-sert fırça, diş etleri kanayanlar ise yumuşak fırça tercih etmeli. Fırçalama süresi 3 dakikayı geçmemeli. Etkili fırçalama diş etinden dişe doğru süpürme tarzında yapılan fırçalamadır. Fırçalama sırasında yanağın iç kısmı ve dilde yoğun bakteri birikeceğinden yanaklar ve dil de fırçalanarak temizlenmelidir.

whitesnow
02 09 2009, 17:00
Lösemi hastalarına sevindirici haber

Saçları döken, vücudun bağışıklık sistemini bloke eden kemoterapi dönemi bitiyor

Çocuk lösemisinde kemik iliği nakline kadar olan ve saçları döken, vücudun bağışıklık sistemini bloke eden kemoterapi dönemi bitiyor. İliğe vücut antikorları enjekte ediliyor İngiliz bilim adamları, kemik iliği nakli yapılması gereken hasta çocuklara kemoterapi uygulanmasını gereksiz kılan yeni bir tedavi yöntemi geliştirdi. Bugüne kadar nakil edilecek olan iliğe yer açmak için çocukların vücudundaki sorunlu iliğin temizlenmesi gerekiyordu. Bu da kematerapiyle gerçekleştiriliyordu ancak bu ilaçlar çocuklarda saç dökülmesi, mide bulantısı, gelişim bozuklukları ve doğurganlık sorunlarına yol açıyordu. Uzmanlar şimdi vücudun dışarından gelen saldırılara karşı korumaya yarayan antikorlarını kullanarak, ilaçlara gerek kalmadan sorunlu iliği tamamen vücuttan temizledi. Londra'daki Great Ormond Street Hastanesi'nde uygulanan tedavi, çeşitli bağışıklık sistemi hastalıklarına yakalanan ve acil ilik nakli gereken çocuklara umut ışığı olabilir. Teknik şimdilik bağışıklık sistemi çok zayıf ve acilen ilik nakline ihtiyaç duyan 13 küçük çocuk üzerinde denendi. Hastalar, 2 kat daha hızlı iyileşti ve nakil sayesinde eski hastalıkları da tedavi edilmiş oldu. Ayrıca akciğer, karaciğer ve mideleri kematerapinin vereceği hasardan kurtuldu.

Sansli
29 01 2011, 17:53
Yurt dışında birçok hastalığın tedavisinde alternatif bir yöntem olarak kullanılan 'Tuz Odaları' Türkiye'de de rağbet görmeye başladı.

Astım, bronşit, egzama, sedef, kronik kulak burun boğaz hastalıkları ile uykusuzluk ve stres gibi sorunların tedavisinde alternatif olarak kurulan tuz odası uygulaması, Bursa'da hizmete girdi.

Aziziye Tesisleri bünyesinde kurulan tuz odasının duvarları, yer ve tavanı kaya tuzu ile kaplı. Özel tuz jeneratörleri sayesinde içerisinde mikroorganizma barındırmayan medikal tuzu, mikron büyüklüğe kadar küçülterek oda atmosferinde homojen olarak dağılıyor. Medikal tuz sirkülâsyonu birçok hastalığa alternatif olarak sunuluyor.

Aziziye Tesisleri İşletmecisi Suat Uylaş, tuz odasında kullanılan yüksek mineralli kristal mağara tuzunun, göllerden çıkarılan düşük mineralli yemek tuzları ile karıştırılmamasını istedi. Tuz odalarının Avrupa'nın pek çok ülkesinde ve dünyada hızla yayıldığını dile getiren Uylaş, şu bilgileri verdi: "Odanın tavanı, zemini ve duvarları doğal tuzlarla kaplanarak mağara ortamı oluşturulur. Bunun insanlar üzerinde ki rahatlatıcı etkisi söz konusudur. Odayı kaplayan tuz kalıbı atmosferde ki neme karşı tampon görevi görür ve ortamın aseptik özelliğinin korunmasına yardımcı olur. Ayrıca havada ki nemden dolayı duvarlarda ki tuz kaplamaları, mikroskopla dahi görülemeyecek küçüklükte sprey zerrecikleri üretir ki bunlarında insan vücuduna olumlu etkileri vardır."

29.01.2011

whitesnow
06 02 2011, 17:15
ABD’nin San Diego kentinde bulunan Scripps Research Enstitüsü’nde Türk doktor Cem Efe tarafından yapılan araştırma, farelerden alınan sıradan deri hücrelerinin kültür tabaklarında 11 gün zarfında kendiliğinden atan kalp hücreleri haline dönüştürülebileceğini gösterdi.

İlk kez 5 yıl önce üretilmişti

Prof. Dr. Sheng Ding’in laboratuvarında 3 yılda tamamlanan projenin baş araştırmacısı ve yazarı bu ülkede master ve doktora eğitimi yapan Türk Doktor Cem Efe. İlk defa 2006 yılında Japonya’da uzmanlar erişkin fare hücrelerinin yeniden kök hücrelere dönüştürülebildiğini göstermişti ve bu şekilde geliştirilen kök hücrelerden de zahmetli ve uzun bir metodla kalp hücresi elde edilebiliyordu.

Kalp, beyin hücreleri yapılabilecek

Ancak, Doktor Efe’nin geliştirdiği yeni yöntemle kök hücreye dönüştürme basamağı tamamen atlanarak 30-40 gün yerine 11 günde işlevsel kalp hücreleri elde edilebildi.

Bundan da daha da önemlisi, Ding laboratuvarında Doktor Cem Efe’nin önderliğinde halen yapılmakta olan araştırmalar bu metodla sadece kalp değil, beyin ya da çeşitli iç organ hücrelerinin de yapılabileceğini işaret etmekte.

Dr. Efe’nin geliştirdiği yöntemi şu şekilde özetleniyor: Japonların geliştirdiği yöntemde yetişkin fare hücrelere dört gen ilave edilerek bunlar pluripotansiyel (iPS), yani başka hücrelere değişme potansiyeli bulunan kök hücre haline getiriliyordu. Ancak bu epey bir süre alıyordu. Yeni yöntemde ise aynı genleri yetişkin deri fibroblast hücrelerine enjekte ediyor. Birkaç gün sonra ise iPS aşamasına gelmeden genlerin faaliyeti durduruluyor. Biyokimyasal müdahale ile bunların kalp hücreye dönüşmesi sağlanıyor. Bu sayede aşılanan hücrelerin yüzde 90’nın 11 gün sonra atar kalp hücresi haline geldiği belirlendi.

Parkinsonda kullanılabilecek

Bundan sonraki basamağın, aynı yöntemin insan hücrelerine adapte edilmesi olacağını söyleyen Doktor Efe, “Halen üzerinde çalışılan bu adaptasyon, kalp ve sinir sistemi gibi çok sınırlı onarım ve yenilenme kapasitesine sahip insan organlarına hücre transferi yapılabilmesi için şart. Zamanla, kolayca elde edilebilen bir deri örneğinden insanın kendi sağlıklı kalp, beyin ya da pankreas hücrelerini nakil amacıyla üretmek mümkün olabilir” dedi. Bu yöntemden geliştirilebilecek bir tedavi metodunun Alzheimer, Parkinson ve kalp hastalıklarında kullanıbileceği belirtiliyor.

Dr. Cem (Jem) Efe kimdir?

İstanbul’da Avusturya Lisesi’ni bitirdikten sonra ABD’de eğitimine devam eden Cem (ABD’de kullandığı isimle ‘Jem’) Efe, lisans eğitimini Iowa Eyaleti’nin Grinnell College’inde, master ve doktorasını ise San Diego’daki University of California’da tamamladı. Scripps Research Enstitüsü’nde bu son araştırmasını tamamlayan Cem Efe, gelecek hafta başı ‘Genomics Institute of the Novartis Research Foundation’da yine araştırmacı olarak yeni işe başlayacak.


5/2/2011
Razi CANİKLİGİL / HÜRRİYET-NEW YORK

ben koyumu ozlerim
16 02 2011, 08:47
arkadaşlar buraya ben de bazı bilgileri göndermiştim ama yayınlanmammış acaba ne hata yapmış olabilirim.
ABD’nin San Diego kentinde bulunan Scripps Research Enstitüsü’nde Türk doktor Cem Efe tarafından yapılan araştırma, farelerden alınan sıradan deri hücrelerinin kültür tabaklarında 11 gün zarfında kendiliğinden atan kalp hücreleri haline dönüştürülebileceğini gösterdi.

İlk kez 5 yıl önce üretilmişti

Prof. Dr. Sheng Ding’in laboratuvarında 3 yılda tamamlanan projenin baş araştırmacısı ve yazarı bu ülkede master ve doktora eğitimi yapan Türk Doktor Cem Efe. İlk defa 2006 yılında Japonya’da uzmanlar erişkin fare hücrelerinin yeniden kök hücrelere dönüştürülebildiğini göstermişti ve bu şekilde geliştirilen kök hücrelerden de zahmetli ve uzun bir metodla kalp hücresi elde edilebiliyordu.

Kalp, beyin hücreleri yapılabilecek

Ancak, Doktor Efe’nin geliştirdiği yeni yöntemle kök hücreye dönüştürme basamağı tamamen atlanarak 30-40 gün yerine 11 günde işlevsel kalp hücreleri elde edilebildi.

Bundan da daha da önemlisi, Ding laboratuvarında Doktor Cem Efe’nin önderliğinde halen yapılmakta olan araştırmalar bu metodla sadece kalp değil, beyin ya da çeşitli iç organ hücrelerinin de yapılabileceğini işaret etmekte.

Dr. Efe’nin geliştirdiği yöntemi şu şekilde özetleniyor: Japonların geliştirdiği yöntemde yetişkin fare hücrelere dört gen ilave edilerek bunlar pluripotansiyel (iPS), yani başka hücrelere değişme potansiyeli bulunan kök hücre haline getiriliyordu. Ancak bu epey bir süre alıyordu. Yeni yöntemde ise aynı genleri yetişkin deri fibroblast hücrelerine enjekte ediyor. Birkaç gün sonra ise iPS aşamasına gelmeden genlerin faaliyeti durduruluyor. Biyokimyasal müdahale ile bunların kalp hücreye dönüşmesi sağlanıyor. Bu sayede aşılanan hücrelerin yüzde 90’nın 11 gün sonra atar kalp hücresi haline geldiği belirlendi.

Parkinsonda kullanılabilecek

Bundan sonraki basamağın, aynı yöntemin insan hücrelerine adapte edilmesi olacağını söyleyen Doktor Efe, “Halen üzerinde çalışılan bu adaptasyon, kalp ve sinir sistemi gibi çok sınırlı onarım ve yenilenme kapasitesine sahip insan organlarına hücre transferi yapılabilmesi için şart. Zamanla, kolayca elde edilebilen bir deri örneğinden insanın kendi sağlıklı kalp, beyin ya da pankreas hücrelerini nakil amacıyla üretmek mümkün olabilir” dedi. Bu yöntemden geliştirilebilecek bir tedavi metodunun Alzheimer, Parkinson ve kalp hastalıklarında kullanıbileceği belirtiliyor.

Dr. Cem (Jem) Efe kimdir?

İstanbul’da Avusturya Lisesi’ni bitirdikten sonra ABD’de eğitimine devam eden Cem (ABD’de kullandığı isimle ‘Jem’) Efe, lisans eğitimini Iowa Eyaleti’nin Grinnell College’inde, master ve doktorasını ise San Diego’daki University of California’da tamamladı. Scripps Research Enstitüsü’nde bu son araştırmasını tamamlayan Cem Efe, gelecek hafta başı ‘Genomics Institute of the Novartis Research Foundation’da yine araştırmacı olarak yeni işe başlayacak.


5/2/2011
Razi CANİKLİGİL / HÜRRİYET-NEW YORK

ben koyumu ozlerim
17 02 2011, 16:41
Merhaba arkadaşlar,
Bu gün son derece mutluyum arkadaşlar, herkese selamlar, herkese güzellikler,kolaylıklar huzurlu, sağlıklı-sıhhatli bir ömür diliyorum.
Yıllar var ki bu mezun ailesine katılıp bir selam bile yazamadım. Son bir haftadır bu fırsata fazlası ile sahibim. Ancak uzun süre bilgisayar ve siteyi kullanmayınca inanın siteye bile giriş yapamadım moderatörlerimizden yardım ve yönlerdirme desteği ile ancak başarabildim.Yahu şu aleti de oldum olası kullanmayı doğru düzgün beceremedim. Çünkü hayatım boyunca ilgi alanlarım hep farklı oldu. İlgi alanlarımın en başın da insan sağlığı gelmiştir daima.İkinci olarak Tarih ve ekonomi, üçüncü olarak, Terör ve arka planı, daha sonra da günlük hayat herkes gibi işte. vs.vs.
Arkadaşlar, önce bu sağlık köşesini açan, sonra da bu köşeye katılarak köşenin dev***** katkı yapan arkadaşlarımız, Şanslı, Beyazkar,Mazı, imbat ve hülya karaca ve tüm arkadaşlara teşekkürler ediyor, herkese saygılarımı arz ediyorum.
İnsanın hayatını ıztırap çekerek sürdürmek zorunda olmasının ne demek olduğunu en iyi bilenlerden olmam belkide benim İNSAN SAĞLIĞI konusunda uluslarası bir calışma ve araştırma yapmamı tetikleyen en önemli faktör olsa gerektir.
Kendim yaşadığım dönemin Türkiye'deki en üst düzey ve en ileri imkanlarından yararlanmama rağmen, tedavi olabilmem noktasında aldığım sonuç sıfır idi. Teşhis "Psikolojik" idi. Ve her şey,
her şeyi kafama takmamdan kaynaklanıyordu. Bana söylenen buydu. Yani reçetem de ilacım da gayet basit, hiç bir şeyi kafaya takmayacaktım. Eğer olay, doktorların söylediği gibi olsaydı çok basit idi gerçekten. Ama ben buna rağmen kendimi bırakmadım. Eğitim ve iş hayatımı, tabir caizse canımı dişime takarak sürdürdüm ve .başarı ile tamamladım. Türkiye'de yıllarca aktarları gezdim ve bitkilere dair yazılmış ne bulduysam okudum. Gördüm ki, büyükçoğunluğu ticari amaçlı ve fantaziden ibaret şeyler. Sonra 12 yıllık bir avrupa da araştırmalarım oldu, ve baktımki bu piyasada olan ve bilinenlerin dışında yani literatüre henüz girmemiş tanınmayan bilinmeyenler üzerinde çalışmak gerekiyor. Bu arada 8,5 yıllık USA da araştırmalar yaptım. iki yıl öncesine kadar ne kimseyle konuştum, nede bir yerde yazdım. Bu çok önemli bilgileri ilk defa sizlerle paylaşacağım için sizler şanslı sayılabilirsiniz.
Allah dert verip derman aratmasın" (Amin) bu dua bizim dilimiz de en çok sevdiğim dualardan biridir. Belki de bu duamın kabulü ile Allah(c.c) bana literatürde olmayan bitkilerle tanışmayı ve ıztırapsız hayatın tadını anlamayı nasip etti. Kim bilir?

Bu sayfayı hazırlayan arkadaşımız, gerçekten iyi emek vermişler, kendilerini kutlamamak mümkün değil. Çünkü, araştırmacılık gerçekten zor iştir. Sabır ve azim ister.kanserle ilgili yazılan ve gösterilen kaynaklar gerçekten günümüz tıp dünyasında muteber bilgiler ve kaynaklardır. Balık yağı konusunda bir tavsiye var ki, katılmamak mümkün değil. Daha başkaları da. Fakat arkadaşlar ben bu noktada bir aykırılık yapacağım izin verirseniz? Son 30 yıldır kanser hastalığı ile ilgili, ne söylenmiş, ne yazılmışsa hemen hemen hepsini taramış bir arkadaşınız olarak, (sizlerin yerinede yapmış oldum bu işi) yazılan- çizilen ve söylenenlerin %95'i toplumları yönetme ve belli amaçlara yönelik gerçekleri yansıtmayan bilgiler olduğunu burada üzülerek ifade etmek zorundayım. Hayatım boyunca, insanların aldatılmasına ve duygu sömürüsü yapılmasına hep karşı çıktım. Tabir caiz ise devlerle savaştım çaktırmadan. Kendi çapımda başarılıda oldum. Yalnız bu başarılı olma noktası, eğer aldatılan ve duygu sömürüsüne uğramış mağdur kitlelerin sayısına göre mukayese edilirse benim başarı olarak ifade ettiğim sonuçlar çok anlamlı olmaz. Ama karşıdaki devlerin gücü ile kendi gücüm karşılaştırılırsa işte büyük başarı o zaman görülür. Bu kanser konusunda iki örnek vermek istiyorum.
1- Birincisi, Ülkemizde hergün kanal kanal dolaşarak, kanserden korunmanın yollarını halka anlatan hani o meşhur Dr.Mehmet Öz'ü hatırlayanımız var mı? Bu gün nerede ne yapıyor bileniniz var mı? Ben de bilmiyorum şahsen. Kendisi kanser oldu ve out oldu. Kayboldu gitti ama bana gelip sorsa idi bu ünlü DR.umuz ben kendilerine bu literatürde olmayan bitkiden masaj yapması ve kanserden kurtulması için bir miktar verebilirdim.
2- İkincisi olumlu bir haber. Kanserin gerçek boyutu ile anlaşıldığını gösteren bir haber. Londra da çalışmalarına devam eden arkadaşımız Türk Prof. Mustafa bey (Soyadını hatırlıyamadım şu anda) in açıklamaları gerçekten, Missisipi Üni. Öğretim üyesi Prof.(Biofizik+Medical fizyoloji)Artur C.Guyton' 1600 sayfalık 2 ciltlik eserinde (Gerçek bir araştırmacı) ortaya koyduğu hücre yapıları ve davrınşlarına dair çalışan metabolik sistemin incelikleri ile biraz örtüşüyor. Benim de gözlemlerim, deneylerim ve tesbitlerim o yönde. Hatırlıyalım ki, ne demişti? Prof. Mustafa bey kanseri tanımlarken, hücrelerin "hiperaktif elektriklenmesi"ifadesini kullanmıştı. Belki bu tesbit, bizlerin halk olarak ulaştığımız seviyeye, tıb biliminin önümüzdeki 30-50 yıllık dönemde ulaşmasına zemin oluşturabilir. Eğer birileri tarafından çomak sokulmaz ise.
Bir şeyin doğru anlaşılması çok önemlidir sonuca gitmek için. Kanserin ne olduğu eğer yıllar önce doğru olarak ortaya konabilse idi, bu gün kanser ölüm nedeni olmaktan çoktan çıkmış olurdu.
Şimdi, bu "hiperaktif elektriklenme" anahtar sözcüğünün bir arka planı var ki, bu o kadar kolay anlaşılabilir bir yapı değildir. Zaten Prof.Mustafa beyde arka plana dair hiç bir ifade kullanmadı.
Bu konuyu gerçekten merak eden komşularıma, Prof. Arthur C. Guyton'un adı geçen kitabının
hücre membran fizyolojisi ve sinir kas-Neuro muscular ve negatif elektriklilk ilkesi bölümlerini okumalarını tavsiye ediyorum.
Arkadaşlar insan kim olursa olsun, bilmediğinin cahilidir. Ama, gelin sağlığımız konusunda oyun oynayanların oyunlarını bozmak için bir sağlık eğitim-öğrenim seferberliği başlatınız ve ben de elimden gelen desteği bilgilerimi sizlerle paylaşarak vermeye çalışayım. Bunlar dan sonra şimdi başa dönelim ve neydi benim çektiklerim-acılarım, bunları kısaca aktardıktan sonra bu günlük vedalaşalım.

Bir kere hayatımın ilk kırk yıllık bölümünde, inanınız hiç bir sabah, uykusunu almış, dinlenmiş olarak kalkamadım.Her akşam yatağa yattığım zaman belim kopacak gibi ağrır adeta sızlardı.En az bir saat yatakta bu ağrı ile mücadele ederdim uyuyabilmek için. Her sabah, uyandığımda gece boyu sanki uyuyan ben değilde, sırtında taş taşıyan birisiyim.Çok halsizlik çeker ve çokta ağrılarım olurdu.Şiddetli göz yanmaları ve sulanmaları olurdu. Yolda giderken aniden başım dönerdi, tökezlerdim düşecek gibi olur, bir kenara çekilir, çökerdim kaldırımda bir duvar dibine.
Acıktığım zaman elim-ayağım titrerdi. Şimdi bunlara sebep olarak çok şeyler sıralayabilir tıb bilimi. Fakat hekimlerin bütün şüpheleri isabetsiz kaldı. Derken şekerim ve kolestrolum yükseldi. Amerika'da NY-Brooklyn de Türk ermenilerinden Abdo isimli bir dr. var . çok methedilmişti. Hatta bizim Zeki ağabey(Uygur) bile onu tavsiye etti ve telefon açarak benim için bizzat referans oldu. Sn.Abdo gerçekten benimle çok iyi ilgilendi gördüğüm ender hekimlerden biriydi. Hem ufku açık, hemde çok hassas bir şekilde hastalarını muayene ediyordu. Sonuçta bana bir mide ilacı verdi ve bunu bir süre denememi istedi. Üçüncü gün yürüyemez oldum. Telefon açtım ilaç almayı durdurmamı istediler. Şimdi arkadaşlar buradaki eleştiri gibi algılanabilecek bazı olaylar, kesinlikle hekimlerle alakalı anlaşılmasın. Hekim ne yapsın? Sistem ve literatür öyle öğretiyor ve öyle istiyor. Hekimler de onu yapıyor. Yani burda literatürün bir yanlışı var. Sonuca endeksli. Tıpkı askerlik gibi. Asker daima savaş eğitiminde karşısındaki bir hedefi yok etme eğitimi alır ve onu yok eder. Kanserli hasta da tümor tesbit edilir ve bu tümörü hedef olarak yok edilmeye çalışılır. Halbuki o tümörün oluşmasında ki arka plan araştırılmaz. İşte ben bunu yaptım. hep arka planı araştırdım ve inceledim. Halk adına ve Türk Milleti adına. Sonuçta bu gün, çok şükür, o şayetlerimden eser kalmadı, uyumanın tadını ancak alabildim. Ağrısız yaşamak ne büyük nimetmiş! onu da tattım.
Sindirim sistemi sorunlarım tamamen yok oldu. Şekerim ve kolestrolum normal sınırlar içerisinde. Pankreasım çok iyi çalışıyor hamdolsun. Tekrar Cenab-ı Allah dert verip derman aratmasın kimseye. Sağlıkla kalın sağlıklı yaşayın arkadaşlar. Tekrar hepinize selam saygı ve sevgilerimi arz ediyorum.

MAZI
22 02 2011, 11:21
Azmini, sabrini alkisliyorum.
Calismalarini, incelemelerini tebrik ediyorum.
Paylastigin icin tesekkurler.
En onemlisi, her seyde etkili olan; IMAN GUCU'dur.

Hastaligin neydi?
Seni iyilestirenin ne oldugunu, nasil oldugunu da yazarsan memnun olurum.
Ve yazilarina devam edersen, okuyucular icin faydali olacagina inaniyorum.

MAZI
22 02 2011, 11:40
Bilim adamları, kanseri tedavi etmeye yardım edebilecek bir virüs belirlediler.

İngiltere ve Amerika'da, içinde birçok laboratuarın da yer aldığı çok merkezli bir çalışmada, "Reovirüs" lerin, kanser hastalarını tedavi etmede, klinik deneylerde başarılı bir şekilde kullanıldığı kaydedildi.

Bu virüs, kanser hücresinin sadece ölümüne yol açmıyor, aynı zamanda reovirüsler hücreleri pro-enflamatuar kemokinler ve sitokinleri salgılaması için güçlendiriyor.
Bu çalışma kanser hücrelerine bulaşan reovirüslerin proteinleri gizlediğini gösterdi. Hatta izole olduklarında kanser hücrelerinin ölümüyle sonuçlandığı görüldü.

Normal insan hücreleri ise PKR isimli protein sayesinde reovirüslerden korunuyor.

22.02.2011

Mehmet_ALi
23 02 2011, 22:36
MAZI kardes cok tsk ederim buu bilgileri paylastiginiz icin devami gelsin insallahh boyle yararli bilgilere cok ihtiyacimiz var tskler.

ben koyumu ozlerim
24 02 2011, 14:31
Arkadaşlar herkese merhabalar,
Herkese sağlıklı+huzurlu+güzellikler ve kolaylıklar dolu ağrısız+sancısız bir ömür diliyorum.
Şimdi herkesten bir istirhamım var. Birazcık teknik destek ihtiyacındayım.
Bu gün yaklaşık iki saat bir yazı yazdım. ön izlemeye tıklayınca yazı kayboldu, acaba neden. Şimdi o kadar geçen zamanamı yanayım, emeğime mi yanayım, yoksa bir işi becerememiş beceriksiliğimemi yanayım. Hadi yardım edin biraz.
Arkadaşlar bildiğiniz forum sayfasına girince üst sağ köşede kullanıcı adı ve altında da şifre kutucuğu var. onun önünde de "giriş yap"tıklama yeri var. Şifre kutucuğu ve giriş yap tıklama hanesi aktif ama bir türlü kullanıcı adı kısmı çalışmıyor. Acaba herkes için bu böylemi yoksa benim beceremediğim bir şeymi var.
Diğer sorun, yazmak için nereye tıklamak lazım en pratik yol hangisi dir. Bu işleri en iyi bilenlerden destek bekliyorum.

Arkadaşlardan ikinci istirhamım da, haftada bir veya en geç iki hafta da bir, bir şeyler yazmalarıdır. Tabii imkanı olanlar için diyorum. Sadece zaman ı engel göstermeyelim. Çok güzel bir atasözümüz var. "Çobanın gönlü olursa tekeden teleme çalar derler" Bütün olay istemekle alakalı. Tabii iman gücü bitmez tükenmez bir enerji kaynağı. Güneş enerjisinden daha büyük bir güç.

Mazı arkadaşım, ben de sizi alkışlıyor ve tebrik ediyorum. çok güzel moral desteği vermişsiniz.
Fakat, bütün arkadaşların bilmelerini istediğim husus, ben tebrik veya alkış almak için bu çalışmaları yapmadığımdır. İmanım ve inancımın gereğini yaptığımı düşünüyorum. Sizlerden beklentim ise yaptığım çalışmaların sizlere yani Türk Milletine mal olmasını arzu ediyor ve umuyorum.

Kanserin tedavisi benim geliştirdiğim bir ekstre ile artık çok kolay. Yalnız biliyorsunuz önce bir sorunun büyümesini durdurmak, sonra onu yok etmek şeklinde tedavinin iki aşaması var. Birincisi sorunun büyümesini ve çalışmasını durdurmak. Ben bunun kolay olduğunu söylüyorum. İkinci basamak ise tahribatın yeni den tamir edilmesi sürecidir. Bu süre tahribatın şiddetine göre değişir.

Şeker hastalığında ise birinci basamak o kadar kolay değil. Karaciğerde depolanan şeker değerini gösteren bir tarama tahlil vardır. Bu HbA1C olarak yazılır kısaca. Buna hemoglobin A1C de denir. Normal olarak sağlıklı bir insan da bu değer 4-6 aralığında bir yerde olması gerekir. Genel de de 5,5-5,8 civarında bir değer çıkar.5 in altında çıktığı çok nadirdir. Eğer 6'nın üzerinde ise hastalık başlangıcı sayılr. Eğer bu değer 7-8-9-10-11-12-13gibi değerlere ulaşmış ise, orda ciddi bir durum var demektir ve tedavi gerekir.
Bu tedaviyi yapabilmemiz, biz sağlığımıza ne kadar önem verdiğmizle yakından ilgilidir. Mesela, kimi hastalar var ki, bu değer 8-9 civarına gelmiş olmasına rağmen perhize çok dikkat etmez ve tedavi için hiç bir zahmete katlanmak istemez. Bunu hep erteler. Sebebi ise bizler insan olarak yavaş gelen ölümü ciddiye almadığımızdan dır. Sağlığımız yava yavaş bozulur bundan korkmayız. Eğer önümüzde zaman varsa o zamanı, sağlığımız için tedbir alma yolunda kullanmayız normal rutin yaşantımıza devam ederiz. Kanser ise acelecidir. Fazla zaman tanımaz! Onun için kanserden korkarız da şekerden pek korkmayız. Veya gribal hastalıkları hiç tınmayız. Bunlar metabolizmayı yavaş yavaş bozar ve onun tamiri de çok zordur. Bildiğimiz hastahanelerde ise bunun çaresi yoktur. İleri vak'alarda duymuşsunuzdur, işte falanın ayağı kesildi veya parmakları kesildi vs. şeklinde.
Kanser süründürmeden, şeker ise süründürerek öldürür. Kanser konusunda Mazı arkadaşın bildirdiği haber de önemli. Kanserli hücreler, benzetmek gerekirse martı gibidirler. Çok hızlı beslenirler ve normal metabolizmanın beslenmesi için gerekli proteinleri yutarlar ve normal hücrelerin besinsiz ve oksijensiz kalmasına neden olurlar dolayısı ile ölüme ***ürür. Reovirüslerin protein gizleme özelliği ise önemli olmakla birlik te burada başka sorunlara neden olacaktır. Dolayısı ile çok emin bir yöntem olduğu söylenemez. Ancak bazı kanser türleri için etkin olabilir. Tamamen yararsız bir yöntem olmadığınıda ifade etmek gerekir.

Şimdi burada modern tıbbın henüz bilmediği ve kabul etmediği bir tesbitimi de sizlerle paylaşmak istiyorum. Tesbitim, Beyin hücrelerinin yenilenebilir olduğuna dair ama bu günlük veda vakti. buna yarın veya daha sonra değinelim. Bununla birlikte,fıtık(Bel,boyun), bel ağrısı, kas erimesi, diş eti kanaması, dişlerin sallanması ve yavaş yavaş dökülmesi gibi konularıda birlikte incelemeye çalışalım.
Yine herkese selam ve saygılarımı sunuyorum. Yazımın başındaki dileklerimi tekrarlıyorum.
Sağlıklı ve sancısız bir hayat diliyorum.

ben koyumu ozlerim
06 03 2011, 18:26
Merhaba bizim köylüler yani mezun forumcular, arkadaşlar herkese yine sağlık ve afiyetler dileyerek konumuza girelim...
Geçen yazının da başlığında "İMAN GÜCÜ" ifadesi vardı. Bu ifadenin sahibi MAZI arkadaşımıza yine özel selam gönderiyorum.
Gerçekten bizim hem dilimizde, hem kültürümüzde ve hemde inancımızda bu "İMAN GÜCÜ" kavramı çok önemli bir yer tutar. Bunu hepimiz biliriz sanırım. Bu gün bu kavramın modern tıpta nereye oturduğundan biraz bahsetmeye çalışalım. Ve yine bizim inancımıza göre bildiğiniz gibi "FASIĞIN NURU AÇIĞA ÇIKSA KAİNATI HELAK EDER" cümlesi ile ifade edilen bir anlayış ve inancı da "İMAN GÜCÜNÜN" yanında zikretmeden geçmeyelim. Bilmiyenler için "FASIK" kelimesinin anlamı; Günahkar insan demek.
Literatürde yani modern tıp biliminin ortaya koyduğu bir "ELEKTRİKSEL NÖTRLÜK" ilkesi ortaya konmuş da, ne bu kaideyi ortaya koyan tıp biliminin iman gücünden haberi var, nede iman gücüne inanan bizlerin bunun ne demek olduğundan. Aslında bunları yazıyorum ama bir yandan da sıkıldığınızı görür gibi oluyorum. Ciddi konular sıkıcıdır, onun için bilimsel araştırma çok zor iştir. Sabır ve azim-gayret ister. Ama bir yerden sonrada çok zevkli bir iş olduğunu herkese ilan etmek isterim. Yaşı genç olan arkadaşlarımızın kendi branşlarında araştırmacı olmalarını tavsiye edebilirim.
Şimdi gelelim şu "ELEKTRİKSEL NÖTRLÜK" ilkesinin ne demek olduğuna;
Arkadaşlar, hiç duydunuz mu insan bünyesinin aynı zamanda bir jeneratör gibi elektrik ürttiğini? Belki bu şekli ile olmasa da eminim duyanlarınız vardır.
Bakınız şimdi, size çok ilginç bir benzetme ile izahı aktarmaya çalışacağım. Bilmiyorum aranızda hiç oto elektirik işlerinden anlayan var mı? Veya radyo dalgalaırının ttaşınmasından anlayan arkadaşlar eminim vardır. Şimdi bilim adamlarının yıllardır insanın yapısı ve bu yapının nasıl çalıştığı konusunda yaptıkları çalışmalarda kullanılan kavramlardan bir kaçını size aktarayım."ELEKTRİKSEL KAPASİTÖR" "KONDANSATÖR" " ANOT-KATOT" "ELEKTROLİT ERİYİĞİ"
"PİPET" "ELEKTROT" "VOLTMETRE" elektronik aygıt olarak "MİKROPİPET" "AKIM DİRENCİ" "İMPULS İLETİSİ" "OSİLOSKOP" "POZİTİF VE NEGATİF İYONLAR" "ELEKTROJENİK POMPA" "SENSÖR" bunlar sadece bir kaçı. Sanki bir elektrik-elektronik ve kimya mühendisliği okuyoruz. Öğrencilik yıllarımızda tıp okuyan arkadaşlar çok yoğun kimya dersi çalışırlardı da ben o zamanlar merak ederdim, yahu bunlar bu kimya derslerini neden okurlar diye sorardım kendi kenidime. Şimdi şu "ELEKTRİKSEL NÖTRLÜK" ilkesini de şöyle izah ediyor tıp bilim adamları; özetle, yapılan gözlem ve ölçümlerle tesbit edilmiştir ki, negatif ve pozitif yükler hücre membranına komşu olanlar dışında, birbirine eşittir. Buna elektriksel nötrlük ilkesi adı verilir ve her pozitif iyonun yanında onu nötrleştirecek bir negatif iyonun bulundugunu, aksi takdirde dolaşımdaki sıvılar içinde milyarlarca voltluk elektrik potansiyeli ortaya çıkacaktı ki bu bilemiyorum nelere mal olurdu.
Buradan, şu sonuca gidebiliriz. Hücre zarları bir kondansatör görevi görüyor. Elektrik akımını taşıyan sinir impulsları sinyalleri hücrelere ileterek onlardan aldığı dönüş sinyallerini merkeze taşıyarak 75 tirilyonluk bir yapının haberleşme ve koordinasyonunu sağlamış oluyor.Bu genetik kodlarla çalışan bağışıklık sistemi şeklinde de ifade edilebilir.Tabii sadece bu kadar değil ama, öyle varsayıyoruz. Birde hani askerlik yapan erkekler bilirler, komutan dan görev alanlar, gidip görevlerini yaptıktan sonra dönüp komutana emir-görev tekmili verirler. Yani verilen görevin yerine getirildiğni bildirirler. Benzetmek gerekirse hücrelerle merkezi sinir sistemi arasında muazzam bir hiyerarşik yapı ile yürüyen bu komut ve görev yapma disiplini işte bağışıklık sistemi olarak bilinen, mikrop-virüs veya zararlı mikroorganizmalar vücuda girdiğinde hemen savunmacı hücreler harekete geçer ve onları yok ederler. Bu hücreler genellikle T hücreleri olarak bilinirler.
Hani daha önce bahsetmiştim şu Londra da Prof. Mustafa Bey'in kanserle ilgili testibitinden.
Sayın Hoca diyordu ki, hücrelerin hiperaktif elektriklenmesi olarak tanımlamıştı kanser hastalığını. İşte bu olayı şimdi kısaca açıklayalım;

Hücrenin hiper aktif elektrik sinyali alması, o hücrenin görevini yaptığına dair tekmili merkezi sisteme gönderememesi sonucu, merkezi sinir sisteminden sanki görev yapılmamış gibi üretim talimatı geldikçe hücre çoğalması hızla devam eder. Burada hücre membranının yapısını düzeltecek bir müdahale yani feedback sisteminin devreye sokulması gerekir.Görev yapıldı veya emir yerine getirildi sinyalinin merkeze ulaşmasını sağlayan sistem yeniden çalışır hale getirilmeli ki hiper aktif elektrik sinyali gönderme ihtiyacı ortadan kalksın. Bu sistem çalıştığı anda kanser olayı otomatikman duracaktır. Ama bizim hekimlerimiz ve literatürün tedavi anlayışı, hızla çoğalan hücreleri ve hücre çoğalması yapan hücre-hücreleri yok etmeye çalışıyorlar ki bu tedavi anlayışı temelden yanlış ve zaten çok başarılı olmadığıda ortada.
Çok kabaca, kanser olayı, merak eden arkadaşlar için bu şekilde tanımlanabilir. İşte bu sinyalizasyon sistemini yeniden düzenleyen bir ürün var ki kibirli tıpçılar buna hiç tenezzül etmiyorlar.
Arkadaşlar yine bir bilim adamı olarak, bir anlayış farkını daha ortaya koymak istiyorum. İnanıyorum ki, bir bilim adamı veya bilgin veya gezgin artık her ne olursa olsun, insan hiçbir zaman kendisinin çok şey bildiğini sanmamalı. Farklı şeyler biliyor olabilirsiniz ama sizde bir çöpçünün bildiklerini bilemeyebilirsiniz ve o çöpçüden veya hamaldan veya manavdan veya çiftçiden, belki de bir sıvacı ustasından öğreneceğimiz şey/şeyler olabileceğini hiç bir zaman gözardı etmemeli ve daima halk içinde kibirlenmeden halkı da dinlemeli bilim adamlarımız. Aksi takdirde daha çok insanın ölümüne neden olurlar.
Şimdi bu elektrik ve sinyal olayını sanıyorum birazcık hayal edebiliyoruzdur artık. Bundan sonra, ağız sağlığı, bel-boyun fıtığı, sebebi bilinmeyen yani hiçbir tahlilde gözükmeyen ağılar,kas ve kemik erimeleri, sindirim sistemi bozuklukları vs. konulara geçebiliriz. İnsan sağlığı açısından bağışıklık sisteminin önemini herkes kabul eder. Bağışıklık sistemi görevini yapamaz hale düşerse sonuç ölüme gider. O halde bağışıklık sistemi ve işleyişlerini daima bir temel olarak alacağız ve bütün kurgu/kurgularımızı bunun üzerine inşa edeceğiz. Gelecek yazımıza bağışıklık sistemleri ve bozan faktörleri izah ederek başlayalım isterseniz.
Bu gün de yine veda vakti. Herkese güçlü immunity diliyorum. Bütün güzellikler köylülerimin olsun

ben koyumu ozlerim
01 04 2011, 17:37
Mezun ailesini, sağlıklı ve huzurlu bir ömür dileyerek selamlıyorum. İkinci olarak daha önce Dr. Mehmet Öz hakkında yazdığım yanlış bir bilgiden dolayı hem sayın ÖZ'den hemde sizlerden özür diliyorum. Sn. Öz hastalandıktan sonra tekrar sağlığına kavuşmuş ve şu an ismini hatırlayamadığım bir kanalda yine zaman zaman programlarına devam ediyor.

Yine daha önce yazmış olduğum gibi engeç iki haftada bir yazma düşüncemide gerçekleştiremedim. Çünkü planlanmamış zaruri seyahatler gerekiyor ve süreli işler araya girince, süreli işleri bitirmeden zaman bulmakta gerçekten güçlük çekiyoruz.

Sağlık konusunda sizlerinde izlediği gibi, insanları umutlandıran çok güzel gelişmer olmakta geçtiğimiz günlerde, iki kolu olmayan bir gence iki kol takıldı ve genç parmaklarını oynatmaya başladı. Bu müthiş bir olay. Bu başarı üzerinde çalışanlar, daha ileri gelişmelere imza atabilirler eğer aynı heyecanla araştırma ve çalışmalarına devam ederler ise.

Daha önce yazacağımı belirttiğim konularda yazacağım inşallah. Seçimlerden önce yazamaz isem seçimlerden sonra daha rahat bir ortam olacak. O zaman yazabileceğimi düşünüyorum.

Ben köy ve köylü kelimesini çok seviyorum. Eğer kızan olmazsa mezun köylülerim diyerek
tekrar her şeyin en güzelinin mezun köylülerimin olmasını diliyorum.

justrudy
14 04 2011, 10:10
BUNU YILDA BİR KEZ MUTLAKA YAPIN

Özellikle Rus doktorların tavsiye ettiği kalp ve damar hastalıkları reçetesi mucizevi sonuçlar veriyor. Bitkilerle doğal tedavi yöntemine son derece önem veren Rus tıp dünyası, bu formülü yüzlerce yıldır kullanıyor ve son derece başarılı sonuçlar elde ediyor. Limon suyu ve sarımsakla yapılan karışım, damar sertlikleri, damar yağlanması, damar tıkanıklıkları ve tansiyon gibi sorunları kalıcı olarak ortadan kaldırıyor.

Türkiye'deki bazı doktorlar da hastalarına bu formülü öneriyor.

EVİNİZDE KENDİNİZ YAPABİLİRSİNİZ

- 2 Litre hiç su katılmamış sıkılmış limon suyu

- 40 diş soyulmuş ve ezilmiş sarımsak (Mümkünse Anadolu'da yetiştirilmiş ithal olmayan sarımsaklardan)

- Ağzı sıkı kapanan koyu renkli bir kavanoz (2 litrelik pet şişeler de kullanılabilir)

HAZIRLANIŞI

2 Litrelik kavanoz ya da pet şişeyi dolduracak kadar limon satın alın. Limonların suyunu iyice sıkıp şişeye doldurun. Soyulmuş 40 diş orta boy sarımsağı yıkamadan ve ezerek limonun içine atıp şişenin kapağını sıkıca kapatın. 25 gün boyunca normal ılık bir yerde tutun ve her gün birkaç kez çalkalayın. Yaklaşık 25 gün sonra sarımsakların limon suyunun içinde eridiğini göreceksiniz.

25 gün sonra hazır hale gelen karışımdan her sabah kahvaltıdan yarım saat önce yarım çay bardağı için. Bunu hergün düzenli olarak ve mümkünse aynı saatte yapın. Bu karışımın içine asla başka bir madde (şeker, tuz, tatlandırıcı vs. katmayın)

YÜZDE 100 KANITLANMIŞ FAYDALARI

1- Tüm damar iltihaplarını (vasküler) tedavi ediyor, tıkanan damarları açıyor, damar sertliklerini ve hipertansiyonu
önlüyor.

2- Kolesterol ve lipidi düşürüyor, zararlı yağların yakılmasını sağlıyor, kilo verdiriyor (bazal metabolizmayı hızlandırıp yağların yakılmasını sağladığı için iştahı açıyor.), vücuttaki şeker oranını dengeliyor, pankreasin yenilemesini sağlıyor.

3- Böbrek ve safra taşlarını eritiyor, idrar söktürüyor, vücuttaki şişkinliği yok ediyor ve dokularda ödem oluşmasını engelliyor.

4- Helycobeacter pylori adlı ülser mikrobunu öldürerek mide ve oniki parmak bağırsağı ülserinin kesin tedavisini
yapıyor.

5- Tüm romatizmal iltihabi önleyor, her tür romatizmal ağrıları dindiriyor, kireçlenmeyi önlüyor, eklem yüzeylerinin
yenilenmesini sağlıyor ve her türlü ağrıyı kesiyor.

6- Beyin hücreleri ve tüm sinir sistemlerini yeniliyor, sinirdeki aksiyon potansiyelini düzenleyip ileri-refleks hızını artırıyor, felç ve inme riskini azaltıyor.

7- Vücudun bağışıklık sistemini son derece mükemmel hale getiriyor ve her türlü alerjiyi, özellikle de damarsal kökenli ve strese bağlı cilt alerjilerini kökünden engelliyor. Kanser oluşumlarına karşı tüm vücudu koruyor.

MAZI
24 04 2011, 03:24
ben koyumu ozlerim ve justrudy ve digerleri, yazilarinizi zevkle ve takdirle okuyorum;
Tesekkurler.

- Koy, guzel bir kelime. Anlami, insani, yasantisi, tabiati cok guzel.
- Bildigim tek sey, hic bir sey bilmedigimdir. Sokrates
- Evet cok dogru, bagisiklik sistemi onemli. Sagligimizin temeli.
- Allah'in yarattigi her seyde harika sistemler var. En kucukten en buyuge kadar. Insanin kesfedebildikleri, okyanusta bir damla bile degildir.

- Her seyin yaradilisinda sebebler var. Sifalar var. Allah'in musaade ettigi kadarini, O'nun istedigi zamanlarda, istedigi kisilere kesfettiriyor.
- Vitamin kaynagi limonun tansiyona, gribe iyi geldigini, sarimsagin tansiyonu ayarladigini, antiniyotik etkisi oldugunu biliyorum.
Bu ikisinden yapilan karisimi yeni duydum. Hemen, << Sifali Bitkiler, Tabii Ilaclar. Kocakari Ilaclari >> isimli dosyama kaydettim.

Bu dosyamdan bir ilac ta ben yazayim:
Oksuruk icin;
Keten tohumu, bal ve limon: Keten tohumlarını suda yoğun, yapışkan bir jel olana kadar kaynatın, bu boğazınızı ve bronş kanallarınızı yumuşatacaktır. Bal ve limon da antibiyotik görevi görüyor ve şurubu süper yumuşatıcı yapıyor.
Hazırlamak için, bir fincan suda 2-3 yemek kaşığı keten tohumunu koyulaşana kadar kaynatın. Süzün ve 3 yemek kaşığı bal ve aynı miktarda limon suyu ekleyin. Az gelirse 1 yemek kaşığı daha ekleyebilirsiniz.

Sansli
24 04 2011, 05:45
'Bitkisel Sağlık Rehberi' kitabının yazarı Prof. Dr. İbrahim Adnan Saraçoğlu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, son yıllarda bitkisel ürünlere olan talebin attığını belirterek, bir çok kişinin de şifalı bitkileri bilinçsizce satın aldığını söyledi.

Bu durumun kimileri tarafından istismar edildiği uyarısında bulunan Prof. Dr. Saraçoğlu, son dönemde 'yaban mersi' bitkisinin satışında insanların aldatıldığını belirterek, şunları kaydetti:

'Yaban mersini diye insanlara başka bitki satıyorlar. Gerçek yaban mersininin buruk bir tadı vardır. Bugün insanlar şişkinlikten bahseder. Yaban mersininden bir avuç tüketildiğinde ne şişkinlik ne de gaz problemi kalır. Ama insanlara yaban mersini diye, yabani ayı üzümünü tanıttılar. Birde bunu satarken şeker hastalarına iyi geliyor diye reklamını yapıyorlar. Yabani ayı üzümünün yaban mersiniyle uzaktan yakından alakası yok ve bol şekerli. Şeker hastalığına da kesinlikle iyi gelmez aksine şeker hastalarına zararlı.'

Saraçoğlu, insanoğlunun artık doğayı ve doğal olanı aradığını belirterek, 'Ama ne acıdır ki doğaya dönüş yapan insan 1960'lı yıllardaki o doğayı bulamıyor. Bugün tabiat insanoğluna karşı savaşan bir düşman haline geldi. Yani insan bunu kendi eliyle yaptı' diye konuştu.

AA

Sansli
24 04 2011, 06:29
Tatil yerlerinde üzerine buz serpilerek tanesi 10 YTL'den satılan dikenli incir 'ilaç kadar etkili' olabilir.
Prof. Dr. Tamer Tetiker, Hiçbir hormon ve katkı maddesi kullanmadan yetişen yabani dikenli incir, C vitamini yönünden çok zengin. Sindirim sistemini rahatlatan, kabızlık sorununu gideren bir meyve. Bu meyveyi tüketenlerin ayrıca polivitamin hapı almasına gerek yok dedi. Diyet yapanların günde üç dört adet dikenli incir yiyebileceğini söyledi.

Sansli
05 05 2011, 15:43
Bursa Kent Konseyi Engelliler Meclisi tarafından engellilere akülü sandalye almak amacıyla düzenlenen 'Altın Kapak Sandalyeye' kampanyasına bir su firması 1 milyon kapakla destek oldu.

Engelliler Meclisi Başkanı İbrahim Sönmez, engelsiz bir Bursa amacıyla çalışmalarını sürdürdüklerini belirtti.
Bu kapsamda, engelliler için 100 tane akülü araba kampanyası başlattıklarını söyleyen Sönmez, "Bu kampanya ile hem yardımseverliği artırmak, hem de çevreye zararlı olan plastik kapakları geri dönüşüme kazandırmak istedik. Kampanyamıza destek veren Bursa Büyükşehir Belediyemize, Bursa Kent Konseyimize ve Korusu firmasına teşekkür ediyoruz." diye konuştu.

Çekmişoğlu Atık Geri Kazanım firması sahibi Adil Bayraktar ise güzel kampanyaya destek olmayı amaçladıklarını, sonuna kadar da destek vereceklerini kaydetti.

drlove123325
11 05 2011, 12:59
gayet yerinde bir yazı

ben koyumu ozlerim
15 05 2011, 12:56
Maşaallah, Ortalık biraz hareketlenmiş ve çok yararlı bilgiler paylaşılmış. Çok sevdim ve de sevindim. Mesela justrudy arkadaşımız, benim de bazı dostalara tavsiye ettiğim çok güzel bir terkibin tanımını vermiş rus doktorlara dayandırarak. Son derece yararlı bir terkiptir limon ve sarımsak karışımının şeklini ve yapılma usulünü de aktarmış çok güzel bir şekilde. Özellikle leptin hormonunun görevini doğru yapamayışı veya yetersiz kalması nedeniyle, birde damar iç çeperlerinin korunmasında sorunlar yaşanması sonucu oluşan vasküler bozulmalarda çok etkili bir ilaçtır ve daha başka nedenlerle koletsrol yükselmesinde yine düzenleyici etkiye sahiptir, yine arkadaşımızın yazdığı gibi tansiyon yüksekliğinde düzenleyici rolü vardır.

Yalnız, bizim coğrafyayı paylaşan komşularımızda dahil olmak üzere, bir ortak zaafımız mı desem, bir özellik mi desem, ifrat ve tefrit kavramları ile ifade edilen hataları yapmaya çok meyilliyiz. Yani ya çok aşırı ileri gitme, abartma, yada çok geride kalma şeklinde izah edilebilir. Burada, eğer olumsuz bakıyor isek, birşeyi sıfırlarız yada kafamıza yatmışsa onu sevmişsek, çok yüceltiriz. Bu noktada bir şeyi sevsek de sevmesek de, objektif kalmayı başarabilmemiz lazım diye düşünüyorum.
"- Tüm romatizmal iltihabi önlüyor, her tür romatizmal ağrıları dindiriyor, kireçlenmeyi önlüyor, eklem yüzeylerinin
yenilenmesini sağlıyor ve her türlü ağrıyı kesiyor yaklaşımı biraz abartı...
- Beyin hücreleri ve tüm sinir sistemlerini yeniliyor, sinirdeki aksiyon potansiyelini düzenleyip ileri-refleks hızını artırıyor, felç ve inme riskini azaltıyor. refleks hızını artırması dışında abartı...

- Vücudun bağışıklık sistemini son derece mükemmel hale getiriyor ve her türlü alerjiyi, özellikle de damarsal kökenli ve strese bağlı cilt alerjilerini kökünden engelliyor. Kanser oluşumlarına karşı tüm vücudu koruyor. "
Tırnak içindeki üç maddede belirtilen yararlarına gelince, durumun pek de rus doktorun söylediği gibi olmaığını düzeltmek isterim. Bu konu da uzun yıllar, çalışmalar ve deney-gözlemler yapmış bir arkadaşınız olarak, sizlere hiç bir ticari ve yönlendirici amaç taşımayan sadece bilimsel verinin paylaşımı anlamında bu sonuçları aktarmak istiyorum.
Limon-sarımsak karışımının, beyin hücreleri ve sinir sistemlerini yenilemesi gibi bir durum söz konusu değildir. Ancak, kanı sulandırması, antimikrobial ve antibakteriel maddeler içermesi ve konsantre C vitamini ile metabolik direnci artıran bir etki yapması çok doğru bir izahtır. Fakat hücre yenileme sisteminin izahı çok farklı bir olaydır, burada limon ve sarımsak bileşiminin böyle bir etksinin olması içerdiği maddeler itibari ile zaten söz konusu değildir.Felç ve inme riskini azaltması ise kullanıldığı sürece geçerlidir. Felç ve inme, sadece yüksek tansiyona bağlı değil daha başkaca nedenlleri vardır. Beyin hücrelerindeki yatay haberleşme bozukluklarıda bazen inmelere neden olabiliyor, daha bir sürü başka neden de saymak mümkün.
C vitamininin kan dolaşımını kolaylaştırması sonucu oluşan çok büyük faydalar saymak mümkündür.Ancak temkinli olmak lazım diye düşünüyorum.
Altın çilek reklamını hiç duydunuzmu, zayıflatma çaresi olarak sunulmuştu. Snuç ne oldu, bir an da 3 ölümle sonuçlandı. Bir hafta içerisinde.

Şanslı arkadaşımızın bahsetmiş olduğu Sayın Tamer Tetiker'in dikenli incir konusundaki tavsiyesine bende katılıyorum ama, doz uyarısı yaparak. Prof, sayın Saraçoğlu çok doğru bir uyarı yapıyor, ancak bu uyarıyı önce kendisine yapması lazım. Bu uyarıya kendisi de uymuyor. Tuz odaları ise, bağışlayın ama o tezin sahibinin gevezeliğinden ibaret. Sayın Saraçoğlu, gerçekten yararlı bitkileri anlatıyor. İşinin de uzmanı olduğuna inanıyorum. Konuşmaları bizim hocalara benziyor. Hocalarımız insanları dine davet ederken, insanların inancını bozduklarının farkında değiller. Tıpkı İbrahim A. Saraçoğlu'da bitkilerin yararlarını anlatırken, insanların zehirlenmesine neden olacak uslubunu sürdürüyor. Bitkilerle ilgili, bir açıklama yapayım iznininizle, Aslında bu açıklamayı İbrahim hoca yapıyor ama, açıklamaların vatandaş tarafından nasıl algılandığımı göz önüne almıyor. Bu nedenle, şunu söylüyorum; Evet bütün bitkiler de şifa vardır. Ancak, bu bitkilerin tabağa doldurup yenmesinin, yada, rasgele karışımlarla kaynatılarak içilmesi çoğu zaman yarar yerine zarar vermektedir. Keçi boynuzu da dahil İbrahim hocanın anlattığı bitkilerin mutlaka kullanılmadan önce ıslah edilmesi sonra kullanılması gerekir. İbrahim hoca bunların usullerini neden anlatmıyyor. Böyle bir ıslahtan neden hiç bahsetmiyor. Bunların birçoğu zaten biyolojik yöntemlerle ıslah edilir, bunların önemli bir kısmını belki kendiside bilmiyor. Bilse bunlar devrim yapacak önemde yöntemlerdir. Hehalde bahsetmesi gerekir diye düşünüyorum. İsterseniz, Bir soru yöneltin İbrahim hocaya. Sayın hocam, bu güne kadar hangi hastalığınızı hangi şifalı bitkilerle tedavi ettiniz? deyiniz bakalım size ne cevap verecek. Çok sevdiğim bir atasözümüz var " hani kelin merhemi olsa, kendi başına sürer" derler. Arkadaşlar, bu hataları yada kurnazlıklalrı diyelim, böyle isminin başına kocaman bir akademik prof. unvanı koyanlar yapınca biraz rahatsız olmadığımı söylesem pek doğru olmayacak. YANLIŞ ANLAŞILMASIN TEKRAR EDİYORUM. İBRAHİM HOCANIN SÖYLEDİKLERİ DOĞRUDUR ANCAK, ŞİFALI BİTKİLERİN KULLANILMADAN ÖNCE ISLAHI GEREKİR. TOKSİK MADDELERDEN ARINDIRILMASI, REAKSİYONEL YAPININ DÜZELTİLMESİ, DOZ AYARLAMASI GİBİ HUSUSLARIN VATANADAŞA TAVSİYE EDİLMESİ VE ÖĞRETİLMESİ GEREKİR.
Ben halkla ilişkileri yoğun birisiyim. Devamlı halktan sorular la karşılaşıyorum. "E biz İbrahim hocanın tavsiyelerine uyduk, işde şöyle zarar gördük, böyle zarar gördük" bunun için biz ne yapmalıyız diyorlar.

Bu forumdaki yazıları okuyan yada bu foruma yazarak katkıda bulunmaya çalışan çok değerli arkadaşlalrıma acizane tavsiyem şudur. Daha öncede belirtmiştim, hücre yapısı, hücresel ve genetik bağışıklık sistemi, sinir-kas sistemi konusunda olabildiğince okusunlar. Önce kendilerine ve kendi ailelerine sonrada yakın çevralerine çok yararlı olurlar.
Lipid ve lipid dokuların fisyolojisi hakkında da okumayı ihmal etmesinler. Şimdi, sürekli olarak yararlı kelimesinin aynı zamanda tedavi edici anlamında da anlaşılması hatasını yapıyoruz. Bir bitkinin yararlı olması demek, aynı zamanda o bitkinin yararlı olduğu konuda tedavi edici olduğu anl***** gelmez. Yararlı kelimesi, daha çok koruyucu hekimlik alanında bir anlam ifade eder. Eğer bir sistem bozulmuşsa artık orada tedavi edici özellikte bitkiler yada bunlardan elde edilmiş ekstreler yada ecza tabiri ile ilaçlar akla gelir.Bir bozulmanın düzelmesi, bazı hallerde yararlı bitkilerin kullanılması ile de mümkün olabilir, ama, biz tam bir genellleme ile, "halk ara-
sında gördüğümü söylüyorum" tedavi anlamında anlaşılıyor. Bu ayrımın yapılması gerekir. Yukarıdaki limon terkibi içinde bu ayrımın yapılarak anlaşılması gerekir.
Vasküler yada bazı viral sorunlar veya romatizmal ağrılar için bazı durumlar da tedavi edici olduğunu yukarıda belirtmiştim. Ancak bazı ağrılar konusunda da geçici yararları olduğunu herkesin bilmesi gerekir ama bir şartla. Herkes istisnasız bu terkibi kullanamaz. Öncelikle başlarken, çok kücük dozlarla alınmalı, yavaş yavaş bu doz arttırılarak kendimizde meydana glecek değişikllikleri gözlemlemeye çalışmalıyız. Mesela, her mide yapısı için bu uygun olmayabilir. Bunlara dikkat edilmesi gerekir.
İbrahim hocanın uyarısı yerinde bir uyarı dır ama bu uyarıya kendiside uymalıdır.
Çok temel bir iki bilgi ile bu günlük de vedalaşalım. Arkadaşlar, herkesin bildiği gibi, canlı organizmalar sürekli olarak beslenirler ve tükettikleri besinlerin atıkları ile de çöp oluştururlar. Bu atık maddelerin mutlaka dışarıya tamamen atılması gerekir. Eğer bu temizlik sisteminde bir aksama var ise, orada enfeksiyonlar yada blokajlar veya yoğunlaşmalar oluşur. İşte bunlar yavaş yavaş başka dokularında bozulmasına ve diğer bölgelerde hücrelere besin maddelerinin taşınmasına engel oluştururlar.
Sinir kas sistemi bu yapının birinci derecede muhatabıdır. Fakat, insan bünyesinin o kadar çok yedekleme sistemi varkı, bunları sırası ile kullanır. Ve insanlar bu yüz den birçok sorunun farkına çok geç varırlar. Onun için, Cildinizin görünümü bu konuda çok önemlidir. Eğer cildinizin farklı bölgelerde görünümü, rengi ve kalınlık durumu farklı ise orada bir takım sorunlar oluşmuş yani başlamış demektir. Eğer sivilce seklinde kabarıklık yüz bölgesinde oluşmuş ise bu durumda hem mesane bölgesi kaslarının yapısını ve hemde diz altı baldırların yapısını yani tıkanıklıkları açıcı tedavilere baş vurulmalı, aksi takdirde sorun bir süre sonra daha da ağırlaşabilir.
Bütün tahlil ve tetkikler sonucunda hekiminiz ağrılarınıza dair bir bulgu bulamıyorsa, mutlaka anti depresif ilaç kullanmanızı ama kontrollü bir şekilde gitmenizi öneriyorum. Lustral erkekler için düşük dozda yani 25-50 mg. hekim tavsiyesi ile kullanılabilir.yararını görürsünüz ama sorunu kökten yok etmeyebilirde. Fakat kullandığınız sürece yararını göreceğinizi söylememde bir sakınca görmüyorum.
Hanım arkadaşlarımız içinde, kendi psikiyatrist hekimlerinin kontrolünde bir ilaca başlamalarını, yukarıdaki limon-sarımsak terkibinden de yararlanabileceklerini ama dikkatli olmalarını öneriyorum. Birde bir bardak kaynatılmış suda bir yemek kaşığı rezeneyi 10 dk. demleyerek uyumadan önce içmeleri halinde buna üç ay devam ederler ise bazı sorunlarının hafifliyebileceğini söyleyebilirim. Ama varsayım, sadece sebebi bilinmeyen ağrı yaşayan insanlar için, başka sorunu olmayan insanlar için öneriyorum. Uyuyamama ve horlama sorununa da iyi gelir.
Başka sorunları olan arkadaşlar bana özelden de sorunlarını yazabilirler ama, yoğunluk olursa cevap veremeyebilirim. Affınızı dilerim o zaman.
Beyin konusunda ise henüz sonuç alınmış kayda değer bir çalışmaya rastlanmadığını söyleyebilirim.
Bu günlükte veda vakti arkadaş. Hepinize sağlıklı ve ağrısız-mutlu-bereketli bir ömür diliyorum.

justrudy
15 05 2011, 13:16
elimizden geldiğince ama bende romatizmal ağrılar kalmadı ve ödem attım zayıfladım:D bana iyi geldi ondan paylaştım denemediğim bir şeyi paylaşmam...hatta dizimdeki ağrılar bile gitti:D

whitesnow
24 05 2011, 02:47
Posted: 23 May 2011

Çin'in Çongçing şehrinde bir kadın, hastane masraflarını karşılayamadığı için kendini ameliyat etti.

Çongçing Sabah Postası gazetesinin haberine göre, kronik mide rahatsızlığı olan Vu Yüenbi, acıya dayanamayınca, karnını bıçakla keserek burada biriken sıvıyı boşalttı. Kadına bu teşhisin 12 yıl önce koyulduğu belirtildi. Vu'nun, ailesinin tüm birikimlerini toplayarak danha önce karnındaki 25 kilogramlık suyu boşaltan bir operasyon geçirdiği ifade edildi. Ancak hastalığın tekrarlaması üzerine aile 50 bin yüen (yaklaşık 12 bin 348 TL) olan ikinci bir ameliyat masrafını karşılayamadı. Vu, 8 Mayıs'ta yaptığı ameliyatı medyanın gündeme getirmesiyle hastaneye kaldırılarak, ücretsiz tedavi edilmeye başladı. Haberde kadının, "Ölmem durumunda en azından ailem bana bakmak zorunda kalmayacaktı" sözlerine yer verildi. Kadının komşuları Vu'nun yıllık 120 yüen olan sigorta ücretini yatırması durumunda sağlık giderlerinin yüzde 60'ının karşılanacağını belirterek, Vu'nun para biriktirmek için sağlık sigortası yaptırmadığını kaydetti. Pekin Üniversitesi Halk Sağlığı Bölümünden Profesör Vu Ming önceden kırsal kesimlerde insanların yüksek sağlık masrafları nedeniyle iflas ettiğini belirterek, bu durumun son zamanlarda geliştirilen milli sağlık sigortası politikasıyla hükümet tarafından sübvanse edildiğini ve temel sağlık sorunlarının çözülebildiğini ifade etti. Ülkede 2003 yılında başlayan yeni politikayla sigortalanmaya hak kazananların yılda 50 yüen vermek suretiyle sağlık masraflarının yüzde 70'inin karşılanacağı

MAZI
02 06 2011, 16:11
İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman, sigaranın insan sağlığına zararı olduğunu ve sadece insanın kendisine değil, içene de çevresine de zararlı olduğunu, sigaraya verilen paranın israf olduğunu, bu sebeplerle de sigaranın haram olduğunu söyledi...

Kuzey Bati Turk
22 11 2011, 15:04
Haydi briaz da Kanada'daki hanimlardan isittelim neler oluyor; neler yapiyorsunuz. Hayat nasil gidiyor. Burada hep Amerika'daki fasil fusulu isitmeye soz konusu degil. Cekinmeyin.

http://en.wikipedia.org/wiki/File:Canada_flag_halifax_9_-04.JPG

ben koyumu ozlerim
17 12 2011, 13:19
Uzun bir aradan sonra tekrar merhabalar herkese,

daha önceden tanıdığım Mazı ve Justrudy ye selam, şu anda isimlerini hatırlayamadığım ve yeni gördüğüm arkadaşlarada selamlar,

Herkesin bildiği gibi, günümüzün yada çağımızın en popüler sağlık konularından biride zayıflamak yada fazla kilolardan kurtulmak şeklinde ifade edilmektedir.
Zayıflama konusunda, bir usul yada yöntem olarak bir şeyleri bilmemiz gerekir diye düşünüyorum. Kilo vermenin metabolizmamızın çalışmasını yada direncimizi veya bağışıklık sistemimizi nasıl etkiledigine dair bir şeyleri araştırmamız ve bilmemizin çok yararlı ve kilo verirken karşılaşabileceğimiz muhtemel riskleri hesaba katmamızın, bazı üzücü sürprizleri ortadan kaldırması bakımından önemli yararları olduğunu düşünüyorum ve bunları sizlerle paylaşmak adına kısaca özetlemeye çalışacağım.
Öncelikle, fazla ölçüler mi? yoksa fazla kilolar mı? sorusuna doğru cevap vererek işe başlamamız çok önemlidir.
Şimdi, bu güne kadar popüler olan "fazla kilo" kavramının yanında belkide duymadığınız yada çok az kişinin duyabildigi "fazla ölçüler" kavr***** biraz açıklık getirelim. Bir misal, Hiç duydunuz yada gördünüz mü? iki kişi, biri doksan kilo diğeri doksan beş kilo ama, doksan kilo olanın diğerinden daha büyük beden elbise giydiğini. Bunu belkide farkına varmadan, hayatın günlük akışı içerisinde, çok görüyorsunuzdur ama farketmiyorsunuzdur.Şimdi birazcık araştırmacı gözlüğü takın, yedeğine de dikkati takın. Çevrenizdeki insanların beden ölçülerini ve kilolarını sorunuz. Daha hafif ama daha büyük beden giyen birine rastlayacaksınızdır. İşte o zaman olayın farkına varacaksınızdır. Mesela bazı insanlar çok yerler ama yinede çok incedirler. Kimi insanlar çok az yerler ama yine de çok şişman ve kilolu gözükürler. Bunları kaşılaştırınız ve bir inceleme yapınız. Doksan kilo kişi, nasıl olurda doksanbeş kilo olan birinden daha büyük beden giyebilir.
Bunun literatürde kayıtlı olmayan benim tesbit edebildiğim üç nedeni vardır. Belki benimde farkedemediğim daha başka nedenleri de olabilir. Ama ben kendi gördüklerime göre bir analiz yaptım ve sonuçları şöyle;
1-Fazla ölçüler, insan aslında olması gereken kilodadır ama daha kalın gözükür yani şişman gözükür ve daha geniş elbise giyer. Bu yapıdaki insan şişkinlik yaşıyor demektir. Yani kas yapıları ve iç organlarını çevreleyen zarlarda ve lipid oluşumlarda şişme var demekdir.
2-Fazla ölçüler, Bu şişkinlik nedeni iledir.
3-Şişkinliğin nedenleri ise üç türlüdür. Bazan değişik kariyerlerde doktor arkadaşlara soruyorum. Metabolizma sıvı dengesini nasıl ayarlar? diye. İnanın aldığım cevaplar, "Metabolima kendi-kendine fazla sıvları atar" şeklinde. Peki bunun bir izahı yok mu? Vardır elbette. Ama o izahı yapmak, sıkı bir çalışma ve araştırmayı gerektiriyor. Buna ise sadece araştırmacıların zamanı olur. Bunun nedeni ise, sindirim sistemindeki emilim düzenin bazı besinleri yeterince ememeyişi, bunu çoğunlukla metabolizmanın fazla su ile telafi etme gayreti sonucu, kaslara yeterince enerji veren besinlerin ulaşamayışı olarak ortaya çıkmaktadır. Bu durumlar b12 vitamin eksikliği ve kasızlık ve çabuk yorulma durumları ortaya çıkmaktadır.
4-Şişkinliğin ikinci nedeni ise, insan hücre yapılarında oluşan gazların normal yollardan atılamayıp, iceride depo edilmesi ile ilgilidir. İnsanlar kilo verme kararından önce bu iki konuda hekim kontrolundan geçmeli ve tetkik-tahlilleri yaptırmalıdır. Mesela, bir tahlil var ki bunu hekimlerin çoğu bilmez bilenlerde anlamını bilmezler, onun için bu tahlili hiç kimseden istemezler. Bu tahlil, idrarla 24 saatte atılan kreatinin miktarının ölçümüdür. Yılda birkez bunu mutlaka yaptırmalısınız. Bunun çok anlamı vardır. Normal şartlarda yaşayan her kadın/erkek insanda 40 yaşından sonra yaptırılacak bu tahlillerde idrarla atılan kreatinin miktarı kısmen azalacaktır. İşte bu yaşlılık göstergesidir.Tabii yaşlılığın tek göstergesi bu değildir. Ama, idrarla atılan kreatinin miktarını artırabilirseniz o zaman daha geç yaşlanırsınız ve uzun ömürlü olursunuz. Bakınız iki kişi, biri 60 yaşında diğeri 75 yaşında. ikisi de aynı yaşta gözükür. Bunun nedeni 75 yaşında olup, 60 yaşında gibi genç gözüken insaların,sindirim sistemleri daha düzgün çalışır ve metabolizma daha çok kreatin kullanır, bunun sonucunda da daha fazla idrarla kreatinin dışarı atılır.
Evet, Bu günlük de veda vakti.üçüncüsünü bir başka günde anlatalım isterseniz. Özlemişim sizleri. Sanki karşımdaymışszınız gibi yazıyorum arkadaşlar.
Gelecek bir zamanda buluşmak umudu ile herkese sağlıklı+ağrısız+sancısız mutlu bir ömür diliyorum.

Sansli
01 01 2012, 01:07
Daha çok kol ve bacaklardaki küçük ve orta çaplı damarlarla sinirleri etkileyerek uzuv kaybına neden Buerger, yani budama hastalığının en önemli nedeni; sigara.

Kalp-Damar Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Yusuf Kalko, budama hastalığının en büyük sebebinin sigara olduğunu belirterek, ''İnsanlar sigara içer, parmağında ufacık bir yara çıkar, o yara zaman içinde kangren olur. Sigaradan uzak durulmalı'' dedi.

Kalko, ''buerger'' hastalığının Türkçede ''budama'' hastalığı olarak bildiğini, bu hastalığın tedavisinde damarlara by-pass yapılması şansının çok düşük olduğunu belirterek,''Minimal invaziv damar cerrahi yöntemiyle by-pass uygulanması şansını yüzde 10'a çıkardık. Kangrene giden bacaklarda taktığımız damarın çalışma süresinin hiçbir önemi yok. Önemli olan kangren olan bacağa su yani kan verebilmek'' dedi.

Bu hastaların uzuvlarını kesmeden bir şansı hak ettiğini belirten Kalko, bacak kesme işleminin hastaların sosyal, aile hayatını etkilediğini, budama hastalığının 20 ile 40 yaşları arasındaki insanlarda görüldüğünü söyledi. Kalko, budama hastalığının en büyük sebebinin sigara içmek olduğunu dile getirerek, şunları ifade etti.

''İnsanlar sigara içer, parmağında ufacık bir yara çıkar, o yara zaman içinde kangren olur. Sigaradan uzak durulmalı. Bu hastalıkta ayak, bacak, kolu kesmek zorunda kalırsınız. İki ayağı, iki kolu olmayan budama hastaları var. Buradaki ana tedavi sigaradan uzak duracaklar. Sigara dumanı olan yere dahi girmemeleri lazım. Budama hastalığında bizim doktor olarak yapacağımız çok fazla bir şey yok. Ancak budama hastalığında hasta, sigaradan uzak durabilirse, ilaçlarını düzenli kullanırsa, biraz da cerrahi şans verilirse tekrar hayata kazandırılabilir. Doktorların da sadece anjiyoya bakarak, ameliyat kararı vermesi de doğru değil.''

Oksijen tedavileri gören budama hastalarının bu tedaviden pek bir verim alamayacağını söyleyen Kalko, ''Kupkuru bir tarla var, tarlaya dünyanın en iyi tohumunu ektin, güneşi, gübreyi verdin ama su yok. Su olmadığı için o ot maalesef yeşermez. Bacak damarı tıkalı bir hastaya dünyanın bütün oksijenini de versen, en iyi ilaçları da versen, o bacak kolay kolay iyileşmez. Ayrıca budama hastalığında kök hücre tedavisi de deneniyor ama maalesef daha damar hastalıklarında kök hücre tedavisinde bir başarı elde edilmiş değil. Ancak ileri ki zamanlarda ne olur bilinmez'' diye konuştu.

TIRNAK BATMASINDAN BUDAMA HASTALIĞINA

Doç. Dr. Yusuf Kalko'nun hastası 28 yaşındaki Sinan Şentürk, 20 yaşında ayağının başparmağında şiddetli bir ağrı olduğunu, ilk zamanlarda tırnak batmasından şüphelendiğini ve çok sayıda doktora gittiğini belirtti. Doktorların durumu anlayamadığını, ancak yaraya her seferinde bir neşter vurduklarını ifade eden Şentürk, şunları söyledi:

''En sonunda bir doktor arkadaşımın yardımıyla budama hastası olduğumu öğrendim. Çok sayıda hastanede yattım. 140 seans oksijen tedavisi gördüm. Bu hastalığın en büyük sıkıntısı şiddetli bir ağrı. 3 ay gözlerimi kırpmadım. Karadeniz Teknik Üniversitesi ve Kayseri Üniversitesi arasında mekik dokudum. Bir sene içinde iki üniversite arasında 100 bin kilometre yol yaptım. Yine ağrılarım devam etti. Tedavi olmak için 1 milyon dolar para harcadım. Alternatif tıp ile hastaları tedavi ettiğini söyleyen birçok kişiye gittim. Umut yüzünden çok büyük paralar harcadım. Bu işten dolayı işlerimi kaybettim oradaki zararlarımı saymıyorum. Bugüne kadar gittiğim hiçbir doktora inanmadım ama gittim. En sonunda Yusuf hocamızı buldum. Şu anda iyiyim.''

Budama hastalığının tedavisinin olmadığını belirten Şentürk, ''Çok sayıda budama hastasıyla konuştum. 6 yaşında sigara içmeye başlayan insanlar var. Ben de 15 sene içtim. Artık içmeyi düşünmüyorum'' dedi.

(A.A)

ben koyumu ozlerim
08 02 2012, 19:46
Bu forumdaki herkese selam olsun,
Arkadaşlar, gerçekten günümüzde böyle forumlara katılmak için zaman ayırmak hayli bir fedakarlık işi imiş. İnanınız ki, bundan bir süre önce herkese daha sık burada yazmalarını önerirken bu kadar zor zaman bulacağım hiç aklıma gelmemişti. Geçtiğimiz secimlerden sonra daha çok zamanım olacağını düşünürken, tam aksine zamanla yarışmamız daha da keskinleşti. Şimdi böyle bir kaç ayda bir bu forumda görüşebilmek bile hayli önemli oldu. Şu anda Türkiye'deyim ve havalar hayli soğuk. Kelimenin tam anlamı ile kış hükmünü icra ediyor. Son bir aydır dünyadan habersiz yaşıyorum. Ancak rutin işlerimize yetişebiliyorum. Buraya bağlanmadan önce, şöyle internette bir gezinti yaparak sağlık konusunda sizlere ulaştıracağım bir haber varmı diye araştırırken, bir sağlık danışma ve bilgi paylaşım sitesine rastladım. Daha önce HABER-TÜRK TV'de yayınlanan bir konuyuda teyit eden ilginç bilgilere ulaştım. Mutlaka duymüşsunuzdur uzun yaşamanın yani ortalama ömrün 150 yıla çıkacağına dair haberleri. Bir diğer haber de USA'da bilim adamlarının bir heyet olarak çalışma yaptıkları ve önümüzdeki 5 yıl içinde ortalama insan ömrünün 250 yıla çıkarılmasının mümkün olabileceğine dair idi. Bu sitede gerçekten çok değerli bilgilere rastladım. Mesela beyin hücrelerinin yenilenebileceğine dair çok mantıklı izahlar var. Sinir-kas ve hücre fizyolojisine dair çok güzel açıklamalar var. Tam benim yaptığım çalışmalar la da örtüşen bilgiler. Sevindim. Bu siteyi sizlerle paylaşmak istedim. sitenin adı "DOĞA SAĞLIKLI YAŞAM DANIŞMA MERKEZİ" www.herelokman.blogspot.com olarakda girebilirsiniz.
Herkese sağlıklı+huzurlu ve ağrısız bir ömür diliyerek bu günlük de veda vakti diyorum. Şu anda TRT Türkü kanalında çok güzel halk türküleri dinlediğimide paylaşayım sizlerle. Bilmem Halk müziğimizi sevenler varmı ama ben hastasıyım.

Herkese selam
Köyünü özleyen adam

Imbat
16 02 2012, 14:03
Kuveyt'te kamusal alanlar ile insanların yoğunlukla bulunduğu restoran, alışveriş merkezi, kafe ve otel gibi yerlerde sigara ile nargile içilmesine yasak geldi.

Kuveyt'in resmi KUNA Ajansı'nın haberine göre, ülkedeki kamusal alanlar ile insanların topluca bulunduğu yerlerde artık sigara ve nargile içilmesi yasak.

Kuveyt Sanayi ve Ticaret Bakanlığı, sigaranın yasak olduğu alanlarda tiryakiler için sigara içme alanları açılması talimatı verdi.

Körfez İşbirliği Konseyi sağlık bakanları toplantısında, konseye üye ülkelerde, sigaranın toplum sağlığına zarar verecek alanlarda içilmesine karşı ciddi kısıtlamalar getirilmesi ve sigara ile tütün ürünlerindeki vergi miktarlarının da bu yılın sonuna kadar arttırılması kararlaştırılmıştı.

Kuveyt Hükümeti, alınan kararlar çerçevesinde sigara yasağı getirerek kamusal alanlar ile topluma açık yerlerde sigarayı yasaklayan ilk Arap ülkesi oldu.

AA

MAZI
20 02 2012, 14:58
http://www.youtube.com/watch?v=wSMZCewQbcI


http://www.youtube.com/watch?v=798TQi8e8Vw&feature=related

gurup
23 02 2012, 13:56
Ani kalp krizine bağlı ölüm riski, biyolojik saate göre değişiyor. Ancak özellikle sabah saatlerinde risk artıyor.

Kalp ortalama dakikada 70, günde 100 bin ve yılda 40 milyon kez atıyor. Saatlerce, günlerce, yıllarca durmaksızın çalışan kalp, bütün vücuda kan pompalıyor. Kalp kolay kolay da yorulmuyor.

Bunu Nasıl Yapıyor?

Hiçbir zaman yorgunluk çekmeyen özel kaslardan oluşan kalp, hayati görevlerini elektrik enerjisi sayesinde gerçekleştiriyor. Kalp durduğunda doktorların elektro şok uygulamasının nedeni de bu.

Kalbin atışını sağlayan elektrik enerji ise dışardan gelmiyor. Kalp, ihtiyaç duyduğu enerjiyi, kaslarının kasılıp gevşemeleri esnasında kendisi üretiyor. Kalp attıkça da hayat sürüyor.

Kalp Atışlarını Kontrol Eden Protein Gün Boyu Farklılıklara Uğruyor

Kalp atışlarını özel bir protein kontrol ediyor. İngiliz bilimadamları, farelerle yapılan deneylerde, bu özel proteinin gün boyunca farklılığa uğradığını ortaya koydu.

Kalp Ritmi Gece-Gündüz Farklı

Proteinin miktar ve işlevinde yaşanan dalgalanmalar, biyolojik saatle uyum gösteriyor. Yani gün içinde vücut kimyasında yaşanan değişiklikler, kalbimizin ritmini etkiliyor. Kalp ritminde bu yüzden gece ile gündüz arasında farklılar yaşanıyor.

Verileri değerlendiren uzmanlarsa uyarıyor: ani kalp krizi en çok vücudun zayıf olduğu sabah erken saatlerde öldürücü oluyor.

Akşamüstü saatlerinde de yorgun bedenle birlikte kalp ritminde düzensizlikler yaşanıyor.

Bilimadamları, biyolojik saate uygun bir yaşam sürmenin gerekliliğine dikkat çekiyor.


23 Şub 2012

ben koyumu ozlerim
24 02 2012, 16:37
Herkese merhaba,

Arkadaşlar, benim sizlere öncelikle bir önerim var...

Her duyduğunuz ve gördüğünüz şeyleri doğru kabul ederek pozisyon almayınız. Temkinli ve dikkatli yaklaşınız.

Benim bu gün burada sizlerle buluşmaktan maksadım, Türkiye'de İzmir 9 Eylül ve Ankara Hacettepe üniversitelerinde yapılan yüz, kol ve bacak nakillerinin başarıyla gerçekleştirildiğine dair haberleri paylaşmak idi. Bu arada grup nikiyle yazan arkadaşımızın yazdıklarına bir miktar katılsam da, bilimsel olarak tam doğrulanamayan bazı hususların olduğunuda belirtmek isterim.

Kalp kaslarının enerji üretmesi çok önemli bir olay ve bu iş, leptin hormonlarının miktarı ile alakalıdır.

O ingiliz bilim adamından şu özel proteinin ne olduğunuda nakledebilirseniz sevinirim. Bu konu da bilinenlerin yanında bilinmeyen daha çok şey olduğunu herhalde kabul etmeyen yoktur. İşte bu bilim adamı belkide literatüre yeni bir katkıda bulunmuş olabilir. Şayet varsa öyle birşey bura da bu da paylaşılırsa mutlu oluruz...

Herkese ağrısız, sancısız sağlıklı ve mutlu bir hayat diliyorum.

Köyünü özleyen adam

ben koyumu ozlerim
27 02 2012, 18:12
Tekrar herkese selamlar,

Ama bu gün üzücü haber var. İki kol ve iki bacak nakledilen hasta kaybedildi. Yine dört gün önce burada bu sevindirici haberi sizlerle paylaşırken bir konu da temkinli olmayı önermiştim. Yani her duyduğumuza inanmak noktasında biraz bu haberlerin arka planının irdelendikten sonra bu haberlerle ilgili pozisyon almamızın doğru olacağını ifade etmiştim.

Bu gün yine bu konularla ilgili kimler ne yazmış diye bakarken, "DOĞAL SAĞLIKLI YAŞAM DANIŞMA MERKEZİ" adlı sitede konuya dair çok ilginç açıklamalar gördüm. Bunu da sizlerle paylaşmak istedim.

Herkese ağrısız-sancısız sağlıklı ve mutlu bir hayat diliyorum.


Köyünü özleyen adam

Imbat
10 03 2012, 07:12
Kakao, günümüzde kronik hale dönüşen stresle mücadeleye karşı en yararlı element olan potasyumu içinde barındırıyor.

Kakaonun içinde bulunan antioksidanlar kanserle mücadelede en önemli etkiyi oynarken, kırmızı şaraba oranla iki; yeşil çaya oranla üç kat daha fazla antioksidan madde içeriyor.

Zengin bir kalsiyum kaynağı olan kakao, güçlü kemiklerin oluşmasını sağlıyor.

Kakao, büyük miktarda bakır içeriyor. Bakır, vücudun demiri absorbe etmesine yardımcı oluyor. Bu da cilde, damarlara ve dokulara faydalı oluyor. Bağışıklık ve üreme sistemi için faydalı demir ve çinko kakaoda bolca mevcut.

Toz haline getirilerek suyla kaynatılıp içilebildiği gibi, pasta, kek ve çeşitli tatlıların imalatında da geniş miktarda kullanılan kakao, böbreklerde su ve tuzun emilmesini engelleyerek idrarı arttırır.

Vücutta yer alan iç organ kaslarını gevşeterek damar tıkanıklıklarını engeller, bronşları genişletir.

Zindelik ve uyanıklık verir.

Yağı sayesinde güneşin zararlı ışınlarının engellenmesi amacıyla cilde sürülerek güneş yağı olarak kullanılır. Ayrıca, yumuşatıcı özelliği sayesinde cilt çatlaklarına pamukla sürülerek faydalanılır.

Sansli
23 03 2012, 05:34
Dünyanın saygın sağlık kurumları tarafından her yıl hazırlanan Dünya Tütün Atlası yayımlandı.

Çalışmaya göre Türk erkeklerinin yüzde 46’sı sigara içiyor, erkek hastaların yüzde 37.6’sı sigaradan ölüyor.

AMERİKAN Kanser Derneği ile Dünya Akciğer Derneği, her yıl dünya kamuoyuna sunulan Tütün Atlası’nın 2012 yılı için özel olarak hazırlanan baskısını yayımladı. Raporda, sigaranın ölüm ve hastalıklara davetiye çıkardığı rakamlarla destekleniyor. Belgede, Türkiye, dünyada sıklıkla kullanılan “Türk gibi sigara içmek” deyimini doğrular bir performans sergiliyor. Dünya ülkeleri arasında erkek ölümlerinde sigaranın en etkili olduğu ülke Türkiye. Türk erkeklerinin yüzde 37’si sigara yüzünden hayatını kaybediyor. Bu oran kadınlarda ise yüzde 5 seviyesinde.

Atlastan çarpıcı satır başları

- Türkiye’de kişi başına yıllık ortalama 1399 sigara içiliyor.

- Türk erkeklerinin yüzde 46’sı, kadınlarında yüzde 15’i sigara içiyor.

- Türk erkeğinin yüzde 37.6’sı sigaradan hayatını kaybediyor.

- Türkiye erkek ölüm oranıyla Ermenistan (32.7), Kazakistan (34.7), Polonya (31.1) ve Belçika (30.6) gibi ülkeleri geride bırakıyor.

- Kadınların yüzde 5.8’i sigara yüzünden hayatını kaybediyor.

- Pasif içiciliğe maruz kalan çocukların oranı yüzde 89. Türkiye, Polonya, Romanya ve Yunanistan’la birlikte bu alanda üst sıralarda.

- 13-15 yaş arasındaki erkek çocuklarında sigara içme oranı yüzde 9.4.

- Kız çocuklarının sigara içme oranı 3.5. 13-15 yaş aralığındaki çocukların yüzde 6.9’su sigara tüketiyor.

- 13-15 yaşlarındaki erkek çocukların yüzde 18’inde sigara logolu eşyası varken, bu oran kız çocuklarında yüzde 10 seviyesinde.

Sigaralardaki kimyasallar

Ortalama bir sigarada 7 bini aşkın kimyasal bulunur. Bunlardan 100’lercesi zehirlidir ve en azından 69’u kansere sebep olur. Bunlardan bazıları şunlardır ve şu maddelerde bulunabilir.

- Aseton- Boya
- Asetilen- Kaynak makinesi
- Arsenik- Böcek ilacı
- Benzen- Napalm
- Bütan- Çakmak gazı
- Kadmiyum- Akü
- Karbonmonoksit- Egzos gazı
- Diklorodifeniltrikloretan- Böcek öldürücü
- Hidrojen siyanid- İdam cezasında kullanılan gaz
- Metanol- Roket yakıtı
- Nikotin- Hamamböcek zehri
- Fenol- Tuvalet temizleme kimyasalı

Sigara insan sağlığını nasıl etkiliyor?

BEYİN: İnme, bağımlılık, beyin kimyasının bozulması, gerginlik

SAÇ: Koku ve renk değişimi

GÖZ: Körlük (Sarı nokta) Katarakt Tik, göz kırpma

KULAK: Duyma kaybı Kulak enfeksiyonu

BURUN: Sinüzit Koku kaybı Burun boşluğu kanseri

AĞIZ: Dudak, ağız ve gırtlak kanseri Boğaz ağrısı Tat alma duygusunda bozukluk Kötü nefes

DİŞ: Çürük Diş kaybı Plak Renk kaybı

KALP: Kalp krizi Kalp damarı zararı

GÖĞÜS: Göğüs kanseri riski Mide, kolon, pankreas kanseri Ülser

AKCİĞER: Akciğer, bronş kanseri. Kronik bronşit Nefes darlığı Astım Kronik öksürük

KARACİĞER: Karaciğer kanseri

BÖBREK-MESANE: Böbrek ve mesane kanseri

ELLER: Kan dolaşımının bozulması. Damar hastalığı

CİLT: Ten renginin değişmesi Kırışıklık Erken yaşlanma

Üreme sistemi / ERKEK: Sperm kalitesinde azalma Kısırlık

Üreme sistemi / KADIN: Rahim ağzı kanseri Erken menopoz Ağrılı regl Kısırlık

İSKELET: Osteoporosis Kalça ekleminde sorun Kemik iliği kanseri

DOLAŞIM SİSTEMİ: Buerger hastalığı Akut kan kanseri

YARA-AMELİYATLAR: Yavaş iyileşen yara Ameliyatın etkisinden geç kurtulmak Sigara yüzünden oluşan yanık izleri

BAĞIŞIKLIK SİSTEMİ: Enfeksiyonlara karşı dayanıksızlık

AYAK-BACAK: Kan dolaşımının yavaşlaması Bacak ağrısı Kangren

HAMİLELERDE SAĞLIK RİSKİ

ANNE

- Plasenta erken ayrılır.
- Plasenta, doğum kanalının girişini tıkar.
- Erken doğum.
- Düşük.
- Dış gebelik.

ÇOCUK

- Ölü doğum.
- Ani bebek ölümü sendromu.
- Akciğerin görevini yerine getirememesi.
- Akciğerlerin orantısız büyümesi.
- Astım.
- Bronşit.
- Öksürük.
- Kanser.

GAZETE VATAN 23 Mart 2012

Sansli
29 03 2012, 03:53
Amerika'da yapılan bir araştırma hakkında yapılan açıklama tıp dünyasında heyecana sebep oldu.

Bilim adamları ucuz ve basit bir kan testiyle kalp krizi riskini öngörebileceklerini açıkladı. Bu testin geliştirilmesine çok yaklaştıklarını belirten uzmanlar, testin maliyetinin de 65 sterlinin altında olması için uğraştıklarını söyledi.

Testi yaptıranlarda iki-üç hafta öncesinden riskin tespit edilmesi mümkün olabilecek. Hastalar böylece önceden kan sulandırıcı ilaçlar kullanarak kalp krizini önleyebilecek.

KALP KRİZİ 2 HAFTA ÖNCE GELİYOR
ABD’de yapılan bir araştırma sonucunda, kalp krizi geçiren kişilerin kriz sinyalini en az iki hafta önceden verdiği ortaya çıktı. Krizin atardamarlardaki kan ölçümleri sayesinde tahmin edilmesinin mümkün olduğu görüldü.

Science Translational Medicine dergisinde yayımlanan bir araştırmada, daha önce kalp krizi geçirmiş 50 kişi ile sağlıklı kişilerin atardamarlarındaki kan hücreleri karşılaştırıldı. Buna göre, kriz geçiren kişilerde “CEC” adı verilen kan hücreleri daha çok bulunuyor. Sağlıklı kişilerde mililitre kan başına 2 ila 5 arasında kalan CEC hücreleri, kalp krizi geçiren kişilerde 12 ila 51 arasında çıkıyor. Boyutları da nispeten daha büyük ve şekilsiz olan hücreler, krizin iki hafta kadar öncesinde çoğalmaya başla***** haber veriyor. Kalp krizlerinin çoğu, kalbi besleyen damarların tıkanmasıyla oluşuyor. Kolesterol ve bazı yabancı maddelerin oluşturdukları tabakalarla daralan damarlar zamanla tıkanabiliyor. Kan akışının devam edebilmesi için kırılan bu tabakalar kana karışarak pıhtı halini alınca kalp damarları tıkanarak krize neden oluyor.

2 yıla uygulanabilir
Uzmanlar, işte kalp damarlarındaki CEC hücrelerinde bu dönemde başladığı düşünülen artışın, krizin habercisi olarak tanımlanabileceğini söylüyor. Birçok kriz, kalp ağrısıyla doktora başvurup hiçbir bulguya rastlanmadağı için eve gönderilen hastalarda takip eden birkaç gün içinde görülüyor.

Araştırmayı yürüten doktorlardan Raghava Gollapudi, “Bir veya iki yıl içerisinde hastanelerin acil birimlerinde yapılacak kan testleriyle kriz riski taşıyan insanları tespit etmek mümkün olacak” diye konuştu.